Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Aydemir Güler

Aydemir Güler

Ulus-devlet'in başına gelen

Neoliberal döneme özgü yeni uluslararası düzen eğilimi, üniter ve merkeziyetçi devletin yerini çok daha gevşek yapıların almasıdır.

Yayın Tarihi: 29.08.2025 , 23:27 Güncelleme Tarihi: 30.08.2025 , 00:01

Emperyalizm, bir dönem modern ulus-devlete savaş ilan etti: Zamanı dolmuştu, demokrasinin engeli, bölgesel gerilimlerin kaynağıydı; sınırlar uygarlaşmanın önüne konmuş barikatlardı... Neo-liberalizm bu kampanyanın ideolojik cephaneliğini üretti. İdeolojik kampanya son derece önemliydi, çünkü ortalık toza dumana boğulmasa, yalın bir gerçeği algılamak zor olmayabilirdi. 

Emperyalist merkezler, sömürgeci atalarının “uygarlaştırma misyonu” adını verdikleri tarihsel ahlaksızlığı güncelliyorlardı! İşin aslını, yüzeydeki çelişkiler ele verir. Emperyalistler, sistemin merkez üssü olarak işlev gören kendi has devletlerini dışta tutarak savaş ilan ediyorlardı, ulus-devlete! Çelişkiyi örtmek için çok laf üretildi. Ve tabii çok da savaş kışkırtıldı.

Emperyalist devletlerden kimileri bu kampanyadan diğerleri kadar haz etmemiş olabilir. Ama gücünüz varsa çelişen şeyler söyleyip yapmaktan da çekinmezsiniz. Daha doğrusu utanmazsınız! Tutarlılık adına Belçika’nın, İtalya’nın bölünmesine cevaz verecek değildi ya, dünyanın efendileri… Vermediler, ama modernleşmenin, aydınlanmanın kazanımlarını istisnasız her yerde, kendi içlerinde ve dışlarında topa tuttular. Örnek olsun, laiklik, yurttaşların eşitliği tüm dünyada tehdit altındadır. Dert ettikleri zaten şu veya bu devlet değildi; gericiliğin tam egemenliğine giden en kısa yol, eski dünyayı dümdüz etmekti.

“Zamanı doldu” denilenlerinse bazı özellikleri vardı. Bir kere, 20.yüzyılda sosyalizm günahına bulaşmak başlı başına cezalandırılması gereken bir suçtu. Bunun için etnik veya ulusal toplulukların ayrışmasına, milliyetçiliklerin kışkırtılmasına inanılmaz kaynaklar aktarıldı. Sosyalizm deneyimleri ne milliyetçiliği aşmaya zaman bulabilmişlerdi, ne de her örnekte sağlıklı politikalar uygulanmıştı. Ama 1990’lara gelene kadar Balkan, Kafkas veya Orta Asya halklarının her birinin “kendine ait bir devlet” arayışında olduğunu kimse zannetmemelidir. Neyse; sonuç olarak, eski sosyalist birlikler zamanlarını doldururken, her nedense yine birer modern ulus-devlet olma iddiasıyla varlıklarını gerekçelendiren yeni yapıların doğuşu alkışlanıyordu. Çünkü yenilerin sınırları emperyalistlerin ne sermayesine ne askerine engel oluşturuyordu! Reel sosyalizmi geçelim… 

Modern ulus-devlet, Batıda burjuvazinin ekonomik egemenlik alanının, ulusal pazarının sınır taşlarını dikmişti. Arkasına bu sınıfın zenginliğini alarak. Bu, emperyalist-kapitalist sistem için başlı başına meşruiyet kaynağıydı. Onlara dokunmanın alemi yoktu. Ama bir de, sömürgeciliğin dağılması sürecine doğan veya emperyalizmle mücadele ederek sahneye çıkanlar vardı. Batıdan bakıldığında sadece bunlar mahkûm ediliyordu… Böyle bir mahkûmiyet kararındaki temel mantık emperyalist egemenlikten başka ne olabilirdi ki!

Ancak bu arada sanılmasın ki, ulus-devlet kategorisi sadece dış yani emperyalist faktör tarafından yıpratıldı. Öyle olsaydı, belki direnç de daha kolay kendini gösterir, yabancı müdahalesine karşı ulusal bir karşı çıkış mümkün ve yeterli olurdu. Oysa sorunun başka ve temel bir boyutu vardır ve bu boyut tamamen sınıfsaldır.

Reel sosyalizm deneyleri hariç, modern ulus-devlet kavramı, birçok örnekte bir devrime veya bir modernleşme, aydınlanma hamlesine öncülük etmiş olan ulusal burjuvaziyle bitişiktir. Lakin sermayenin çıkarları açısından ulus-devletin ilkesel bir değeri olamaz. Dahası, sermayenin modernleşme ve aydınlanmayla arasındaki bağ bayağı kısa sürede çürümüştür. 

Ne kast ediyorum? Yurttaşların bir bölümünün sömürülmeyi hak etmesi gerekir. Herkesin eşit doğduğu tezi yalanıp yutulmuştur. Geniş halk kitlelerini heyecanlandıran kamusal haklar, toplumsal hizmetler, burjuvazinin durduğu yerden bakıldığında sömürünün sınırlandırılmasından başka bir şey değildir. 

Dahası, ulusun “yurttaşların eşitliği” kavrayışından uzaklaştırılması, ayrıcalıklı ve hor görülen kimliklerin şekillenmesi, bunlar arasında uçurumların ortaya çıkması da sınıfsaldır. Sermaye, kimilerinin zenginliğini gasp etmeyi diğerleri nezdinde meşrulaştırmanın, emekçileri birbirine düşürmenin yollarını buralardan türetir. 

Bütün bunların ulus-devlet kavramıyla bağlantısı açık olmalı. Toplumu bir arada tutmak için bir çıkar ortaklığı, ortak gelecek kurgusu, ülkü ortaklığı gerekir. Sermaye egemenliği, kapitalist ulus-devleti oluşturan toplumun ortak paydasını kemirir durur. Ulus-devleti, sadeleştirirsek, burjuvazi kurmuştur. Aynı burjuvazi temel güdüsü daha yüksek kâr oranı, daha fazla sömürü olduğu için kurduğu birliği kendi elleriyle yıkar. Yıkarken de yerine göre aristokrasiyi veya toprak ağalarını, kiliseyi veya tarikatları çağırmaktan, eski düşmanlardan dost edinmekten geri durmaz. 

20.yüzyılın sonlarında ulusların, ulus-devlet yapılarının, modern ulusçu ideolojinin gerilemesi Washington’da, Londra’da, Brüksel’de falan çizilen bir komploya indirgenemez. Kapitalizm bir dönem sahip çıktığı ulus-devlet temelli dünya yapılanmasını çürütmüştür. Bugün ABD, Britanya, Fransa toplumlarını bir arada tutan bağlar da zayıflamıştır. 

Bu zayıflamaya, bir büyük birlik içinde eridiği veya kültürel bir renge dönüştüğü varsayılan etnisitelerin veya ulusların geri dönüşü veya yeniden doğuşu eşlik etmeyecekti de, ne olacaktı? 

Neoliberal döneme özgü yeni uluslararası düzen eğilimi, üniter ve merkeziyetçi devletin yerini çok daha gevşek yapıların almasıdır. Federatif, ademi merkeziyetçi, yerelci… Bu, hem emperyalizmin hegemonyasını derinleştirme stratejisine uygundur, yani öznel bir politikadır; hem de kapitalizmin toplumları bir arada tutma yeteneğini yitirmesine denk düşmektedir, yani nesnel bir gerçekliktir. 

Ulus-devletin başına bütün bunlar gelmiştir. Bizi, en fazla kendi ülkemiz ilgilendiriyor. Türkiye de çözülüyor... Tarihsel geçmişi, dünya üzerindeki konumu, kaynaklarının sınırlılığı, sorunları ile birlikte düşünüldüğünde, gevşek bir yapının, yok oluşa giden bir istasyon demek olduğu açıktır.  

Peki, ne yapmalı? Birincisi, bu çözülmenin arkasında emperyalizm var ve dolayısıyla anti-emperyalist duruş ilkeseldir. 

İkincisi, bu çözülmeyi kimlikler üstünden çözümlemek olanaksız. Kamu ekonomisinin tasfiyesiyle, emekçilerin köleleştirilmesiyle, “paran kadar” lafının sağlığın, eğitimin, nefes alıp vermenin mottosu olmasıyla toplumun çözülme süreci bire bir bağlantılıdır.  

Üçüncüsü, ortaya çıkan boşluğu dinci, etnik milliyetçi akımlar doldurmuştur. Laikliğin tasfiyesi bunun zorunlu parçasıdır. 

Türkiye ortak çıkarlara sahip olmanın heyecanını, gelecek kurgusunu, ülküsünü çoktandır yitirdi. Giderilmesi gereken budur. Düzeltme işlemi için geçmişteki tüm değerlere yaslanmak zorunludur, ama geçmişe dönmek de olanaksızdır. Köprülerin altından kapitalizm aktı! Beraberinde taşıdığı pisliklerin yarattığı kokuşmayı yaşıyoruz! 

Hal böyleyse ve bir avuç neoliberal veya İslamcı meczup dışında kimse “varsın bölünsün bu ülke” demiyor, diyemiyorsa, bizi emperyalizme karşı birleştirecek seçeneği konuşmak gerekir. Emekçilerin eşit, sömürüsüz bir düzen için, planlı bir ekonomi için mücadelede kol kola girmesinden başka bir birlik yolu, daha güçlü bir birleştirici ülkü var mıdır? Çözülüş sosyalizmden başka bir yoldan durdurulabilir mi?

Aydemir Güler 'ın Son Yazıları