Çağrı Kınıkoğlu
Somut Durumun Soyut Tahlili
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:08 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12
Bugünden baktığımızda daha rahat görebiliyoruz:
Türkiye’de 1994-1995 yılları, ideolojik anlamda bir kırılmanın yaşandığı yıllardır. Bu kırılmanın, 5 Nisan 1994 krizi ve kararları, sermaye sınıfının temsilcilerinin restorasyon çabaları, siyasal İslam’ın yükselişi, kent yoksullarının politizasyonu ile denk düştüğünü de görebiliyoruz güncel bir doğa olayından yola çıkarak benzetme yapmaya çalışırsak, bir yanardağ patlaması ile karşı karşıyayız.
O tarihlerden bu yana kültür-sanat alanına damga vuran kimi öğeleri ayrıştırmak mümkün:
1990’lı yılları yaşayanlar “türkü patlaması”nı hatırlayacaklardır. Bunun yanı sıra, “Asmalı Konak”la karakterize edilebilecek bir “doğuda geçen, modern ağalı diziler” furyası da hatırlanacaktır. Yani bir tarafta, folklorik bir yönelim var.
Bir başka tarafa, (post)modern sanatın yükselişi yazılabilir. Tiyatro, resim ve edebiyat alanında, giderek bienal kültürüne dönüşen bir seyir:
“İçinde birbirine bağlı düşünceler yerine, düşlerdeki gibi çağrışımlar olan hikayeler sadece müziğe ve kulağa hoş gelen sözcüklere dayanan, tümüyle anlamdan ve düşünce özünden yoksun, en çok iki dizesi anlaşılabilen şiirler…” (1)
Bir başka tarafa “birey”i koymalı.
Kapitalizmin bireyini insan ilişkilerinin tümüyle maddileşmesi, iş bölümü, parçalanma, katı bir uzmanlaşma, toplumsal bağların gölgelenmesi, bireyin artan bir yalnızlığa itilmesi ve yadsınması demek olan kapitalizmin bireyini…
“Gitgide artan bir işbölümü ve uzmanlaşma sonunda hayatın parçalanmasıyla bireyin yalnız ve eksik kalması… Kapitalist düzende birey (…) tek başına kalmıştı. Yabancılar arasında bir yabancı… Bu durum güçlü bir öz-duyarlığı, onurlu bir öznellikle birlikte bir şaşkınlık ve boşunalık duygusunu da getirdi. Bir yandan Nepoleon’su ‘ben’i kışkırtırken, bir yandan da kutsal putlar önünde yerlere serilen bir ‘ben’i besledi, hem dünyayı ele geçirmeye hazır bir ‘ben’, hem de yalnızlığın korkusuna yenilen bir ‘ben’ çıkardı ortaya.” (2)
Bu süreçte sanatçı, eserinin meta olma niteliğini bilen, bunun gayet bilincinde olan ve kabullenen bir ‘pragmatik’e dönüştü.
***
2000’ler, 1990’ların ikinci yarısından itibaren giderek metafiziğin, akıl dışılığın, geçmişe özlemciliğin, taşra yüceltmesinin öne çıktığı bir dönemi sunuyor. Önce edebiyatta (bugün artık kristalize örneklerini Orhan Pamuk, Elif Şafak ve benzerlerinden görüyoruz), ardından sinemada (Kaplanoğlu, Erdem, N.B. Ceylan vd.), dinselliğin ve/veya idealizmin renk çaldığı bir biçim mükemmeliyetçiliğini tespit etmek mümkün.
1990’ların ortalarından itibaren öne çıkan folklorik kültürün, bir emekçi kültürü olarak solun hanesine yazılmadığını, bugünden bakınca söylemek mümkün.
Benzer bir şekilde, “kalıpları aşma” iddiasındaki post-modern sanattan veya kendisini ezen maddi yaşama isyan edip iç dünyasına ve zevklerine çekilen bireyden de sola “ekmek çıkmadığı”nı belirlemek mümkün.
2000’lerin, özellikle son 5 yılda Türkiye’deki kültür – sanat yaşamının ve üretimlerinin asli rengi biçimde mükemmeliyetçiliğe ve içerikte metafiziğe yönelimdir.
Peki bu süreç nasıl işledi? Neden böyle oldu? Bu süreci ve manzarayı güncel pragmatizmle, faydacılık veya yaranmacılıkla açıklamanın ötesine geçmek olanağı var mı? Gericiliğin bu anlamdaki kültürel “yükselişi” (yoksa alçaltışı mı demeli?), işbirlikçiliğin toplumu karakterize edebilmesinin, nasıl sınıfsal ve maddi temelleri olabilir?
Bu yazıda ve becerebilirsem bundan sonraki iki yazıda, bu soruları ele almaya ve yanıtlamak için bir zemin örmeye çalışacağım.
Konunun meraklısı olan okuyucularımıza şimdiden birkaç kitabı hatırlatmak ve tavsiye etmek istiyorum:
İlki, Arnold Hauser’in ‘Sanatın Toplumsal Tarihi’ adlı çok önemli eseri (1984, Remzi Kitabevi). Sadece sanat tarihi açısından değil, Avrupa’yı, sermaye düzenini ve onu aşmak için bir sistem ortaya koyabilen Marx’ı ve Engels’i de daha iyi anlamak için çok zengin bir alan taraması sunan bir kitap bu.
Önereceğim diğer kitaplar ise, Anatoliy Lunaçarski’nin ‘Miras’ı (2001, İnter), Ernst Fischer’in ‘Sanatın Gerekliliği’ (1990, İmge) ve M. Löwy ve R. Sayre’nin ‘İsyan ve Melankoli’ (2007, Versus) kitapları.
Kitapları sıraladıktan sonra, şimdilik bir tez denemese de, bir ara sonucu aktarmalıyım önce: 1994-1995 kırılması ve 2000’lerin kültürel ortamını ve sanatsal alanı anlamakta “Romantizm”in çok özel bir anahtar rolü taşıdığını düşünüyorum. Marx’ın meşhur ifadesine başvurarak ekleyecek olursam, Romantizm’in ilk dönemine rahmet okutacak kadar komik bir Romantizm tezahürüyle karşı karşıyayız, buna “kötürüm Romantizm” demek mümkün.
Hauser, Romantik dönemin aydını ile ilgili şöyle bir çerçeve sunuyor: Ülke yönetiminden uzaklaştırılmış olan ve hiçbir etkiye sahip olmayan bir aydın kuşağından hareket ediyor. Ancak belirli bir kitlenin anlayabileceği bir dil ve soyut düşüncelerle ifade edilen gerçek dışı öğeler, bu sanatçıların abartılmış bireyselliklerinde ve herkesten değişik olma tutkularında kendini gösteriyor, diyor. Bu anlaşılması güç dilleri ve ‘derinlikleri’, güç ve anlaşılması zor şeylere duydukları merakın hep aynı nedene dayandığını ileri sürüyor. Siyasal ve toplumsal alanda etkili olmaları önlenen aydınların, bu yoksunluğu, entelektüel dünyayı tekellerinde tutarak, entelektüel yaşamın üstün biçimlerini tıpkı siyasal haklarda olduğu gibi, belirli bir tabakanın malı durumuna getirerek karşıladıklarını vurguluyor.
Romantizm’e rengini veren temel unsurlardan birinin “hayal kırıklığı” olduğunu biliyoruz. Dönemin aydınında, türlü umutlarla çeşitli toplumsal kesimleri kendine bağlayan ve siyasal iktidarı eline geçiren yeni sınıf olarak burjuvazinin yarattığı hayal kırıklıklarıdır kastedilen. (Beethoven’in Fransız Devrimi’nin yükselttiği bir figür olarak Napoleon’a atfettiği ve sonrasında bu atıfını üzerinden kazıdığı Eroica eserinin hikayesi bilinir, çok tipiktir…)
Lunaçarski, bahsettiğim kitabındaki Romantizm üstüne makalesinde şunları yazıyor:
“Bütün sanatlar, kimi zaman belirli bir gecikmeyle, andaki çağı ve onun karakterini yansıtırlar ve her çağ için egemen olan özellik, bu ister emen sınıf olsun, isterse de güçlü bir şekilde iktidara yaklaşan ve biçimsel olarak henüz hüküm süren düşmanını bütün konumlarda köşeye sıkıştırmış bir sınıf olsun, ona damgasını vuran sınıftır.”
“(…) Verili sınıf kendisine ne kadar çok inanırsa, realizme de o kadar çok eğilim duyar. Kendisine ne kadar az inanırsa, yaratısında da o kadar çok mistik unsur vardır. Salt biçimsel karakterde unsurlar, yani dış yetkinliğin ve yapısal teorik ve zanaatsal sorunların gerçek duyma ve düşünmeye ağır basması da keza bir çöküşün belirtisidir ve bununla boy gösteren sınıfın tam kofluğunu kanıtlarlar.”
Bu haftalık burada kesip, önümüzdeki hafta devam etmek gerekiyor… Bu arada söz konusu kitaplara göz atmaya fırsat bulabilen olursa ne ala!
(1) Novalis’ten aktaran, E. Fischer, Sanatın Gerekliliği, sf. 54.
(2) E. Fischer, a.g.e., sf. 48.