Yaşama Tutkusu

24/07/2010 Cumartesi
Yaşama Tutkusu

Sevgili yoldaşlarım Ali Karagöz ve yitireli neredeyse on yıl olan dayım Olcay Seles’e…

Böyle başlıklar riskli, malum.

Haddinden fazla iddialı ve “aşmış” aforizmalar ve reçeteleri çağrıştırıyor: “Şöyle yaşamak lazım…” veya “ hayattan keyif almasını bilmek lazım…” gibi önermeler yok bu yazıda.

Metin ve Tevfik ağabeylerin yaz başında yazdıkları yazılarında bahsettikleri üzere “sıcak geçen” şu yaz aylarında, belki biraz soluklanmaya vesile olacak şekilde, üç adet kitaptan bahsedeceğim kısaca.

Bu üç kitaptan birinin adı “Yaşama Tutkusu”, ama bu ad, bu üç kitabın çağrıştırdıkları aynı zamanda… Belki olanak yaratıp okuma fırsatı bulacaklar olur.

İlki, yenice sayılacak bir kitap: “Aydınlık Bir Adam: Korkut Boratav” Nisan 2010’da İmge Kitabevi’nden çıkan bir kitap. Hakan Güldağ ve İbrahim Ekinci’nin, hocalarıyla yaptıkları uzunca birkaç söyleşiden oluşmuş. soL Portal’da da yazılarını keyifle ve dikkatle okuduğumuz, Türkiye’de her Marksist’in mutlaka borçlu olduğu Korkut hocamızın yaşamı, anıları ve belli ölçülerde dünya ve Türkiye değerlendirmelerini kapsıyor.

Türkiye’de genel anlamda bilimin, daha dar anlamda sosyal bilimlerin, yine genel anlamda aydının ve daha dar anlamda bir akademisyenin serüvenine tanık olmaya davet eden bir kitap.

1935 doğumlu Korkut hocamız, kuruluş yılları dışında Türkiye’nin tüm dönüşümlerine tanıklık etmiş olduğu için, çocukluğu, gençliği, akademik hayata başlangıcı ve bugüne uzanan yaşamını anlatırken, “sürprizli” ve çarpıcı bir Türkiye panoraması da çıkıyor ortaya:

Pertev Naili ve Sabahattin Ali’nin, Nihal Atsız’la bir dönem dost olmaları Zeki Velidi’nin Pertev Naili’den destek görüp sonra ona karşı kazan kaynatması gibi, “rüşeym” halindeki siyasal taraflaşmaların gelişim sürecine eşlik edebiliyorsunuz anlatılanlarda.

Savaş yıllarının atmosferine, 1960’lar ekleniyor Yön Bildirisi’ne imzası ve TİP üyeliğiyle ‘akademisyen’in nasıl ‘sakıncalı’ya dönüştüğüne İngiltere’de Dobb, Sraffa gibi dönemin önemli iktisatçılarıyla yaptığı çalışmalara askerdeyken karşılaştığı tabur komutanının devrimci-ajitatif konuşmalarından 12 Mart’a giden sürece CHP’nin Türkiye siyasetindeki özgün yerinden, Türkiye solundaki strateji tartışmalarına, 12 Eylül’ün ardından gitmek zorunda kaldığı dönemin “özgür” Zimbabwe’sinde bir eski gerillaya hocalık yapmasına kadar, pek çok ilginç anekdot ve tanıklıkla dolu bir yaşam öyküsü bekliyor okuyucuyu.

Bu zorlu ve zorlu olduğu kadar da keyifli yaşam öyküsünden bana geçen, anlama ve değiştirme tutkusuydu. Kendinden bahsettiği bölümlerde alabildiğine mütevazı ama Türkiye ve dünya ölçeğinde yaşanan süreçleri analiz ederken yaşadığı heyecanı, kitabı okurken bile hissedebileceğiniz bir yüz akımız var karşımızda…

Birlikte mücadele etmenin onuru ve sevinciyle, Korkut hocamıza “aklına ve yüreğine sağlık” demek gerek.

***

İkinci kitap, Eduardo Galeano’dan “Aynalar”.

Bu “neredeyse evrensel bir tarih” çalışmasını anlatmanın en pratik yolu, Galeano’dan bir alıntı yapmak olacak sanırım:

“Nasıl Yapabildik?” başlığı altında şunları yazıyor Galeano:

“Ağız ya da bir ağız tarafından ısırılan yiyecek olmak, avcı ya da av olmak. İşte bütün sorun burada yatıyordu.

“Diğer hayvanların bize karşı yaklaşımı hor görme, hadi bilemedin merhamet şeklinde tezahür ediyordu. Düşmanca ortamın içinde hiç kimse bize saygı göstermiyor ve hiç kimse bizden korkmuyordu. Gece ve orman bizi çok korkutuyordu. Bu dünya zoolojisinin en savunmasız hayvanları, işe yaramaz yavruları, neredeyse bir hiç olan yetişkinleri bizlerdik ne pençelerimiz vardı, ne keskin dişlerimiz, ne çok hızlı koşan bacaklarımız, ne de iyi bir koku alma duyumuz.

“Bizim hikâyemizin başlangıcı şu anda bir sis perdesinin ardında gizli. O zamanlar tek yapabildiğimiz herhalde taşları fırlatmak ve bir odun parçasıyla vurmaktan ibaretti.

“Şimdi insanın aklına şu soru gelebilir: Hayatta kalmanın mucizelere bağlı olduğu bir ortamda bunu başarmamızın sebebi kendimizi toplu halde savunmak ve yiyeceğimizi paylaşmak mıydı acaba? Bugünün insanlığı, herkesin kendi bacağından asıldığı ve herkesin kendi canını kurtardığı günümüz medeniyeti, dünya üzerinde ne kadar sürebilir ki?”

Kendimizi toplu halde savunmamızın ve yiyeceğimizi paylaşmamızın bunların karşısına dikilen engellerin ve bu engellerin aşılmasının tarihini anlatıyor Galeano “Aynalar”da.

Yaşamın, arzudan yaratıldığı inancı ve iddiasıyla…

***

Son kitap, belki ancak sahaflardan veya internet kitapçılarından bulunabilecek bir kitap: Sovyet yazar ve sinema yönetmeni Vasili Şukşin’in “Yaşama Tutkusu” (Cem Yayınevi, 2003).

Geçen hafta “Sanat politikalarında ‘kötülüğü’, propagandasını yapmamak için felsefi anlamda sanatsal yaratımdan dışlama eğilimi oluşacak kadar naifleşebilen bir kültürden” bahsederken hareket noktalarımdan birini oluşturan yaratıcılardan Vasili Makaroviç Şukşin.

1929-1974 arasında yaşayan, bir dönem Yazarlar Birliği’nde yöneticilik yapan, 45 yaşından sonra VGİK’te (Devlet Sinema Enstitüsü) Yöntemenlik okuyan bir Sovyet aydını.

Kitap 14 öyküden oluşuyor ve Sovyetler Birliği’nin taşrasına, özellikle de kendi doğup büyüdüğü Sibirya taygalarındaki yaşama odaklanıyor.

Genel olarak hala kır – kent ayrımının damga vurduğu, Anayurt Savunması’ndan sonra bir kez daha yeniden kurulmakta olan “yeni hayat”ın eski ve yeni kuşaklarca farklı algılanışının yarattığı gerilimlerin hissedildiği bir dünyayı aksettiriyor Şukşin. Sovyet insanının çok gerilerde bıraktığı sefillik ve bencilliklere mukabil, alabildiğine naif ve insancıl bir serüvende bazı şeylerin hala değişmemiş olduğuna şaşarak okudum bu kitabı.

Okurken, zihnimde hep Nâzım’ın dizeleri yankılanıyordu:

“Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.”

“Yetmişinde bile, mesela, zeytin diken insanlar” vardı kitapta, çocuklara kalır diye filan değil, ölmekten korktuğu halde ölüme inanmayan, yaşamanın ağır bastığı insanlar…

Bencilliğin ve kişisel çıkarların bu kadar ağır bastığı günümüz dünyasında, hayalleri ve ütopyaları diri tutmanın bir yolu da bu belki, Sovyetlere ve eski sosyalist ülkelere, biraz da buradan bakmakta fayda var. Kim bilir, belki “çözülüş”ün gizlerinden biri de buralardadır…

***

Son söz olarak belki şunu da eklemek lazım:

“Yaşama Tutkusu” başlıklı bir yazıda “kitap”tan bahsetmek biraz garip oluyor değil mi?

Bence çok sakıncası yok. Kitabı bir tür enerji kaynağı olarak değerlendirip, asıl olanın yaşamak ve yaşamı dönüştürmek olduğunu bilip hayata geçirdikten sonra, tutkusuz bir dünyada bazen kitaplardan feyiz almakta, pek de ters bir şey olmasa gerek…

ÖNCEKİ YAZILARI

Ölüme İbadet 11/09/2010 Cumartesi
“Hayır!” diyebilmek 14/08/2010 Cumartesi
Örgütsüz Aydının Trajedisi 31/07/2010 Cumartesi
Yaşama Tutkusu 24/07/2010 Cumartesi
Agirê Jiyan 17/07/2010 Cumartesi
Öfkesizler 05/06/2010 Cumartesi
Çifte karşı-devrim 15/05/2010 Cumartesi