Nevzat Evrim Önal
Çağımızın çürüyen devleti (son): İnsanlığın yaklaşan sınavı
Yayın Tarihi: 06.11.2025 , 09:25 Güncelleme Tarihi: 06.11.2025 , 09:26
Bu hafta, yazı dizimizin son bölümünde modern devletin güncel durumunu inceleyeceğiz ve insanlık adına çıkartmamız gereken sonuçları tartışacağız.
Şu ana kadar tartıştıklarımızı şöyle özetleyebiliriz:
- Modern devlet özerk bir kurum ya da kurumlar bütünü değildir; kapitalist toplumun egemen sınıfı olan sermayedar sınıfın devletidir.
- Bu devlet ulusal karakterlidir, dolayısıyla dünya çapındaki tüm sermayedarların değil, (en azından öncelikle) belli bir ülkede öbeklenmiş olanların devletidir.
- Bu devlet, iki temel işleve sahiptir: (a) Sermayedar sınıfın egemenliğini ve çıkarlarını diğer toplumsal sınıflardan, bilhassa da sermayedar sınıfın emeğini sömürmekte olduğu işçi sınıfından gelecek tehditlere karşı korumak; ideoloji ve zor kullanarak bu sınıfların egemenliğe rıza göstermesini sağlamak. (b) Temsil ettiği sermayedar öbeğinin iç çekişmesi olan ulusal rekabetin kapitalist düzenin ulusal düzeyde çöküşüyle ya da temsil ettiği sermayedarların uluslararası rekabette zarar görmesiyle sonuçlanmaması için düzenleyici rol üstlenmek; kapitalist üretimin işleyişi gereği her biri salt kendi kârını düşünen sermayedarların bireysel ve gündelik çıkarlarının sınıfın tarihsel çıkarlarını ezmesini engelleyecek bir üst akıl sağlamak.
- Devrim tehdidi bu işlevlerden birincisini, emperyalizm ise ikincisini öne çıkartır/güçlendirir.
- Modern devletin kurumsal kökeni 19. yüzyıl, bilhassa da 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki emperyalist rekabet, yani devletin yukarıdaki (b) maddesinde özetlediğimiz işlevidir. Ne var ki modern devlet, günümüzde sahip olduğu ölçeğe 20. yüzyılın ikinci yarısında, Sovyetler Birliği başta olmak üzere sosyalist dünya ile mücadele ederken, yani yukarıdaki (a) maddesinde özetlediğimiz işlevini daha iyi yerine getirmek için dönüşerek ulaşmıştır.
Buradan devam ediyoruz…
***
2. Dünya Savaşı’nda sadece faşizm ittifak devletlerine yenilmedi, bir bütün olarak emperyalizm sosyalizme yenildi. 1970’lerin ilk yıllarında başlayan ama asıl olarak 1979-80 dönemecinde hız alan neoliberal saldırı, aslında bir karşı saldırıydı. Kapitalist ülkelerde işçi sınıfının Keynesçi politikalar çerçevesinde elde ettiği kazanımlar bu saldırının asıl değil, tali hedefiydi. Asıl hedef sosyalist ülkelerdi ve 1991 yılında neoliberalizm uğursuz zaferini kazandı, Sovyetler Birliği yıkıldı. Küba ve Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti dışındaki tüm sosyalist ülkelerde kapitalist üretim biçimi tekrar hâkim hale geldi.
Bununla birlikte, 1945’ten itibaren taktik gereği baskılanan emperyalist yayılmacılık büyük bir şiddetle geri döndü. Emperyalist sermaye, büyük bir iştahla yeni açılan piyasalara saldırdı ve buraları paylaşmaya başladı. Bu saldırı bazı vakalarda (örneğin Yugoslavya’nın parçalanması) doğrudan doğruya askeri nitelik kazandı.
Ne var ki, Sovyet Yüzyılının en önemli bakiyelerinden biri, emperyalist olmayan ülkelerin bağımsızlığıydı. Bu bağımsızlığı sınırlandırmak ve emperyalizm şemsiyesi altına almak için kurulan NATO, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü ve benzeri tüm “ulus-üstü” kurumlar yeterli olmamıştı; zira, 2. Dünya Savaşı sonrasındaki kalkınmacı dönemde emperyalist olmayan pek çok ülkede de kapitalist üretim ilişkileri gayet gelişmişti ve bu ülkelerin sermayedar sınıfları zenginliklerini sadece emperyalistlere taşeronluk yaparak ve aslan payını onlara bırakarak sürdüremeyecek kadar büyümüştü. Dolayısıyla dünyanın 1910’lardaki gibi, elde cetvel sınır çizerek paylaşılması artık imkânsızdı.
Rusya ve Çin bu zorluğun üzerine geldi. Çin devleti sosyalizmin çözülmesi ve kapitalizme geri dönüş sürecinde bütünlüğünü hiç kaybetmedi ve bu ülkede sermayedar sınıf, devlet şemsiyesi altında, neredeyse tüm rekabet enerjisini dışarıya yönelten bir biçimde oluştu. Böylelikle ortaya devasa bir ucuz işgücü potansiyeline, çok büyük ve bakir bir ulusal pazara, ayrıca geniş bir coğrafyanın doğal kaynaklarına sahip, neredeyse boş bir sayfaya kapitalizm kurabilecek bir ülke çıktı. Rusya’da ise yaklaşık on yıl süren bir fetret devrinin ardından devlet toparlandı ve Sovyetler Birliği’nin yıkılma sürecinde ölçüsüzce zenginleşen ancak ortak bir ulusal karakter kazanamamış sermayedarları bir ölçüde hizaya getirdi.
Emperyalist ülkelerde devletin neoliberal dönüşümü bu tarihsellikte gerçekleşti. Bu süreçte devlet hiç de Hz. Hayek ve Hz. Friedman peygamberlerin tebliğ ettiği gibi küçülmedi, zira sermayedar sınıf için bu devletten vazgeçmek, en önemli uluslararası rekabet aracından vazgeçmek demekti. Dolayısıyla devlet edindiği devasa ölçeği korudu ama emperyalizmin yeni dönemdeki ihtiyaçları doğrultusunda radikal biçimde dönüştü.
Devletin çürümesi bu dönüşümün sonucu. Sermayedar sınıfın günümüzdeki çıkarları, 20. yüzyılın ikinci yarısında (hatta ABD’de 1930’lardan itibaren) sınıf uzlaşmasını sağlayabilmek için büyüyen ve bu yönde büyümenin zorunlu bir sonucu olarak yabancılaşmış karakteri zayıflayan, daha “kamusal” bir nitelik kazanan devleti, boyutunu koruyarak tekrar 1910’lardaki neredeyse mutlak anlamda yabancılaşmış niteliğine geri dönme yönünde zorluyor. Devletin sosyal işlevlerinin toplum tarafından en fazla kanıksandığı Kıta Avrupası’nda dahi gidişat bu yönde. Fransa’da büyük eylemlere rağmen emeklilik yaşı yükseltildi, Almanya refah devleti uygulamalarını kısıtlamaya hazırlanıyor.[1] 1960 ve 70’lerin mütevazı teknokrat bürokratlarını özleyen insanlar Almanya Şansölyesi Merz’in kendi çantasını taşımasına hayran oluyor; ama kimi ülkelerde devletin vitrini halen böyle olsa da, içinde halkın çıkarına hemen hiçbir şey yapılmıyor.
Gelişkin kapitalist ülkelerde ulusal ekonominin üçte biri ile yarısı arasında bir boyuta ulaşmış Leviathan’ın bu şekilde yeniden yabancılaşması basit bir “öze dönüş” değil; zira neoliberal dönüşümün bir diğer önemli sonucu sermayedar sınıfın üzerindeki vergi yükünün büyük ölçüde kaldırılması oldu. Günümüzün devleti vergilerin neredeyse tamamını emekçi halktan topluyor. Kuşkusuz devlet liberallerin iddia ettiği gibi gelir-gider dengesi üzerine kurulu değil, bir şirket gibi harcamalarını salt gelirleriyle finanse etmiyor; ancak devletin ağırlıklı biçimde vergi aldığı toplumsal sınıflara neredeyse hiçbir faydası olmayan bir yapıya dönüşmesi hem toplumda büyük bir öfke yaratıyor, hem de devlet bürokrasisini yabancılaştırıp çürütüyor.
***
Sonuca geçmeden önce, “Çin faktörü”ne dair kısa bir not düşmek istiyorum.
Çin ekonomisinin bugün emperyalist sistemdeki pozisyonu, bazı açılardan 1848-1870 döneminde Almanya’nın pozisyonuna benziyor. Geriden gelen, yarışa geç katılmış, dolayısıyla halen görece yüksek kâr oranlarına sahip, merkezi devlet aygıtının yönlendirmesiyle büyük bir hızla sanayileşen ve bunu yaparken kârlılığını koruyan bir kapitalist gücün yükselişiyle karşı karşıyayız. Dünyanın en büyük dört bankasının dördü de Çin devletinin parçası.[2] Bu bankalar, zamanında Deutsche Bank’ın Alman sanayileşmesi için üstlendiğine benzer bir görev üstleniyor; finansal kârların sanayi kârlarını frenleyici etkisini yumuşatıyor, ayrıca Çin Merkez Bankası’yla birlikte, ekonominin verdiği büyük ihracat fazlalarının ülkeye getirdiği dövizi sterilize ederek[3] Yuan’ın ABD doları karşısında değerlenmesine ve böylelikle ihracatın zorlaşmasına engel oluyorlar. Bu faktörlerin yanı sıra Çin aynı zamanda dünyanın en hızlı büyüyen piyasası, dolayısıyla Çin sermayesi emperyalist rakiplerine göre çok daha avantajlı bir iç pazara sahip.
Bu özellikleri ile Çin, bilhassa 2000’lerin başından itibaren dünyanın her yerinden emperyalist tekellerin sermaye ihraç ettiği, adeta “sermaye göçü” alan bir coğrafyaya[4], zamanla da dünyanın en büyük sanayi üreticisine[5] dönüştü.
Bu süreç, amentüsü “sermaye serbest piyasa ister, batı tarzı hukukun üstünlüğü ister, Belçika’ya ne kadar benzersen o kadar sermaye gelir” hikayeleri anlatan liberal ideologların söylediği her şeyi çöp haline getirdi. Bu teorik tartışmalar yapanlara Nobel bile kazandırabiliyor, ama gerçekle bir alakası bulunmuyor.
Öte yandan, “canım serbest rekabet diye bir şey var, isteyen ABD’de, isteyen Çin’de üretir” sözü de aynı derecede çöp. Çünkü emperyalizm diye bir şey de var. Ve dünyanın mevcut emperyalist egemenliği, çaresizce oturup Çin’in dünyanın yeni sermaye merkezi olmasını seyredemez.
Batı merkezli, sözü ciddiye alınacak düşünce kuruluşlarını biraz takip ettiğinizde, tartıştıkları neredeyse tek konunun Çin olduğunu görüyorsunuz; zira başka konuları da hemen her zaman Çin bağlamında tartışıyorlar.
Ve bu tartışmaların hemen hepsi, Çin’in kapitalist yükselişinin emperyalist egemenliğin el değiştirmesiyle sonuçlanmaması için nasıl önlemler alınması gerektiğine odaklanıyor. Önerilen önlemler de hemen her zaman askeri nitelik taşıyor, ya da en azından güçlü bir askeri unsur barındırıyor.
***
Kendi adıma şunu söylemek zorundayım. Bu meseleye neresinden bakarsam bakayım, işlerin olağan gidişatının yeni bir emperyalist savaşa yol açmaması bana çok zor geliyor.
Çağımızın çürüyen, yabancılaşmış devletleri hep birlikte bu savaşa hazırlanıyor. Devlet harcamalarında silahlanma kalemi tarihte hiç ulaşmadığı boyutlara ulaştı.[6] Ülkelerin birbirlerinden toprak ilhak etmesi “kabul edilemez” bir şey olmaktan çıktı ve maliyeti hesaplanan bir şeye dönüştü.
Savaşa aynı zamanda ideolojik olarak da hazırlanılıyor. Modern bireyin aklına sürekli hedonizm ve nihilizm enjekte ediliyor. Başkalarının acısına gözlerini kapatıp keyfine bakmak, insanlığı kötü ve yok olmayı hak eden bir şey olarak görmek öneriliyor. Emperyalist devletler, artık olası bir dünya savaşında milyonlarca insanı silah altına almalarını gereksiz hale getiren savaş teknolojileri de geliştirdikleri için, toplumu bir arada tutan insani bağları bu şekilde dinamitlemekte hiçbir risk görmüyor. Çürüdükçe, çürütüyorlar.
İnsanlığı çok uzak olmayan gelecekte büyük bir sınav bekliyor.
İnsanlık bu sınavı mevcut tarafların herhangi birinin arkasına yığılarak geçemez. Özel mülkiyete dayalı kapitalizmin ve onun gelişmesinin kaçınılmaz sonucu olan emperyalizmin saldırganlığı ancak bu özsel yabancılaşma kökten reddedilerek püskürtülebilir. Yaklaşan sınavı, ancak yeni sosyalist devrimlerle, sermayenin çürüyen devleti yıkıp emekçi halkın kendi devletini kurarak ve her insanı bütün diğer insanlara düşman eden özel mülkiyet zehrinden kendimizi arındırarak geçebiliriz.
Ve hiçbirimiz kendimizi kandırmayalım, insanlık bu sınavı geçemezse, bir geleceği olmayacak.