Fide Lale Durak
Yaklaşan tayfun ve İngiliz romantizmi
Yayın Tarihi: 08.11.2025 , 23:06 Güncelleme Tarihi: 09.11.2025 , 00:01
Fransa ve Almanya’dan sonra bu hafta, İngiltere’de 19. yüzyılın ilk yarısına ve İngiliz romantizmine odaklanacağız. İngiltere’de romantizmi tetikleyen önemli olaylar Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi olarak sıralanabilir. Zaten bu iki büyük olay, kendisinden sonraki birçok başka toplumsal olayı etkilemiş ve dönüm noktası olmuştur. Doğal olarak bu iki kritik tarihin gerçekleştiği ülkelerdeki toplumsal değişimler çok daha şiddetli yaşanmış ve bu değişimlerin sanat akımlarına yansıması da ayır edici olmuştur.
İngiltere’de Sanayi Devrimi 18. yüzyılın sonlarında gerçekleşir. Sanayi Devrimi öncesinde sömürgelerle ticaret yaparak zenginleşmeye başlayan burjuvazinin iktidarı, monarşinin varlığını korur ve hatta bu ona bir tür avantaj sağlar. Çünkü, Birleşik Krallık formundaki Büyük Britanya yakın ada ülkelerine hükmettiği için burjuvazi, ucuz iş gücünü hemen yanı başındaki ülkelerden devşirilebilmektedir. Ayrıca köle ticaretinin yasal olması da kârlılık için büyük etkendir. Sonuç olarak bu koşullar, sanayide hızlı büyüme sağlarken işçi sınıfı için korkunç bir cehennem yaratır.
Engels olağanüstü kitabı "İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu"nda şöyle der:
“Her şey tek bir amaca, imalatçı kapitalistler için çok önemli olan bir amaca yönelmişti. Tüm ham ürünün ve özellikle işçi sınıfının yaşam araçlarının ucuzlatılması, hammadde fiyatlarının indirilmesi ve ücretlerin dondurulması -henüz düşürülmesi değil- gerçekleşecek, İngiltere "dünyanın atölyesi" haline gelecekti. Diğer tüm ülkeler İngiltere için adeta bir İrlanda olacaklardı; ürünleri için bir pazara dönüşmüş ve bunun karşılığında kendisine hammadde ve gıda sağlayan bir ülke. Tarımsal dünyanın büyük imalat merkezi olan bir İngiltere ve onun, yani sanayi güneşinin etrafında dönen ve gittikçe artan miktarda hububat ve pamuk üreten çok sayıda İrlanda. Ne kadar da parlak bir gelecek!”[1]
Engels, diğer tüm ülkeleri İrlanda’ya benzetirken İngiltere’nin ulaştığı sömürü boyutuna dikkat çeker ve bunun yasalarla olağan bir sistem haline getirilmesini eleştirir.
Bu noktada İngiliz romantizmine geçişi, köle ticaretinin konu edildiği bir resimden doğru yapabiliriz. Turner’ın 1840’da yaptığı Köle Gemisi adlı çalışması, tıpkı Géricault’nun 1818’de yaptığı Medusa’nın Salı resmi gibi gerçek bir olaya dayanır. Kısaca Köle Gemisi olarak bilinen ve orijinal adı Ölü ve Ölmekte Olanları Denize Atan Köle Tüccarları-Yaklaşan Tayfun olan resmin konusu: 1781’de Jamaika’ya gitmekte olan bir köle gemisinde içme suyu azalınca kaptanın, doğal nedenlerle ölenlerin sigorta kapsamında olmamasından dolayı, 132 köleyi denize atılmasını emretmesidir. Her ne kadar bu olay mahkemede sonuçsuz kalsa da Britanya’da köleliğin kaldırılması için önemli bir dönüm noktası olacak ama kölelik ancak 1833’te, yani olaydan 52 yıl sonra ve Turner’ın resmine konu olmadan 7 yıl önce tamamen yasaklanacaktır.
Turner, politik tercihlerle resim yapmaktan ziyade çağının en büyük ressamı olma tutkusuyla yaşayan biridir ve muhtemelen olayı resmetme motivasyonu da büyük ressamların büyük olayları kayda geçirme geleneğidir. Bir geminin sarı, kızıl güneş ışıklarına karışarak arka planda uzaklaştığı Köle Gemisi resmi, kolayca bir manzara resmi olarak algılanabilir. Görünürde sadece çalkantılı bir denizde yolculuk eden bir gemi olsa da yakından baktığımızda denizden uzanan elleri, vücudunun sadece bir parçasını gördüğümüz bir insana üşüşmüş martıları ve büyük balıkları fark edebiliriz.
Turner, 1775 doğumludur ve resmi yaptığında artık tanınan, saygı duyulan bir ressamdır. Jamaika’ya giden gemide yaşananların yarattığı sansasyona ve ardından köle karşıtı hareketin yükselişine şahit olmuştur. Belki de bu yüzden resmin orijinal ismine Yaklaşan Tayfun cümlesini de eklemiştir. Yalnız, Jamaika’ya giden köle gemisi ve Medusa’nın Salı yaşanmış trajik olayların ele alınması bakımından birbirine benzese de Turner, Géricault’dan farklı olarak olayı sıcağı sıcağına ve politik bir tarafın parçası olarak yapmamış, tüm kavga bir sonuca ulaşıp hakkında konuşmak ya da çizmek güvenli hale geldikten sonra ele almıştır.
Belki Géricault ve Turner’ın benzer olaylara gösterdiği bu birbirine benzemeyen yaklaşımlar, en geniş çerçevede, İngiliz ve Fransız romantik resimlerinin farklılığını da özetler.
Bu farklılığa şunları da eklemek gerekir. İngiliz romantizmi tıpkı Almanlarınki gibi manzara geleneğine yaslanır. Fransızların alegorik figürlü anlatımı yerine gerçekçi doğa tasvirleri hakimdir ya da figür devreye girdiğinde en ilginç örneğini William Blake’de göreceğimiz fantastik resimler öne çıkarak tamamen farklı bir janrı temsil eder. Burada dikkat çekmeye çalıştığım William Blake’in resimlerinin daha önemsiz olduğu değil İngiliz romantik resminin karakterini Turner’ın daha iyi yansıttığıdır.
İngiliz romantiklerinin manzara resimleri ise Almanlarınkinden oldukça farklıdır. Geçen hafta Caspar David üzerinden Alman idealizmini yansıttığını söylediğimiz durağan ve dinsel mistisizmin hâkim olduğu peyzajlar Turner’da vahşi ve dışavurumcu bir görünüme bürünür.
Turner’ın hayal gücü gemi enkazları, yangınlar, fırtınalar gibi şiddetli olaylar üretir ve bu yüzden sanatçının resimlerinin kişisel bir ilgi alanından türediği söylenebilir. Diğer taraftan Turner, resmini yaptığı hemen her şeye tanıklık etmiş ya da tanık olmak için akıl almaz işlere girişmiştir. Örneğin 1835’te yaptığı Parlamento yangınını gösteren resimleri gerçekten Parlamento binasında çıkan yangın sırasında, Thames Nehri’nin kıyısından olayı seyreden binlerce kişiden biri olması sonucudur. Ama binlerce kişiden farklı olarak bu yangından sanatsal bir keşif heyecanı duyan Turner, kiraladığı tekne ile olayı farklı açılardan görmeye çalışmış, eskizler yapmış ve deneysel renk arayışı için muazzam bir fırsat yakalamıştır.
Turner’ın tanık olmak için denediği en ilginç şeylerden biri, aynı Odysseus’un Sirenlerin şarkısını dinleyebilmek için yaptığı gibi, kendini bir geminin direğine bağlatarak denizde kar fırtınasını izlemesidir. Turner daha sonra tablonun arka planına dair şu hikâyeyi aktarmıştır:
“Anlaşılmak için resmetmedim; böyle bir sahnenin nasıl olduğunu göstermek istedim. Gözlemleyebilmek için denizcilere kendimi direğe bağlattım; dört saat boyunca bağlı kaldım ve kurtulmayı beklemiyordum, ama kurtulursam bunu kayda geçirmem gerektiğini hissettim.”[2]
O sırada Turner 67 yaşındadır, dolayısıyla bazı kaynaklarda hikâyenin doğruluğu sorgulanır ama çoğu Turner’ın anlatısını kabul eder.
İngiliz romantizminde manzaranın öne çıkma sebebi olarak, sanayinin egemen olduğu kentlerde doğanın giderek insan hayatının uzağına düşmesi olduğu söylenir. Bu belli açılardan doğru olabilir ama bana kalırsa daha önemlisi İngiliz romantizminin doğayı tasvir etmeye getirdiği yeniliktir. Turner ile özetlemeye çalıştığımız bu bakışta doğa, kentin de dahil olduğu bir görüntüye kavuşur ya da doğanın en vahşi anlarının yarattığı duygularla çağın değişimi vurgulanır. Turner’ın sanayileşen bir kent imgesi üzerinden ürettiği, başka bir yazıda ele aldığımız[3] Yağmur, Buhar ve Hız resminde de öne çıkan duygu değişimdir.
Turner, kapitalizmin yeni bir toplumsal sistem olarak ortaya çıkışına, işçi sınıfının doğuşuna tanıklık etmiş ama hiçbir zaman resimlerinde işçi sınıfını doğrudan ele almamıştır. Bir taraftan gelişmekte olan kapitalist sistemde bir orta sınıf olarak zenginleşirken diğer taraftan kapitalizmin yarattığı değişimden memnun olmayan Turner için değişim, doğanın hırçınlığı, yangınların şiddeti ve sanayinin sisidir.
Aynı zamanda değişim yaklaşmakta olan tayfundur. Köle gemisinin kaptanı mahkemede paçayı kurtarsa da elli yıl sonra da olsa köleliğin ortadan kalkmasını sağlayan örgütlü halk hareketleridir.
İngiliz romantizminde, 19. yüzyılın ilk yarısında yaşanmakta olan değişim, bir girdap, denizde kar fırtınası, Parlamento binasında yangın, raylarda tavşanla yarışan bir tren ve yaklaşmakta olan tayfundur.
Aslında bunlar bir başka değişimin habercisidir.