Çağrı Kınıkoğlu
Memleketi Anlatmaya Çocuklardan Başlamak
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12
Bir zamanlar "başakları küçük ve kavruk gösterdiği için" film sansürlendiğine şahit olmuştu bu topraklar. El âleme rezil mi etmek istiyorlardı bu cennet vatanı?
Yılmaz Güney de az çekmemişti bunlardan. "Batı"ya vatanı aleyhine propaganda yapmakla itham ediliyordu ha babam...
Ya şimdi?
Bir "yabancı" ile sohbet ettiğinizi varsayın... Kendi ülkenizde yabancı olduklarınız konu dışı şimdilik: Kendi ülkeniz dışında yaşayan herhangi birini kastediyorum.
Bunun başınıza gelme ihtimalinin düşük olduğu gibi bir düşünceye kapılmayın rica ederim. "Küreselleşen" bir dünyada yaşıyoruz. İlle aklınıza "zengin turist"ler ya da işadamları, şirket yöneticileri filan gelmesin: İstanbul'da vapurla karşı kıyıya geçerken eski mahallesini görmeye gelmiş bir Rum'a Trabzon'da, Rize'de çay toplama işinde bir Gürcü'ye Ankara'da mültecilik görüşmesi sırasında bekleyen bir Iraklı'ya ne bileyim, başbakanın "geri yollarız ha!" dediği Ermeni emekçilerden birine Antalya'da tercümanlık yapan bir Rus'a gündelik temizlikçilik yapan bir Moldavyalı'ya peki, o da olsun, öylesine sokakta yürürken, Japonya'dan, ABD'den, Hollanda'dan, Fransa'dan bir turiste rastlama ihtimaliniz çok yüksek.
Varsayalım ki şartlar da olgunlaştı, muhabbet edecek oldunuz.
Bu insanla sohbet etmeye, kendi memleketinizi anlatmaya nereden başlarsınız? İngilizce bilmeniz şart değil, eskiden "Tarzanca" denen dille iletişim kurabilmek çok daha kolay artık.
Başka bir coğrafyadan birine memleketi anlatma durumu benim başıma, burada değil ama Küba'da gelmişti, ondan açtım bu konuyu.
Nâzım'ın Küba Seyahati'nin çekimleri için orada bulunduğumuz sırada, bir pansiyonda kalmıştık. Bizdeki -artık ortadan kalkmış sayılabilecek- Zirai Donanım Kurumu benzeri bir kurumun pansiyonunda. Pansiyonda, standart görevliler dışında bir personel daha bulunuyordu: Bir tür bekçilik vazifesi ifa eden bir görevli. Bunlar genelde emeklilerdi ve gün aşırı, bazen üç günde bir, dönüşümlü olarak görevlerini yerine getiriyorlardı.
Bekçilik dediysem, yanlış anlaşılmasın. Hırsızlık ve benzeri vukuatı engellemek, caydırmak filan değildi işleri. Pansiyonda kalanlarla hoş beş edip, arada bir musluk akıtmaya filan başlarsa onunla ilgilenmek filan gibi görevler... Yani bir "emekli"nin üstesinden gelmekte pek zorlanmayacağı, ufak tefek ama anlamlı işler. (Yeri gelmişken şunu söylemeliyim: Küba'da her yaş grubundan insan, bir şekilde toplumsal yaşama dahil olup, sağlığı, gücü yettiği oranda katkısını koymaya devam ediyor. Bizdeki gibi belirli bir yaşa kadar posası çıkarılıp sonra evinin bir köşesinde yalnız başına ölmeyi beklemiyor. Sosyal hizmet görevlilerinin gözetiminde spor yapmaktan, gezmekten tutun da, bahsettiğim türlü işlere katkı koymaya kadar, yaşlıların da toplumsal yaşamın içine katılabilmesi için uygun bir zemin var Küba'da.)
Neyse, konuya döneyim.
Bu görevlilerden biri ile sohbet ediyorduk bir çekim sonrası gecesinde... Kendisi emekli ziraat mühendisi idi. SSCB'de eğitimini ilerletmiş, Romanya, Bulgaristan, Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Demokratik Almanya, aklınıza hangi sosyalist ülke geliyorsa, orada çeşitli çalışmalarda bulunmuş, yani hayat ve dünya görgüsü gelişkin bir kişiydi. Bana Türkiye'yi sordu o sohbette...
Yıl 2006. ABD'nin Irak işgaline girişmesinin üzerinden 3 yıl geçmiş, İsrail - Lübnan gerilimi var, İsrail - Filistin gerilimi var, bölge kaynıyor AKP hükümete gelmiş yüksek bir oy oranıyla, TSK ne yapacak filan gibi bir manzarada, ben kendimce önemli bulduğum başlıklardan anlatmaya başlamıştım.
Beni biraz dinledikten sonra, "ben bunları sormadım ki" dedi, ismini bir kenara not etmeyi atladığım emekli ziraat mühendisi yoldaşım. "Neyi sordun peki?" diye sordum ben de...
"Bana şunu söyle" dedi, "Türkiye'de çocuklar ne yapıyor?"
Ben, tabii afalladım. İnsana ülkesi sorulunca, anlatmaya çocukların halinden mi başlar?
O an hızla memleketteki çocuklar geçmişti gözümün önünden.
Gözleri doldu ben anlattıkça... "Ne yazık..." dedi sonra. "Oysa Küba'da çocukların iki görevi vardır: Biri oyun oynamak, diğeri derslerine çalışmak."
***
Günlerdir düşünüyorum, önce Mardin'de daha kundaktaki bebeleri bile öldürebilen insanları yetiştiren bir toplumsal yapıyı sonra Adana'da kendi ailesini, küçük kardeşlerini ortadan kaldıran bir cinayet zincirini saatlere yayarak uygulayan o insanı sonra kafası kesilerek çöp konteynırına atılan Münevver Karabulut'u sonra bir gerici teşkilatın ağına yakalanmış, sınava sokmayacak diye kendi annesini öldüren yine Adana'daki o 12 yaşındaki kızcağızı sonra Afyon, Dinar'da, dayıoğulları tarafından kaçırılan, evlen dedikleri insanla evlenmeyi reddettiği için önce bacakları ve kolları kırılan, sonra evlenmesi istenen insanın tecavüze yeltendiği, sonra dövülerek öldürülen o kızcağızı... (Mardin'den sonra "bana Türkler adam öldürüyor dedirtemezsiniz" babında yazılar kaleme alıp Kürt düşmanlığı yapan o Genel Yayın Yönetmeni, Dinar'daki bu hunhar cinayeti neresine ne yapacağını kendi düşünsün artık...)
Çocuklar, öldürülüyor, ölüyor. Güpegündüz, gece yarısı, öğleden sonra, sabah, akşam, ikindi vakti, çocuklar öldürülüyor, ölüyor...
Çocuklar öldürüyor, bu da başladı...
Almanya'da, ABD'de, daha bir sürü ülkede, sınıf arkadaşlarını, öğretmenlerini, ağır silahlarla öldürüyor çocuklar... Brezilya'da sokak çocukları avlıyordu bir ara zenginler, ciplerine atlayıp, safariye çıkar gibi...
İki ödev: Oyun oynamak ve derslerine çalışmak, öyle mi?
Küba geri, yoksul, demokrasi yoksunu Türkiye, Almanya, ABD... ileri, öyle mi?
Adada en son cinayetin ne zaman işlendiğini hatırlayamayan Kübalılar geri seri katillerine övgüler düzüp adlarına kitaplar çıkaran, dakikada bilmem kaç cinayetin işlendiği memleketler ileri! Ne güzel!
O Özel Dönem'de "büyükler" açlık tehlikesiyle karşı karşıyayken, çocuklarına her sabah süt içiren Küba geri yetkililerle "dostluk" maçı yaparken Kürtçe pas istediği duyulunca dayak atılan çocukların, gösterilere katıldı diye, baklava çaldı diye çocuklarına yıllarca hapis cezası veren bu memleketi ileri, öyle mi?
***
Memleketi anlatmaya çocuklardan başlamak lazım. Kübalı yoldaşımdan bunu öğrendim.
Adını unuttum, bunu unutmayacağım.
Adları gizlenen, S.K. (14), M.B. (12) filan gibi anılan çocukların adı için...
Dipçikle kafatası kırılan çocuğun hakkı için...
Ailesi fındığa çalışmaya giderken kene ısırığıyla hayatını kaybeden çocuğun yaşama hakkı için...
Anasına mukavva kutuda 'öldü' diye verilen, ölmediği anlaşılınca hastaneye yetiştirilmeye çalışılıp kurtarılamayan bebeğin hakkı için...
Yırtık lastik botla 23 Nisan törenine katılan o kızcağızın gözyaşlarının hakkı için...
Kış vakti ayazda devlet erkânını incecik okul önlükleriyle karşılamaya çıkarılıp saatlerce "haz'rol!"da bekletilen çocukların moraran parmaklarının hakkı için...
Memleketi anlamaya çocuklardan başlayalım. Başkasına anlatmayı boş verin...
Öyle, sadece 'aile içi şiddeti' engellemek, kızları da okutabilmek, sokak çocuklarına bina kazandırmak için filan da değil:
Düpedüz sosyalizm için!