Çağrı Kınıkoğlu
Açılımı “Yol”dan çıkarmak (I)
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:59 Güncelleme Tarihi: 29.09.2025 , 22:12
Yılmaz Güney 9 Eylül 1984’te geçirdiği ağır bir hastalık sonucu aramızdan ayrılmıştı.
Yirmi beş yıl oldu.
Çeyrek yüzyıl sonra, Güney’in mirasını bir kez daha gündeme getirmek pek çok açıdan önemli ve verimli. Sinema açısından, sanatlar açısından, aydın kimliği açısından, aydın sorumluluğu açısından…
“Açılım” açısından da!
Çeyrek yüzyıl sonra ve “açılım” tartışmaları çerçevesinde, sinema tarihinde eşine rastlanmayan şekilde cezaevinden film yönetebilmiş Güney’in “Yol”una (Yön: Şerif Gören) yeniden bakmanın önemli olduğunu düşünüyorum.
Ama “Yol”a ve açılıma gelmeden, önce zorunlu bir tarihsel hatırlatma…
***
Dostoyevski’nin idama mahkûm edildiği ve son anda idamdan kurtulduğuna dair hikâyeyi pek çok okurumuz biliyordur. Bir yoruma göre Çar merhamete gelmiş ve mahkûmları affetmişti. Bir diğer yoruma göre ise Çar’ın niyeti zaten idam değildi, dehşet salmak için bu ‘gösteri’yi tezgâhlamıştı… Önce ipe götürmüş, sonra ipten almıştı!
Çar ile işimiz yok. Dostoyevski’ye gelince, tezgâh ya da gerçek, idama mahkûm edilmesinin temel gerekçesi dönemin nihilist militanlarından Neçayev çevresine dâhil olması idi ve delil olarak bir mektup gösteriliyordu: Belinski’nin “Gogol’e Mektup”u… Bu “çevre” kendi ideolojik konumlanışlarını ifade ettiği gerekçesiyle bu mektuba belirli bir değer atfediyordu ve gizli toplantılarında temel ideolojik argümanlarını bu mektubu okuyarak ve tartışarak sergiliyorlardı.
Mektubun içeriğine gelince:
Rusya aydınlanmasının en önemli isimlerinden biri olan Gogol’ün, yaşamının sonlarına doğru tövbe ederek kiliseyi, Çar’ı ve iktidarını aklamaya soyunması, ilerici Rus aydınları arasında büyük bir infial yaratmış ve dönemin önemli eleştirmenlerinden Visaryon Grigoryeviç Belinski’nin kaleme aldığı Gogol’e Mektup, bu infialin simgesi olmuştu Rus ilericiliğinin öfkesi ve amansız eleştirisinin, entelektüel şiddetinin de…
Okuyanlar bilir, okumayanlar ise ne yapıp edip mutlaka okumalıdır mektupta pek çok çarpıcı bölüm vardır. Benim aklımda kalan en önemli pasajlardan biri, kiliseyi ve Çarlığı aklayacağım diye, Gogol’ün kendi eserlerini, tüm o Taras Bulba, Müfettiş, Ölü Canlar, Bir Delinin Hatıra Defteri gibi yapıtlarını, yani kendini de inkâr etmesi üzerine Belinski’nin yazdıkları ve o pasajdaki bir cümleydi:
“(…) hem başkaları, hem de kendiniz için alabildiğine bayağı ifadeler kullanıyorsunuz. Başkaları için böyle yapmanız yalnızca bir kabalık olarak nitelendirilebilir, ama aynı şeyi kendinize de yapmanızı iğrendirici bulmamak mümkün mü? Çünkü yakınının yüzüne tokat atan bir insanın bu davranışı öfke uyandırır, ama eğer bir insan kendi kendini tokatlıyorsa, bu davranış tiksintiden başka bir şey uyandırmaz.” (*)
Sanat tarihinin en önemli polemiklerinden biri olan Gogol’e Mektup’ta biraz sonra da şunu söylüyordu Belinski: “Kendini bütünüyle yalan yazmaya veren insanı, aklı ve yeteneğinin terk etmesi ne yüce bir gerçek! Kitabınızın üzerinde adınız olmasa ve içinden bir yazar olarak kendinizden söz ettiğiniz bölümler çıkarılsa, bu pasaklı sözcük ve tümceler yığınının, bu kibir dolu hengâmenin, “Müfettiş” ve “Ölü Canlar” yazarının kaleminden çıktığını herhalde kimseler düşünemezdi.”
Kendince yüce ve saf duygularla Ortodoks kilisesini meşrulaştırma arayışındaki Gogol’e “Kilise” diyordu Belinski, “hiyerarşiyi getirmiş, eşitsizliğin savunucusu, egemenliği elinde tutanların dalkavuğu, insanlar arasında kardeşliğin soluk aldırmaz düşmanı olmuştur ve olmaya da devam etmektedir.”
Tövbekar Gogol için ise şunları yazıyordu: “Derin bir gerçekçilik ve olağanüstü bir sanatsallıkla Rusya’nın bilinçlenmesine müthiş bir şekilde katkısı olmuş, Rusya’ya kendini adeta aynada görme imkanını sağlamış yüce yazarımız ne yapıyor? Barbar pomeşçike (toprak ağasına), pis suratlı (!) köylülerin iliklerini ve kanlarını daha çok sömürmesini İsa ve kilise adına öğütleyen bir kitap yazıyor!.. Sonra da benden böyle bir şeye öfkelenmememi bekliyor. Canıma kastetmiş olsaydınız bile size duyacağım kin ve öfke, bu utanç verici kitabınızdan dolayı duyduğum öfkeden daha büyük olamazdı…”
***
Yazıyı alıntıya boğduğum için özür dilerim.
Ancak “açılım” açılımlarını okuyup işittikçe Belinski’yi ve Mektup’unu anmadan geçirdiğim bir gün olmadı gibi. Belinski ile (pozisyonumuz olmasa da) duygularımız ortak: “Hakikat duygusunun ve insanlık onurunun aşağılanmasına katlanmak elden gelmiyor. Din perdesi ve kamçı savunması altında yalanı ve ahlaksızlığı hakikat ve erdemmiş gibi yayanlara karşı susmak elden gelmiyor.”
Şunu düşünmeden edemiyorum:
Barış, akan kanın durması, artık anaların ağlamaması, hepsi tamam. Aksini isteyen alçaktır.
İyi de, iktidarını ve egemenliğini mülksüzleştirdiği milyarların emek sömürüsüne yaslayan, savaşsız yapamayan, yağma ve talanı sermaye birikiminin temel koşulları haline getirmiş, emekçi halkın örgütlü birliğini yaralamak ve olanaksızlaştırmak için her türlü alçaklığa imza atan, halklar arasına düşmanlık tohumları eken, kardeşi kardeşe kırdıran bir iktisadi-siyasal-toplumsal sistemin barış getirmesi, akan kanı durdurması, anaların gözyaşını silmesi nasıl mümkün olabilir ki? Hiç mümkün oldu mu?
Bunları sorduğumuz zaman, savaş, kan, gözyaşı mı istemiş oluyoruz?
Yoksa bunu sormayanlar, “yalanı ve ahlaksızlığı hakikat ve erdemmiş gibi yayanlara” alet mi oluyor?
Nasıl mı?
Mesela, şu günlerde NATO Genel Sekreteri Türkiye’yi ziyaret ediyor.
Önce AKP’nin iftar yemeğine katılıyor genel sekreter… AKP Genel Başkanı ve Başbakan ve açılımın önderi Tayip Erdoğan, yaptığı konuşmada Türkiye’nin NATO'nun 57 yıllık üyesi olmaktan duyduğu gururu ve şerefi aktarıyor, 60 yaşındaki NATO'nun ne kadar önemli ve değerli bir teşkilat olduğunu anlatıyor, bu coğrafyada daha nice kritik görevlerin kendilerini beklediğini dillendiriyor.
NATO’nun şeceresini dökmeye gerek var mı? NATO’nun ne menem bir örgüt olduğunu anlatmaya gerek var mı? Bu zulüm örgütü ile bu denli sıkı fıkı olanların barışa ve kardeşliğe yol vereceğine gerçekten inanılıyor olabilir mi? Bu görüşmelerde dillendirilen Afganistan ve daha nice görevlerde buluşma ve işbirliğini arttırma hedefleri, açılımla ilgisiz midir?
***
“Yol” bunun için önemli.
Doğru soru sorma ve doğru yanıt arama yönteminin estetik bir ifadesi olduğu için…
Estetiğin hakikat duygusu ve insan onuruna ne kadar yakıştığını gösterdiği için…
Daha fazla uzatmamak için, “Yol”dan çıkan açılım üzerine düşünmeye önümüzdeki hafta devam etmek durumundayım.
“Yol”ların birleşmesi dileğiyle…
------------------------------------------------
(*) Edebiyat, Sanat, Kültür, Tarih, Felsefe Üzerine YAZILAR, V.G.Belinski, Yön Yayıncılık (Tarih belirtilmemiş).