Cari işlem açığı nasıl kapandı?

27/09/2019 Cuma
Cari işlem açığı nasıl kapandı?

Dünya ekonomisinin ülkeler-arası cari işlem hesapları (istatistik hataları dışında) denge verir. Ekonomik bağımlılığın bir göstergesi, süreklileşen cari işlem açıklarıdır. 

Başlıca istisna, “dolar emperyalizmi”nin sağladığı ayrıcalık sayesinde ABD’ye aittir. Kronik dış açıklar veren Türkiye, bu tür bir ayrıcalıktan yoksundur. 

Kronikleşen, artan dış açıklar

Türkiye, 1980’de neo-liberal dönüşüme cari açıklar içinde girdi; sonraki kırk yılda ekonomik bağımlılığı artıran aşamalardan geçti. Bunları bu köşede, “Son Kırk Yılın Dönüm Noktaları” başlıklı yazıda gözden geçirdim. 

Neo-liberal dönemin dış açıklarına odaklanalım. “Kestirme” bir hesaplamayla başlayalım ve Türkiye’de neo-liberalizmi 19’ar yıllık iki ana-döneme ayıralım: 1980-1998 ve 1999-2017… Dönemlerin ortalama büyüme hızlarını hesaplayalım. Millî gelirin değişim (büyüme) eğiliminin yavaşladığını belirliyoruz: %4,7 → 4,2… 

IMF verilerini kullanalım. 19’ar yıllık iki ana-dönemde ekonominin dolar cinsinden cari işlem açıklarını ve millî gelirini (GSYH’yı) gözleyelim. İki tespit yapıyoruz: 38 yılın 32’sinde ekonomi cari açık vermiştir; bu ölçüte göre kronik dış bağımlılık yerleşmiştir. Dış fazla verilen yılların tümünde millî gelirin düştüğünü veya büyüme hızının yavaşladığını ayrıca belirliyoruz. 

İkincisi daha da önemlidir: İki döneme ait dolarlı GSYH ve cari açıkları toplayalım. Birikimli cari açık / GSYH oranı iki dönemde belirgin boyutta tırmanmıştır: %1,0 → %4,4…  Ortalama büyüme hızının yavaşlamasına rağmen ekonominin dış kaynak gereksinimi (bağımlılığı) çarpıcı boyutlarda artmıştır. Türkiye, son yıllarda yaygınlaşan nitelendirme ile, yükselen piyasa ekonomilerinin en kırılganları içinde yer almaktadır… 

Dış fazla ekonomik krizin sonucudur

Dış bağımlılığın arttığı 1999-2017 döneminin on beş yılı AKP’nin iktidar yıllarıdır. Kronik dış açıkların yerleşmesinde sorumluluktan sıyrılabilirler. Cari işlem açıklarının çarpıcı boyutlarda tırmanması ise, hemen hemen tümüyle AKP’nin Türkiye’ye “armağanı”dır. 

İşin tuhafı, bu tespiti, AKP iktidarının “çiçeği burnunda” Hazine / Maliye Bakanı da doğruladı: Cari işlem dengesinin “artı” verdiği dönemlere bakarak, “Türkiye ekonomisi 17 yıllık AKP iktidarı altında ilk kez cari işlem fazlası verdi…” dedi.

Bakan, kötü bir olgudan övünç vesilesi çıkarıyor. Zira, cari işlem fazlası, AKP’nin eseri olan krizin ürünüdür. Türkiye 1980 sonrasında neo-liberal döneme özgü dört krizle yüzleşti: 1994, 2001, 2008-2009 ve 2018-2019... Hepsinde cari işlem dengeleri belirgin boyutlarda düzeldi, hatta (biri hariç) dış fazlaya dönüştü. 

Tablo 1, bu dört krizde cari işlem dengelerindeki değişimi, (milyon dolar olarak) veriyor. Tabloda, ekonominin küçüldüğü aylar “kriz dönemi” olarak alınıyor. İlk üç krizde on ikişer aylık dönemler söz konusudur. “Kriz öncesi”, bir önceki on iki aydır. 

Bugünkü kriz, (şimdilik) on ayı (Ekim 2018-Temmuz 2019’u) kapsıyor ve dış ticaret verileri önceki on ayla karşılaştırılıyor. Ekim 2018-Haziran 2019 döneminde ekonominin küçülmesi, TÜİK’in GSYH verileriyle doğrulandı. Üretim ve talep istatistikleri Temmuz’da da geriledi ve önceki aylardaki küçülme eğiliminin değişmediği kabul edildi.

Tabloda, AKP’nin “eseri” olan iki krizin arifesinde cari işlem açıklarının önceki krizlere göre (50’şer milyar dolar eşiğine) sıçraması dikkat çekicidir. Daha anlamlı karşılaştırma için, millî gelire oranlayalım: Cari açık/GSYH, 1993 ve 2000’de (aynı sırayla) %2,6 ve %3,6 idi. Sonraki iki krizin arifesinde (2007 ve 2017’de) aynı oran %5,2 ve %5,6’ya yükselecektir. 

Krizlerde cari açık niçin düzelir?

Krizler, cari işlem açıklarını, öncelikle dış ticaret (mal ve hizmet ihracat ve ithalat) hareketleri ile “düzeltir”. Türkiye ile dış dünya arasındaki kâr, faiz, ücret aktarımlarını içeren “gelirler dengesi”, ekonominin küçülmesinden çok fazla etkilenmez. 

Krizlerde tüketim ve yatırım harcamaları düşer; bu kalemlerin ithalat talebi de aşağı çekilir. Sanayi sektörünün daralması da ara-mal (girdi) ithalatını küçültür. İthalattaki daralmanın cari işlem dengesini böylece düzeltmesi, ekonomik küçülmenin ve yoksullaşmanın sonucudur. 

Krizler ulusal paranın reel devalüasyonuna yol açtığı ölçüde, sanayi sektörünün rekabet gücü artar; ihracata yönelmesi umulur. İhracattaki artış, krize karşı bu olumlu etkiyi de yansıtabilir. Pahalılaşan dövizin, ara-mal ve yatırım mallarında yerli üretimi (ithal ikamesini) kamçılaması da umulur. Gerçekleşirse, ekonominin yapısal dış bağımlılığını hafifletici bir katkıdır. Ancak, bu dönüşümün ödemeler dengesi istatistiklerinden  izlenmesi mümkün değildir.

Dört krizde dış ticaret

Tablo 2, neo-liberal dönemin dört krizinde dış ticaretin (Tablo 1’de özetlenen) cari işlem açığını “düzeltici” katkılarını karşılaştırıyor. Kriz aylarında GSYH’nın, ihracatın ve ithalatın değişim oranlarını “kriz öncesi” ile karşılaştırıyor.  

Kısa dönemde izlenmesi güç olan “ithal ikamesi” gibi yapısal sonuçları bir yana bırakalım. İhracatı kamçılayan  etkileri, ekonomik kriz ortamına “olumlu uyum” sayalım. İthalatı yükselten etkileri ise, ekonominin küçülmesinin, toplumun yoksullaşmasının doğrudan katkıları olarak yorumlayalım.

Sütun 1, dört krizde millî gelir hareketlerini (ekonominin küçülme oranını) karşılaştırıyor. Bugünkü (2018-2019’u kapsayan) krizin öncekilerden daha ılımlı seyrettiği gözleniyor. Kriz son bulmadı. TÜİK’in son GSYH bulgularının “yanıltıcı” olabileceğine geçen hafta bu köşede dikkat çekmiştim. İthalattaki değişme oranını önceki krizlerde iç talebin (kısmen millî gelirin) bir göstergesi olarak yorumlarsak, Ekim 2018 sonrasında GSYH’nın küçülme oranını 2 puan daha aşağı çekmemiz gerekebilir.

Dört krize (ihracat hareketleriyle ölçersek) en olumlu tepki 1994 krizinde (%11,1’lik artışla) gözleniyor. O tarihte ekonomi, neo-liberal dönüşümün erken bir aşamasındadır. Sanayi “ucuz döviz dönemi”nin  yapısal darbelerini yememiştir. 

En “olumsuz uyum” ise, AKP’nin ilk krizinde (2008-2009’da) gözleniyor: Hem ithalat, hem de ihracat, diğer üç krizi fazlasıyla aşan oranlarda daralıyor. İhracatın daralması şaşırtıcıdır. 2003’te başlayan “ucuzlayan döviz dönemi”nin sanayi sektöründeki olumsuz sonuçları söz konusu olabilir. Diğer krizlerde gözlenmeyen bir başka etken, Batı ekonomilerini sarsan 2008 bunalımının yansımalarıdır: Türkiye’nin ihracat pazarlarının yoğunlaştığı Batı (öncelikle AB) ekonomilerindeki küçülme… 

2001 krizinde Türkiye ihracatının yüzde 1’e yaklaşan tempoda küçülmesi yanıltıcıdır. Gerileme, turizmi içeren hizmet ihracatında yüzde 18’e yaklaşan düşmeden kaynaklanmıştır. Nedenini bilmiyorum. 2001’in mal (sanayi ürünü) ihracatına göz atalım: %12,7’lik artış… 

2018-2019’da ise, toplam ihracat gelirlerini sürükleyen, hizmet ihracatındaki (öncelikle turizm gelirlerindeki) %9’luk artıştır. Sanayinin yoğunlaştığı mal ihracatı sadece %4,7 artmıştır; 2001 krizinden daha zayıf bir tepki… 

Önceki bunalımlarla da karşılaştırınca aynı sonuca ulaşıyoruz: Bugünkü krizde cari işlem açığının kapanması, büyük ölçüde yoksullaşmanın, küçülmenin kendiliğinden (pasif) sonuçları olan ithalat daralmasından kaynaklanıyor. Sanayideki daralma sürerken mal ihracatındaki cılız artış, üretimden değil, ancak stoklardan kaynaklanabilir.

Berat Albayrak, “tünelin ucundaki ışık” teranesi tutturmuş. Evet, Türkiye bir kriz tünelindedir; ama ucu görülmeyen bir tünel…