En kirli yaka beyaz da, jüri kim?

16/04/2015 Perşembe
En kirli yaka beyaz da, jüri kim?

Tüketim ve sosyal davranış kalıpları üzerinden beyaz yakalılara laf çakmak birkaç yıldır sosyal medyada en sık kullanılan like alma, retweetlenme yolu oldu. Mantık şu: Hepimiz mesaimizi bilgisayar başında geçiriyoruz, işimizden de nefret ediyoruz, öyleyse hadi hep beraber işine bizim gibi yabancılaşmayan, kariyer peşinde koşanlara lisedeki ineklere çektiğimiz muameleyi çekelim. Çarpıcı bir tespit yap, 140 karakter sınırına sadık kal, üzerinde ortaklaşılan sinik, pasif-agresif ruh halini yansıt; sonra gelsin “katılıyorum!”lar, gelsin retweetler, yeni takipçiler.

Birkaç gün önce bitirdiğim, Sarp Mogan’ın Beyaz Yalaka kitabı da isminden anlaşılacağı üzere bunu yapıyor ve ötesine geçmiyor. Yapılan tespitler yanlış demiyorum. Aksine, anlattığı alçaklıkların plazalar dünyasında azı yok fazlası var ama beyaz yakalının karton bardakta Starbucks kahvesine, gözünü diktiği lüks eve ya da toplantılardaki patrona/müdüre yaranma şarlatanlıklarına laf geçirerek bir yere varılmıyor. Ortada kuşkusuz reddedilmesi gereken (ve dayatılmakta olan) bir yaşam kalıbı var ama bu hastalığı tedavi edilebilmek için artık semptomlarla uğraşmayı bırakıp patolojisine odaklanmak, nedenlerini tespit etmek ve ilacı bunun üzerinden üretmek gerekiyor. Zira açık ki, öyle ya da böyle bireysel egosuna tutunarak yaşayan insanları kişilikleriyle dalga geçerek adam etmek mümkün değil. Dahası, dalga geçenler de aynı derecede bireysel egolarına yaslanıyor, kendi kişiliklerini böyle koruma altına alıyorlar.

Sorunun kaynağı da burada. Evet, ofis yaşantısının saçma kuralları ve akran baskısıyla dayatılan bir sahte yaşam var; ama bu dayatma karşısında kabuklu ve dikenli bir bitkiye evrilmek, sonra da bunu yap(a)mayanları karaktersizlikle suçlamak bir yerden sonra ikiyüzlülük, çünkü sonuçta aynı bidonu dolduruyoruz. Eğri oturalım, doğru konuşalım: Kolay uyum sağlayan ve yalakalıkla yükseleceğini zanneden salaklardan çok daha üretken olmasak gevşek kravatımıza, seyrek tıraş olmamıza veya ayak bileğimize yaptırdığımız dövmeye göz yummazlardı. Nitelikli ve üretken insanın ezilmesi değil yönetilmesi gereken aykırılıkları olacağını biraz akıl sahibi her yönetici bilir.

Özetle, Dövüş Kulübü’ndeki Edward Norton’ı andıran halimiz ve gelene geçene batırdığımız dikenlerimizin bizi cendereye alan düzene en ufak bir zararı yok; çünkü asıl düşman patronun iğnelediğimiz yalakaları değil ta kendisi. Onunla baş etmek için ise örgütlü davranmaya ihtiyacımız var ve yan yana geldiğimizde birbirimize de batan dikenler bunu engelliyor.

Çeşidi ne olursa olsun baskı karşısında örgütlü biçimde direnemeyen çürür, çünkü bireysel direniş en iyi ihtimalle bir “hayatta kalma stratejisi”dir ve aynı baskıyı yaşayan başkalarının zararına yapılır. Bu yolu seçen insan belki bir “beyaz yalaka” olmaz, ama sonunda her örgütlü mücadele çabasına bir kulp takıp hiçbirinedestek vermeyen, yalnız ve sevimsiz bir insan olur. Patron sadece kolayca tasma taktığı köpeklerden değil, böyle ıssız, insansız narsistlerden de faydalanır. Sonuçta kendini fazlaca beğenen insan hep takdir görmeye açtır ve böyle birini eşek gibi çalıştırmak için maaş zammı vadetmenize dahi gerek yoktur; bir süre yalnızlıkla terbiye edip ardından birkaç koşullu övgü cümlesi sarf etmeniz yeterlidir. Ofisteki anarşizan, aykırı tipin genelde en çok çalışan olması da, müdürle kavga ettiğinizde arka çıkmaması da bundandır.

Dolayısıyla, meseleye ne kadar içeriden bakıyor ve iyi tespitler yapıyor olursa olsun birilerinin oturduğu yerden “en kirlisi beyaz yaka” tarzında ahkâm kesmesine prim vermemek lazım. Yiğit Özgür’ün o harika karikatüründeki adam, tarzı espri konusu olsa da doğru söylüyor: İnsan tarihin yargıcı değil tarafıdır ve bu bataklığa dönmüş ülkede kimin ne kadar kirli olduğuna tarihi kim yazarsa o karar verecek. Nihayetinde memlekette büyük bir emekçi hareketi var da beyaz yakalılar bunun dışında duruyor gibi bir durum yok. Eğitimli emekçilerin siyasetin şiddetlendiği, baskının arttığı dönemlerde mücadeleye katılmakta daha fazla tereddüt ettiği doğru; zira örgütlenmek için aşmaları gereken bireysel hassasiyetler daha büyük ve bu hassasiyetler onları bin türlü endişeye sürüklüyor. Ama ofis ve plaza emekçileri toplumsal mücadeleye nasıl kitlesel biçimde ve cesaretle katılabileceklerini yaklaşık iki yıl önce gösterdiler. Öte yandan herhalde memleketin en eğitimli ve nitelikli kesiminin “sonunu düşünen kahraman olamaz” şiarıyla hareket etmesini beklemiyoruz. Bu tarz goygoylar ancak insan değil kurt gibi yaşama fikrinden heyecanlananları gaza getirir ama insanı insan yapan kurdu evcilleştirip köpek etmiş olmasıdır.

İşte bu yüzden beyaz yakalı, eğitimli emekçileri örgütleyecek bir girişim 2013 Haziranı’nda plazalardan çıkan insanları iyi anlamalı, onların aklına seslenmeli ve kolektif bir mücadeleyi kurgulamak için kişisel hassasiyetlerinin oluşturduğu engelleri aşmaya teşvik etmeli. Benim de katkı koyduğum Plaza Emekçisi #direnişte girişimi bu doğrultuda kuruldu. Bu vesileyle birkaç aydır bu köşede yazılanları doğru, veya en azından tartışmaya değer bulan herkesi bu girişimle temasa geçmeye davet ediyorum.

[email protected]
@nevzatevrimonal
www.facebook.com/nevzatevrimonal


Not: Bu yazıyla birlikte bir hafta müsaade istiyorum. Ayrıca, geçtiğimiz hafta İstanbul ve Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezleri’nde yaptığımız, çok verimli geçen Kolektif Kent Belleği ve Mücadele konulu sohbetlere katılan herkese çok teşekkür ediyorum. 30 Nisan’da görüşmek üzere.

 

ÖNCEKİ YAZILARI

İki yılın bakiyesi 04/10/2016 Salı
Empati değil kavga 27/09/2016 Salı
Kurban 20/09/2016 Salı
Bayrağı zapt etmek 12/09/2016 Pazartesi
Üniversite nasıl kurtulur? 06/09/2016 Salı
İki yıldönümü 30/08/2016 Salı
Anlatılan kimin hikâyesi? 09/08/2016 Salı
Zaman tüneli 02/08/2016 Salı