Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Çağımızın çürüyen devleti (I)

Sermaye devletinin günümüzdeki çelişkilerini mümkün olan en derin biçimde kavramak da, bize bir kriz anında onun ne gibi zaaflar göstereceğinin bilgisini sağlayacağı için kıymetli bir düşünsel girişim olacaktır.

Yayın Tarihi: 22.10.2025 , 22:12 Güncelleme Tarihi: 23.10.2025 , 00:00

Her gün siyasi tartışmalarda “devlet şöyle, devlet böyle, devlet şunu yapsın, devlet bunu yapmasın” diye konuşup duruyoruz. Ama gelin, bu hafta bir adım geri atıp düşünelim: Devlet nedir?

Marx ve Engels, 1848’de, Komünist Manifesto’da modern devletin ne olduğu sorusuna çok kısa bir yanıt verir: Modern devlet erki, burjuva sınıfının tümünün ortak işlerini sevk ve idare eden bir komiteden başka bir şey değildir.1

Bu, “manifesto” düzeyinde kuşkusuz yeterli ve doğruluğu tartışılamayacak bir önerme. Modern toplum kapitalist toplum, o toplumun egemen sınıfı da sermayedar sınıfı olduğuna göre, modern devlet de sermaye devleti, yani sermaye sınıfının işlerini görmek için kurulmuş devlettir. Öte yandan devleti bu şekilde, salt araçsal bir biçimde tanımladığımızda, onun kendi içerisinde sürekli sorunlarla boğuşması, zaman zaman da bu sorunlar nedeniyle krize girip kasılması ve işlevlerini yerine getiremez hale gelmesini ancak “tasarım hatası” ile açıklayabilir hale geliriz. Oysa toplumsal olguları, onları oluşturan ilişkilerden bağımsız, akıllı ya da akılsız tasarımdan ibaret görmek onları açıklamak için iyi bir yöntem değildir.

Dahası, bu tanımdaki “ortak işler”in ne olduğu sorusu orta yerde durmaktadır.

***

Takibi sürdürelim. Engels, 1884’te Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devleti Kökeni’ni yazar ve devleti şöyle tanımlar:

Devlet (…) belirli bir gelişme aşamasındaki toplumun bir ürünüdür; o toplumun kendi kendisiyle, uzlaşmaz bir çelişkiye düştüğünün, ortadan kaldırmaya gücünün yetmediği uzlaşmaz zıtlıklara bölündüğünün bir itirafıdır. Fakat bu karşıtlıkların çatışan ekonomik çıkarları, çatışan sınıfların kısır bir kavga içinde birbirlerini ve toplumu kemirmemeleri için, bu çatışmayı hafifletecek, “düzenin” sınırları içinde tutacak, açıkça toplumun üzerinde yer alan bir güç gerekli olmuştur ve toplumdan kaynaklanan ama kendini onun üstüne koyan, topluma gitgide daha çok yabancılaşan bu güç devlettir.2

Burada “ortak iş”in en genel anlamda ne olduğuna dair çok önemli bir saptama var: Herhangi bir sınıflı toplum (dolayısıyla kapitalist toplum da), toplumun çoğunluğunun emeğinin küçük bir egemen azınlık tarafından kontrol altına alınması ve zenginlik biriktirmek amacıyla sömürülmesine dayanır. Doğa insanları zengin ve yoksul yaratmadığına göre, insanların zenginlik ve yoksulluk içine doğmaları, böylelikle sınıfların insan ömrünü aşan bir süreklilik kazanması ancak toplumsal düzenin sürekliliğiyle mümkündür. Sömürülen çoğunluk buna kendiliğinden rıza göstermeyeceğine göre, rıza üretilmelidir. Bunun da iki yolu vardır: İkna, yani ideoloji ve dayatma, yani şiddet.

Dolayısıyla devletin kaynağında, insan oldukları için kendiliğinden hizaya girip sömürüye boyun eğmeyen ezilenlerin hizaya sokulması ve hizada tutulması ihtiyacı var. Böylelikle “ortak iş”in ne olduğunu da saptamış bulunuyoruz. Güzel.

Ne var ki, bu halen bize modern devletin niye sık sık krize girdiğini açıklamıyor.

***

Herhangi bir devletten değil, sermaye devletinden bahsettiğimize göre, sermayedar sınıfın özelliklerine bakmak bize onun devleti konusunda da fikir verecektir.

Kendisinden önceki egemen sınıflardan farklı olarak, sermayedar sınıf, en azından olağan koşullarda, kendisini doğrudan doğruya devlet hiyerarşisi olarak kurgulamaz. Aksine, devleti kendisinin dışında ve müstakil bir örgütmüş gibi kurgularken kendisini “sivil toplum” alanında tutar. Bunun sebebi sermayedar sınıfın doğası gereği demokrat olması, despotik hiyerarşilere kökten karşı olması değildir. Herhangi bir sermayedar hiyerarşiye yalnızca kendisinin üzerinde bir güç istemediği için karşıdır, örneğin fabrika ya da plazada işçilerin üzerinde hiyerarşinin en katısını kurmakta hiçbir sakınca görmez. Dolayısıyla sermaye devletinin sermayedar sınıfa dışsal ve demokratik niteliği, o devletin ancak böyle olduğunda sermayedar sınıfın temel iç dinamiği olan rekabeti yansıtabilecek olmasından kaynaklanır. Yani devlet, her sermayedarın yalnızca kendisi için isteyeceği ama tüm sermayedarlar birbirleriyle rekabet halinde olduğu için hiçbirinin tek başına ilanihaye sahip olamayacağı bir güç merkezidir.

Ne var ki bu, onun bir arzu nesnesi olmaktan çıkacağı, sermayedar sınıfın devleti ele geçirmek için rekabet etmeyeceği anlamına gelmez. Dahası, sermayedar sınıfın iç eşitsizliği, yani bazı sermaye öbekleri tekelleşme düzeyi arttıkça, bu tekeller kendi çıkarları için devleti (ya da devletin kimi fonksiyonlarını) ele geçirebilecek ya da bir süreliğine “kiralayabilecek” kadar güçlü hale gelir. Bu ortamda devletin kendisi, tekeller arasındaki çetin rekabetin başlıca alanlarından biri haline gelir ve bu mücadele devletin üzerine ek bir çelişki bindirir.

Dolayısıyla sermaye devletinin zaman zaman yaşadığı siyasi krizlerin iki kaynağı olduğunu söyleyebiliriz: Birincisi, devrimci dönemlerde görülen, sınıf mücadelesinin yoğunluğundan kaynaklanan, devletin sınıf egemenliğini sürdürme işlevini yerine getirmekte zorlandığı sınıflararası çelişkiler; ikincisi, bir yanda sermayenin sınıf egemenliğinin ezilenler tarafından neredeyse hiç sorgulanmadığı, diğer yanda tekelleşmiş sermaye öbeklerinin birbirleriyle mücadele konusunda “fazla” rahatladığı sınıf-içi çelişkiler.

Marksist teoriye aşina olanların tahmin edeceği üzere, tekelleşme faktöründen bahsetmeye başladığımızda, Lenin’e ve emperyalizm teorisine geliyoruz. Zira kapitalizmin güncel aşamasının emperyalizm olduğunu göz önünde bulundurmadan, devlet gibi temel bir olguyu anlamamız mümkün değil.

***

Sene 1916, dünya tarihte görülmemiş ölçekte bir savaşla kan gölüne dönmüş durumda. Öte yandan her savaş gibi bu savaşı da salt devletlerarası bir çatışmadan ibaret görmek mümkün. Lenin bu hataya düşmüyor. Emperyalizm eserinin her satırında, olgunun temelinde emperyalist güçlerin dünyanın geri kalanını mali tutsaklıklar yoluyla paylaştığını ve (paylaşılmış bir dünya ancak paylaşanlar arasında yeniden paylaşılabileceği için) bir paylaşım savaşına giriştiğini; dünya savaşının emperyalistler arası rekabetin doğal sonucu olduğunu yazıyor. Ama sadece teorisyen değil devrimci olduğu için, bir yandan da işçi sınıfının tüm emperyalist ülkelerde savaşa nasıl onay verdiğini araştırıyor:

Kapitalizm, tüm dünyayı “kupon kesmek” kadar kolayca talan eden bir avuç son derece zengin ve güçlü devlet ortaya çıkarmıştır (...) böyle devasa bir süper kârla (bu kârlar kapitalistlerin “kendi” ülkelerinin işçilerini sömürerek elde ettiklerinden fazla olduğu için) işçi önderlerini ve işçi aristokrasisinin üst tabakasını rüşvetle elde etmek olanaklıdır. (...) Bu burjuvalaşmış işçi tabakası, diğer bir deyişle “işçi aristokrasisi”, yaşam tarzları, kazançlarının büyüklüğü ve bütün görünümleriyle küçük burjuvadır. Bunlar (…) burjuvazinin işçi sınıfı hareketi içindeki gerçek ajanları, kapitalist sınıfın işçi vekilleri, reformizmin ve şovenizmin gerçek aracı durumundadırlar.3

Çok alıntılanan bu çarpıcı pasajın konumuz açısından özel bir önemi var: Emperyalizm, birkaç ülkede öbeklenmiş sermaye tekellerinin dünyanın geri kalanını öncelikle mali ama aynı zamanda siyasi, askeri, teknolojik, kültürel boyunduruğa alması, bu yolla olağanüstü kârlar elde etmesi ise, bu, tahakküm altındaki ülkelerde de sermayenin kâr oranlarının olağanüstü düşmesi anlamına gelir. Yani, emperyalizm emperyalist sermayeye, bir kısmını bulundukları ülkedeki işçi sınıfının sömürüye rızasını satın almak için kullanacağı maddi kaynağı yoktan var ederek yaratmamakta, emperyalist olmayan kapitalist ülkelerden çekerek sömürünün yarattığı çelişkileri bu ülkelere ihraç etmektedir. Böylelikle emperyalist devlet, Engels’in tanımladığı “sürdürme” fonksiyonunu, aynı fonksiyonu başka devletler için zorlaştırarak yerine getirmektedir.

Buna ek olarak, emperyalist devlet, emperyalist sermaye için özel bir “tahsilatçılık” işlevi üstlenmek durumundadır. Zira emperyalist sermayenin temel birikim yolu, anapara toplamı sürekli büyüyen uluslararası borçların faizidir ve bu birikimin sorunsuz sürdürülebilmesi için tahsilatı garanti altına alacak bir mekanizmanın bulunması zorunludur. Lenin’in döneminde bu mekanizma, çoğu durumda emperyalist devletin bizzat borç veren (ve gerektiğinde tahsilatı için topla tüfekle kapıya dayanan) özneye dönüşmesiydi. 2. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası zorbalık çok zorlaşınca aynı amaç için emperyalistler tarafından kontrol edilen çarpık bir uluslararası kredi kefalet kooperatifi niteliğindeki IMF kuruldu. Ama ihtiyaçta da, ihtiyacın yerine getirilme mantığında da bir değişiklik olmadı: Emperyalizm çağında sadece emperyalist devletler değil bütün devletler, uluslararası rant mekanizmalarına gömülmüş, ülkesindeki sermayedar sınıfın çıkarları doğrultusunda rantiyeleşmiş devlettir.

Ve Lenin’in bu konudaki yargısı çok nettir: Rantiye devlet, asalak ve çürümekte olan kapitalizmin devletidir.4

***

Bu genel girişin ardından, konuyu önümüzdeki birkaç hafta boyunca çeşitli boyutlarıyla inceleyeceğiz. Modern devletinin ortaya çıkışından bu yana, bilhassa da yoğun mücadelelerle dolu 20. yüzyıl boyunca nasıl bir tarihsel dönüşüm geçirerek bugünkü halini aldığını; bunun onu hangi araçlarla donattığını, hangi becerileri kazandırdığını ve nasıl çelişkiler yüklediğini inceleyeceğiz.

Gerekçemiz ise Lenin’le aynı: Sosyalist devrimin ilk aşaması, mevcut sermaye devletinin yıkılıp yerine bir işçi devletinin kurulması ise; sermaye devletinin günümüzdeki çelişkilerini mümkün olan en derin biçimde kavramak da, bize bir kriz anında onun ne gibi zaaflar göstereceğinin bilgisini sağlayacağı için kıymetli bir düşünsel girişim olacaktır. Devletin muhafazakâr ideoloji tarafından olumlu, liberal ideoloji tarafından ise olumsuz anlamda ne denli fetişleştirildiği düşünüldüğünde, doğal olarak bu düşünsel girişimin önemli bir boyutunun da uydurmayla gerçeğin birbirinden ayrılması olması gerekecek.

Haftaya devam edeceğiz…

  • 1

    Karl Marx ve Friedrich EngelsKomünist Manifesto, yayına hazırlayan G. Doğan Görsev, 4. Baskı, İstanbul: Yazılama Yayınları, 2016, s.10.

  • 2

    Friedrich EngelsAilenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev. Mustafa Tüzel, İstanbul: İş Bankası Yayınları, 2018, s.190-191.

  • 3

    Vladimir İlyiç LeninEmperyalizm, çev. Levent Özübek, İstanbul: Yazılama Yayınevi, 2019, s.16.

  • 4

    Lenin, Emperyalizm, s.107.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları