Çağrı Kınıkoğlu
Ya Tutmazsa? (Ki Tutmuyor…)
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12
Geçtiğimiz hafta yazımı yazamadığım için özür dileyerek başlamalıyım.
Ankara Film Festivali'nin yirmincisi için Ankara'daydım ve o koşturmaca içinde yazımı yazamadım. Belgesel yarışmasının seçici kurulu Nâzım'ın Küba Seyahati filmimize özel ödül verdi, törene katıldık, ödülü aldık, "karanlığı aydınlığa çevirecek emekçi halkımıza ithaf" ettik ve geldik.
Bunu sadece mazur görülmek kaygısıyla yazmıyorum.
Bugünkü yazının malzemesinin bir kısmı törenden...
Yıllar önce dergimiz Yeni İnsan Yeni Sinema'da yaptığımız bir tespiti hatırladım tören sırasında. Dergideki tespit şuydu: Sinemamızın bir tartışma ekseni yok!
Törende bana bunu hatırlatan ise, Ankara Film Festivali'nin kronikleşmiş var oluş kavgasıydı. Festivalin "ana sponsoru" olan banka yetkilisi ödül verme sırası kendisine geldiğinde, sunuculardan biri tarafından söz vermeye davet edildi önümüzdeki sene aynı banka yine festivalin sponsorluğunu üstlenecekti.
Öncesinde, törenin başlangıcında, festival sponsorları sinevizyonda geçit yaptılar, yine sunucular tarafından bu defa izleyici sponsorları alkışlamaya davet edildi.
2009'u bu gündemle kapadı Ankara Film Festivali... Bir tartışma ekseninin yokluğunda piyasa damgasını vurdu her zamanki gibi.
2007'de, Yurtsever Sinemacılar olarak, bir protesto etkinliği örgütlemiştik mekân yine Ankara Film Festivali'ydi. Bir NATO ihalecisi inşaat ve turizm şirketi, festivalin adını gasp etmeye kalkmış, festivalin kurucusu ve daimi onursal başkanı Aziz Nesin'in adını oradan söküp, bu holdingin patronunun kızı onursal başkan ilan edilmişti. (ilgilisi için: http://arsiv.sol.org.tr/index.php?sayi=326)
Bu ilişki nasıl biçimlenmişti, onu da yazmak zorundayım izninizle...
Bir televizyoncu-gazeteci, bir yurtdışı seyahatinde, söz konusu holding patronunun kızıyla aynı uçaktaydı patron kızı bir film festivalini izlemek için filanca ülkeye gidiyordu. Televizyoncu-gazeteci, patron kızının bu seyahat sebebini öğrenince biraz da sitem dolu bir ses tonuyla "e madem sinemayı bu kadar seviyorsunuz, kendi şehrinizdeki festival onca sıkıntı çekerken neden ona sahip çıkıp, filmleri kendi ayağınıza getirivermiyorsunuz?" diye kurnazca sormuştu. Televizyoncu-gazetecinin bir taşla kaç kuş vurduğunu siz sayın artık...
İşte olanaksızlıklarla boğuşan festival, böyle gelmişti uçurumun eşiğine: beslemelik, efendisine hayran köle, zinciri uzun tutulduğu için kendini serbest sanmak, benzetmenin sonu yok...
Protestomuz sonucu üzülen ve kırılan (!) holding yetkilileri terk ettiler tabi festivali. "Sinemada kan parasına hayır!" sloganımız ciddi bir karşılık bulmuştu zira.
Ama mevzu bu değil.
Mevzu şu:
İlerici, hatta solcu bilinen televizyoncu-gazeteci ve patron kızı ilişkisini bir model gibi düşünürsek, bugünün kültür-sanat ortamının, daha da genelleştirip söyleyelim, aydın kimliğinin belini kıran, omurgasını dik tutmasını engelleyen temel etmenlerden biri, bu ilişkide saklı.
Nasreddin Hoca'nın torunları olmamızdan mıdır nedir, "Ya tutarsa"cı damar çok güçlü bu memlekette...
Sermaye düzeninin tüm kıyıcılığıyla hüküm sürdüğü bir memlekette, örgütlü mücadele ile haklarını elde etme kanallarının tamamen geçersizleştiği ve yanlışlandığı ön kabulüyle, bir umutla olmayacak duaya âmin deme alışkanlığı, artık her yana sirayet etmiş durumda.
Vapurdasınız, karşınızdaki genç, açmış Darwin ve evrim kuramı üzerine bir makale okuyor
AKM önündeki 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü eyleminde yapılan konuşmaların neredeyse tamamında medeniyetin, gelişmişliğin ölçüsünün kültür-sanat alanının gelişkinliği olduğundan dem vuruluyor
Bir kafede, artık yaşlılığın kapılarını çaldığı iki kişi, başörtüsüyle uğraşılmasına karşı olmakla birlikte, memleketin başına türban geçirilmesinin dayanılmazlığından ve mücadele etmek gerekliliğinden bahsediyor
Bir dolmuş sırasında, sağlık hizmetlerinin paralı hale getirilmesine ateş püskürüyor bir teyze...
Darwin'le haşır neşir olan gencin, CHP'ye oy vermesi pek mümkün, şu çarşaf açılımı yapan CHP'ye...
AKM önünde medeniyet ölçütlerine kafa yoran sanatseverlerin ve sanatçıların çoğunun, 2010 Avrupa Kültür Başkenti ilan edilme onuruna yakışan bir icraat sahibi aramaları da pek mümkün...
Gericiliği dert edinen amcalar, Demokrat Parti genel başkanının türkü söyleyişini keyifle izleyecekler akşam bir tv kanalında...
Parasız bir sağlık hizmetini özleyen teyze ise, kim bilir, başbakanın "işçi çıkarmayın dedik onlara, bizi dinlemeyip çıkarırlarsa, seçimden sonra görüşürüz" cümlesine tav olacak, AKP'ye basacak oyunu yine...
Aynı televizyoncu-gazetecinin, sanatseverlik adına bir burjuvadan hayır beklemesi gibi...
Ya tutarsa!
Bu arayış, bu sahte umut, tekil olguların, bir sistemik bütünlük boyunca anlamlandırılıp, birbirleriyle ilişkilendirilememesinin de bir sonucu. Olguların ve yaşamın zenginliği ve karmaşası siyasal bir akılla süzülmediğinde, kendi içinde çelişik bir yapısı da olsa, sermaye ideolojisi kendine varlık alanı bulmaya devam ediyor en çok karşılaşılan ve en çok propagandası yapılan ve en önemlisi de, gündelik çıkarlar nedeniyle hayat içinde en kolay yeniden-üretilebilen ideoloji kümesi olarak.
Tartışma eksenleri kurabilmek, gündelik pratikler boyunca siyasallaşmış bir teorik gündeme de sahip olabilmek, sermaye ideolojisinin esnek yapısının karşısına dikilebilecek, gerisine düşülemeyecek "eşik"ler tarif edebilmek, üzerine kafa yormamız gereken önemli mücadele başlıkları olarak karşımızda duruyor.
"Çalmayacaksın, yalan söylemeyeceksin, öldürmeyeceksin..." diye sıralanıp giden o büyük günahlar dizgesi bugünün sermaye düzeninin toplumsal dokusunda ne kadar anlamsızlaştıysa, bunun karşısında sosyalist ideolojinin kendisini onlar aracılığıyla da toplumsallaştırabileceği ve tekil olgular arasında belirli bir bütünlük kurabilen tariflere de o kadar ihtiyaç var.
Lafla peynir gemisi yürümüyor ve "söylem oluşturarak" devrim yapılmıyor elbette.
Ancak, benliklerdeki sermaye ideolojisi adeta makineyle, zorla yaşatıyor kendini... Makinenin fişini çekebilecek gücü bulmak için, sermayeden bağımsızlaşmış bir ideolojik gündeme ve üretkenliğe ihtiyaç var.
"Ya tutarsa"cılıktan bir şey çıkmadığı ayyuka çıktı epeydir:
Var olanı, kendini dayatanı durdurmanın, yeni bir dünyayı kurmanın vaktidir artık!
İyice manasızlaşan yerel seçimlerden bir gün önce, nereden aklıma geldiyse şimdi bu!..