Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Aydemir Güler

Aydemir Güler

Üçlü ittifak mı?

Baksanıza, süreci Türk ve Kürt gençlerinin birbirlerine kurşun sıkmaması yerine, başka düşmanlara karşı birlikte silah kuşanmak olarak betimleyenler var. Buradan bir toplumsal dinamizm çıkması mümkün mü?

Yayın Tarihi: 18.07.2025 , 20:26 Güncelleme Tarihi: 19.07.2025 , 00:00

Bahçeli-Öcalan süreciyle birlikte iktidar “liberal-dinci ittifakı modeline” geri dönmüş oldu. Üstelik ilk dönemde muhalefet rolünü üstlenen Türk milliyetçiliği şimdi oyun kurucu!

Erdoğan’ın sözleri neredeyse Cumhur İttifakına DEM Parti’nin dâhil edildiğine çıksa da, yakınlaşmanın “belirli bir konuyla” sınırlı olduğu yolunda kayıt ve itirazlar gecikmedi. Sadece DEM tarafından da değil üstelik… Ancak konumuz ne silah bırakmaya, ne Kürt reformu diyebileceğimiz birkaç düzenlemeye indirgenemeyecek kadar boyutlu olduğu için bu itirazlar zayıf kalıyor.

Cumhurbaşkanı aslında o vurgusuyla iktidarın gücünü artırdığına dair dayanak sunmak, kamuoyunu etkilemek istemişti. Asıl düzeltilmesi gereken de budur. 2002’den bu yana değişen ittifak yapıları arasında, belki en zayıfı bugünküdür. 

AKP’nin birinci dönemi, 3 Kasım 2002 – 12 Eylül 2010, yani ilk kazandığı parlamento seçiminden kritik anayasa referandumuna kadar diyelim, bir çıkartma harekâtına benziyordu. Emperyalizmin ve sermayenin çok iyi tasarlanmış desteğiyle yürütülen profesyonel bir operasyonla 1923 Cumhuriyeti’nin direnci kırıldı. Sanılandan daha güçlüydüler.

Sonra yeni rejim inşasına geçildi. Bu deneme, üst üste çakışan bir dizi nedenle duvara çarptı. Nedenleri bir yana, Erdoğan-Gülen-Öcalan üstünden bir yeni yapının inşası gerçekten denenmişti. Çok ciddi bir yol aldıkları, kendi tabirleriyle “eski Türkiye’ye” son verdikleri, Cumhuriyet’i pratikte tasfiye ettikleri kabul edilmelidir. 

Sonra, Erdoğan-Bahçeli ikilisinin iktidarı tutmakla birlikte kriz altyapısının çamura dönüşmesini, kırılganlığın artmasını önleyemedikleri döneme geçildi. Yine de baskıcı ve keyfi bir çizgiyi sürdürmekte zorluk çekmediler.  

Ancak 2024 yaz sonu itibariyle yetersizlik kabul edilmiş oldu ve tam kapatılmamış kapılardan Kürt hareketi ve liberalizm geri çağrıldı. Aradan geçen aylardan sonra, hem bölgeye hem ülkenin içine bakıldığında iktidarın yalnızca görünüşte tahkim edilebildiğini saptayabiliriz. 

Müttefiklerin her birinin samimiyetini sorgulamak mümkünse de, işin kritik tarafı bu değil. Son zamanlarda birbirlerini takdir etmekte yarışırken hayli abartmış oldukları beceri düzeyini de tartışmayacağım. Bugün kurulan siyasi denklemin zayıflığının kaynağı nesneldir ve aşılmaz zorluklar söz konusudur. 

Bölgenin güncel sorunu Batı emperyalizminin, 20.yüzyıl bakiyesi devletler yapılanmasını sırtından atmak istemesinde düğümleniyor. Lübnan diye bir ülkenin varlığı artık meçhul. Irak’ın Baaslı yılları yani modern ulus-devlet denemesini, bir kere de İran-Şii dengeleri üstünden uzattığı süre doldu. Suriye’nin Alevi - Sünni – Kürt (+ Dürzi) bölünmesini yansıtan haritası çizildi bile. Bir başkent olarak Şam artık varlığını İsrail’in icazetine borçlu. Emperyalizm bölgede, sınırlarının ufkundan Türkiye ile İran’ın görülebildiği bir İsrail yarattı… Bu tablonun Ankara’nın tercihi olamayacağı açık da, Türkiye gidişe fren bile yapamadı. 

Bizim yeni üçlünün bu tabloya verebileceği bir yanıt olamaz. Nesnel olarak mümkün değil. 

İçeride yapılması beklenen, çatışmanın veya terörün bitmesi, belki bir de Kürt reformuyla sınırlı tutulabilecek olsaydı, belki… Silahların susmasını herkes destekler, Kürtlerin yurttaşlık hakları üstünde de bir uzlaşmaya varılabilirdi. Ama iktidar ezberine sadık kalarak “yeni rejim – yeni Anayasa” kartını önü sürmüş bulunuyor. Geri çekilmesi imkânsız olan bu kartın üstüne krizi yönetme adına bir iki satır eklemek dahi zor. Bir an için “pazarlık yapmıyoruz” lafının doğru olduğunu kabul edelim. Yine de akış Türkiye’nin dokusunun seyrelmesine doğrudur. Yeni Anayasa gibi köklü formül arayışları bu seyrelmeyi çatışmalarla donatma riskini getiriyor. Düşünün, liberal ve Kürtçü unsurlar Atatürk milliyetçiliğini çıkartmayı tartışmayacaksa, bir tür federalizmi çağrıştırmaktan geri duracaklarsa, cihatçı-tarikatçı kesimler laikliği silmeyi gündeme getirmeyeceklerse, bu nasıl Anayasa tartışması olur ki? Üç lider de, ilginç bir kibirle, kendi cenahlarını zapturapt altına alacağını sanıyor olabilirler tabii… Yanılırlar…

Öcalan, Kürt siyasetinde İsrailci ve İrancı unsurlara işaret ederken kendisini Türkiyeci olarak nitelemiş olmaktadır. Ama Kürt dinamiğinin bölgesel ağırlık merkezini, Suriye’den Türkiye’ye çekmek ne mümkündür ne de istenebilir. Eski haritaya alabildiğine hoyrat davranan emperyalizmin sakınacağı ilk şey, dört ülkeye yayılan Kürt faktörü. 

Erdoğan’ın konuşmasından sonra çizilen bir karikatürü gördünüz mü? “Bir Türk, bir Kürt ve bir Arap İskender yemeye kebapçıya gitmişler.” Bir tanesi -bence Türk olan- “çok pahalı” demiş ve kafadarlar “evlerine dönmüşler…” Siyasette durum hiç bu kadar çaresiz olmaz, ama memleketin karnı aç, çocuğu geleceksiz büyük çoğunluğunun fetihçilik oynamaya heves göstermeyeceği şimdiden anlaşılmış olmalı. 

Barış konusu da hayli netameli. Baksanıza, süreci Türk ve Kürt gençlerinin birbirlerine kurşun sıkmaması yerine, başka düşmanlara karşı birlikte silah kuşanmak olarak betimleyenler var. Buradan bir toplumsal dinamizm çıkması mümkün mü?

Son olarak, iktidarın, başka gerekçelerin yanı sıra, sürece muhalefetsiz girmeyi de amaçlayarak kalkıştığı “CHP’yi tasfiye operasyonu” uzamış ve tamamlanamamıştır. Terör bağlantısının iddianamelerden düştüğü yerde, geriye kamuoyunun oldum olası bağışıklık geliştirdiği yolsuzluk dedikoduları kalır. Bu da, Erdoğan için basbayağı yenilgi sayılır. 

Özetle içinde bulunduğumuz ara dönem, en son girilecek yönelim, gerici iktidar güçleniyor diye umutsuzluğa kapılmaktır. Umut ise kuşkusuz hazır beklemiyor, örgütlenmeyi bekliyor. 

Aydemir Güler 'ın Son Yazıları