Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Çağımızın çürüyen devleti (II): Leviathan’ın yükselişi

Çağımızın çürüyen devleti, Birinci Dünya Savaşı öncesinde dünyayı yeniden paylaşmaya hazırlanan emperyalist güçlerin insanlığa düşman hale gelmiş devletlerinin, çok daha büyük bir ölçekte hortlamış halidir.

Yayın Tarihi: 29.10.2025 , 21:25 Güncelleme Tarihi: 30.10.2025 , 00:00

Geçtiğimiz hafta modern devlet tartışmasına genel bir giriş yapmıştık. Bu hafta, meselenin tarihsel arka planını, biraz da dönemlere ayırmaya çalışarak inceleyeceğiz.

Thomas Hobbes, 1651’de yazdığı ve modern devlet tartışmalarının ilk örneklerinden biri olan anıtsal eserinde, devleti Eski Ahit’te bahsedilen her insandan güçlü dev deniz canavarı Leviathan’a benzetmişti. Ne var ki, eğer ekonomide kapladığı yer itibariyle karşılaştıracaksak, o dönemdeki devlet “dev” ise günümüz devleti için daha da büyük bir sıfat bulmak gerekir, zira 20. yüzyıla, hatta bu yüzyılın gerçek açılışı olan I. Dünya Savaşı’na kadar devletin gelirleri de harcamaları da bugüne göre ekonominin hayli mütevazı bir kısmını oluşturuyordu. Kapitalist üretim biçiminin ilk ortaya çıktığı, 19. yüzyılın son çeyreği itibariyle emperyalist karakter kazanan, devamında da bu karakterini koruyan beş ülkeye (tarihsel sırayla İngiltere, ABD, Fransa, Almanya ve Japonya) baktığınızda, 1914 yılına kadar devletin ekonomideki payının yüz 10’u pek geçmediğini görürsünüz. Bilhassa ABD’de, İç Savaş yılları haricinde devletin ekonomideki payı nadiren yüzde 2’yi aşmaktadır. Bugün bu oran bu beş ülkenin tamamı için yüzde 35’in, Fransa için yüzde 50’nin üzerindedir.1 Arada ekonominin ne denli büyüdüğü de hesaba katılırsa, Hobbes’un Leviathan’ı günümüz devletinin yanında hayli cüce kalmaktadır.

Yani, verilere salt kronolojik olarak bakıp basit bir yorum yaparsak, günümüzün devleti emperyalizm çağının bakiyesidir.

Geçtiğimiz hafta, Marx ve Engels’in 19. yüzyıl boyunca devleti esasen sınıf mücadelesini baskılayan ve sınıf çelişkilerinin düzene yıkıcı ölçekte zarar vermemesini sağlayan bir kurum olarak gördüğünü; Lenin’in ise buna ek olarak devletin “emperyalist çıkarların taşıyıcısı” rolünü saptadığını yazmıştık.

Gelin, bu iki fonksiyonun 20. yüzyıl boyunca devleti nasıl şekillendirdiğini takip edelim…

***

Verilere biraz daha detaylı baktığımızda, emperyalist rekabetin gerçekten de devleti devleştirdiğini görürüz ve buna tek delil dünya savaşları dönemlerinde olağanüstü büyüyen devlet harcamaları değildir. Emperyalist sermaye öbekleri birbirleriyle sadece savaşta değil “barış”ta da devleti kullanarak rekabet etmekte, bu faktör devleti büyütmektedir.

Buna en iyi örnek Almanya’nın emperyalist yükselişidir. Alman devleti, Almanya’nın birliğinin sağlandığı 1870’den itibaren yakın rakipleri olan İngiltere ve Fransa’dan çok daha büyük hale gelmişti; zira bu iki emperyalist gücün sahip olduğu sömürge avantajından yoksun Alman sermayesi, dünyada kendisine ancak iç rekabeti baskılayarak ve tüm rekabet gücünü rakip emperyalist öbeklere yönelterek yer açabilecek durumdaydı. Ülkeyle aynı yıl (ve Merkez Bankası niteliği taşıyacak Reichsbank’tan altı yıl önce) kurulan Deutsche Bank’ın esprisi buydu: Neredeyse tüm sanayi tekellerinin ortak olduğu ve bu tekellerin hepsine ortak olan Deutsche Bank, kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden müstakil bir şirketten ziyade Alman sermayesinin finans kooperatifi gibiydi. Ve bu yapı, başka pek çok girişimin yanı sıra, I. Dünya Savaşı’na kadarki süreçte emperyalist rekabet açısından Alman sermayesinin en önemli girişimi olan, İngiliz ve Fransız sermayesinin Süveyş Kanalı’na karşı geliştirilen Bağdat Demiryolu’nu finanse etmişti.

Kendisi bir devlet bankası olmasa da Deutsche Bank’ın üstlendiği bu “anonim” rol, Alman devletinin üstlendiği paralel rolün göstergesiydi. Alman devleti gerek şansölye Bismarck yönetiminde gerekse sonrasında Alman sermayesinin uluslararası koçbaşı işlevini görmüş ve doğrudan doğruya sermaye tarafından yerine getirilemeyecek işlevler üstlenmişti. Örneğin Osmanlı devletinin rakip emperyalistler olan İngiliz ve Fransız nüfuzundan kopartılıp bir Alman müttefikine dönüştürülmesinin en önemli adımlarından biri Osmanlı ordusunun neredeyse doğrudan doğruya Alman genelkurmayına bağlanmasıydı. Bu, yer yer halen yüzlerce yıl öncesinden kalan topları kullanmakta olan Osmanlı ordusunun modernizasyonu konusunda Krupp, Rheinmetall ya da “Mavzer” tüfeklerinden tanıdığımız Mauser gibi Alman silah tekellerine Avrupalı rakipleri karşısında olağanüstü ve kendi başlarına durup dururken yaratamayacakları bir avantaj sağlamıştı.

Ne var ki, devletin bu şekilde emperyalizmin savaş makinesi haline gelmesi ters tepecek, 1917 itibariyle kapitalist devlet, sermaye egemenliğini daha önce hiç olmadığı kadar “iç düşmana,” yani işçi sınıfına karşı savunmak zorunda kalacaktı.

***

1917 Ekiminde açılan Sovyet Yüzyılı, emekçi insanlığın emperyalist kana susamışlığa yanıtıydı.

Detaylara girmeyeceğim. Kapitalizmin kendi gelişim sürecini tamamlayıp son aşaması olan emperyalizme varması ile, bu toplumun ezilen sınıfı olan işçi sınıfının devrimi yapabilecek olgunluğa ulaşması diyalektik ve paralel süreçlerdi. 1871’de yaşanan Paris Komünü’nü incelerken Engels olağanüstü bir tespitle, “burjuvazi artık yönetemiyor, proletarya henüz yönetemiyor” demişti2 ve haklıydı. 1917’de ise, bu eksiklik Bolşevik Parti tarafından kapatıldı ve işçi sınıfı dünyanın en büyük ülkelerinden birinde siyasi iktidarı ele geçirdi.

İşin ilginç yanı, egemenlerin bir süredir bunun tedirginliğini yaşıyor olmasıydı. Örneğin Alman İmparatorluğunu neredeyse bizzat kurmuş Bismarck’ın onlarca yıllık kariyerine mal olan olay, işçi hareketini zorla ezme konusundaki ısrarının başta İmparator olmak üzere Alman egemenlerini tedirgin etmesiydi. Ne var ki, sermayenin çıkarları tedirginlik tanımamıştı: Şiddetlenen rekabet dünyayı aralarında paylaşmış olan emperyalist ülkeleri birbiriyle boğazlaşmaya zorlamış, insanlık da gereken cevabı vermişti.

Ekim Devrimi ve devamında yaşanan Kemalist Devrim sonucunda, Dünya Savaşı büyük ölçüde “sonuçsuz” kaldı. Emperyalizm yarışında geriden gelen Almanya, Japonya ve İtalya’nın çok değil yirmi yıl sonra aynı şeyi yapıp başka bir sonuç almayı beklemeleri bu yüzden tesadüf değildi. Alman emperyalizminin Nazizm biçimini alan pervasızlığı, ona Versailles Antlaşmasıyla emperyalizm yarışından çekilmesinin dayatılmış olmasıydı.

Konumuz açısından büyüteç altına almamız gereken yer ise burası değil, ABD.

***

Yazının başında değindiğimiz verilere yakından bakıldığında, ABD’de devletin ekonomideki payının II. Dünya Savaşı’ndan yıllar önce, 1932 itibariyle artmaya başladığı görülür. Bu, 1929 Ekonomik Buhranı karşısında F.D. Roosevelt’in Başkanlığında uygulamaya konulan ve New Deal (Yeni Anlaşma) adıyla bilinen ekonomi programının sonucudur.

J.M. Keynes’in teorisine dayanan bu program çok basit bir gerçeğe, kapitalist bir ekonomide de devlet müdahalesiyle istihdamın ve refahın artırabilecek olmasına dayanıyordu. Program, isminin de işaret ettiği üzere yeni bir sınıf uzlaşması kurmayı hedefliyordu ve ABD’de ekonomik buhranın yarattığı korkunç toplumsal sonuçları umursamadan finansal yollarla kâr peşinde koşmaya devam eden sermayedar sınıfın miyopluğunu3 aşan bir devlet aklının ürünüydü.

Öte yandan, eski uzlaşmanın sürdürülemez hale gelmesinin tek sebebi buhran değildi; Sovyet sosyalizminin buhrandan hiç etkilenmeden büyümeye devam etmesi iki sistemden hangisinin emekçi halkın iyiliğine olduğunu şüpheye yer bırakmayacak biçimde göstermeye başlamıştı.

II. Dünya Savaşı Sovyetler Birliği’nin zaferiyle sonuçlandığında, tüm emperyalist ülkeler aralarındaki rekabeti baskılayıp ABD hegemonyası altında ortak bir cephe oluşturmayı kabul etmek zorunda kaldı. Almanya ve Japonya zaten yenilmiş ve işgal altındaydı, Fransa ve İngiltere’nin de kendi başına emperyalistlik yapacak ne ekonomik ne de politik gücü kalmıştı. Bilhassa Fransa’da Komünist Parti neredeyse seçimle iktidara gelecek durumdaydı. Sosyalizm tehdidinin kısa vadede yeni bir dünya savaşıyla bertaraf edilmesi mümkün olmadığı için emperyalist sermaye dünya çapında geri adım attı ve New Deal “Refah Devleti” uygulamalarıyla tüm gelişkin kapitalist ülkelere, kısa bir süre sonra da “Kalkınmacı Devlet” uygulamalarıyla henüz sanayileşmemiş kapitalist ülkelere yaygınlaştırıldı.

***

Çağımızın devleti, günümüzdeki boyutuna, savaşın bitiminden 1970’lerin ortalarına kadar geçen otuz yılda ulaştı.

Bu süre zarfında yeni sosyalist devrimler yaşanmış olsa da, sosyalizmin emperyalist ülkeler üzerinde yarattığı basınç giderek zayıfladı. Keynesçi politikaların terk edilip neoliberal politikalara geçilmesi sadece bu politikaların 1971-73 yılları arasında yeni bir krizle karşı karşıya kalmasının değil, aynı zamanda bu politik rahatlamanın sonucuydu. 1973 Eylülünde Şili’de seçimle iktidara gelmiş sosyalist devlet başkanı Allende’yi deviren ve bu ülkeyi neoliberal ekonomi politikalarının laboratuvarına dönüştüren emperyalistler, Sovyetler Birliği henüz yıkılmamış olsa da tehdidin savuşturulduğuna kaniydi.

Ne var ki bu dönüşüm, devletin boyunda değil işlevinde bir değişiklik anlamına geldi. Neoliberalizmin sembol ismi olan ABD Başkanı Ronald Reagan, göreve başladığı yemin töreninde “devlet sorunların çözümü değil, sorunun kendisidir” demişti, ama neoliberal siyaset devleti küçültmekten ziyade, onun sınıf uzlaşmacı karakterini geri çekip doğrudan doğruya sermaye çıkarlarının taşıyıcısı karakterini (tekrar) güçlendirdi.

Çağımızın çürüyen devleti, Birinci Dünya Savaşı öncesinde dünyayı yeniden paylaşmaya hazırlanan emperyalist güçlerin insanlığa düşman hale gelmiş devletlerinin, çok daha büyük bir ölçekte hortlamış halidir ve benzer şekilde davranması beklenmelidir.

Haftaya neoliberal dönemde yaşanan dönüşümü detaylandıracağız ve güncel çelişkileri mercek altına almaya başlayacağız.

  • 1

    Devlet gelirlerinin ekonomideki payı: https://www.imf.org/external/datamapper/rev@FPP/USA/FRA/JPN/GBR/DEU; devlet harcamalarının ekonomideki payı: https://www.imf.org/external/datamapper/exp@FPP/USA/FRA/GBR/DEU/JPN. Sayfanın aşağısındaki karşılaştırmalı grafiklerde kolaylık olması için beş “klasik” emperyalist ülke olan İngiltere, ABD, Fransa, Almanya ve Japonya’yı seçtim. Yazıda yürüteceğimiz tartışmaya paralel olarak siz de farklı ülkeler seçerek karşılaştırma yapabilirsiniz.

  • 2

    Engels bu tespiti Karl Marx’ın Fransa’da İç Savaş kitabına yazdığı Giriş’te yapıyor. (çev. Kenan Somer, 2. Baskı, Ankara: Sol Yayınları, 1991, s.10.)

  • 3

    Öyle ki, ABD’de sanayinin durmasıyla hızla yükselen işsizlik ve bundan kaynaklı yoksulluk gıda talebini düşürdükçe, tarımsal işletmeler de kâr oranını korumak için üretimi kısıyor ve işçi çıkartıyor, bu yüzden gıdaya erişim giderek zorlaşıyordu. J. E. Poppendieck, “Hunger and public policy: Lessons from the Great Depression”, Journal of Nutrition Education 24(1), 1992, 6S-11S.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları