Aydemir Güler
Sarılan boksör
Yayın Tarihi: 27.06.2025 , 23:04 Güncelleme Tarihi: 28.06.2025 , 00:01
Türkiye’nin, hatta daha öncesine gidersek son dönem Osmanlı’nın, büyük güçlerle yaşadığı gerilimli ilişkide izlediği esas taktik, boksu hatırlatır. Yumruk yeme olasılığını gören rakibine sarılır!
Sarılmak başka zaman bir dostluk belirtisi sayılsa da, boksta kavganın, korkunun, güvenliğin parçasıdır.
Osmanlı kendini, kapitalizm sayesinde tarih serüveninde ileriye dev adımlarla sıçrayan modern dünya güçlerinin ortasında buluvermişti. Rakipleri, Balkanlardan Ortadoğu’nun derinliklerine uzanan yüzlerce yıllık bir devleti, imparatorluklar liginden ihraç etmeye, mümkünse sömürgeleştirmeye karar vermişlerdi. İstanbul, dayak yemekten kurtuluşu, rakiplerine sarılmakta aradı.
O pek sevimsiz boks sporunun doğuşu bu süreçle üç aşağı beş yukarı çakışsa da, bizimki bir benzetmeden, çağrışımdan ibaret. Yani topraklarımızda yüzlerce yıl hüküm sürmüş bir önceki devletin yöneticilerinin adı geçen spordan esinlendiklerine ilişkin bir kanıt yok. Ama acı olan, bu ilişkide dostlukla korkunun iç içe girmesi.
Sarılmak yoluyla rakibini oynatmamanın yaptırımı var; iş diskalifiye olmaya bile varabilir. Uluslararası ilişkilerdeyse, sonuç olsa olsa kaçınılmaz kaderi ertelemektir.
Osmanlı’nın göstere göstere yaklaşan çözülüşüne, alay edercesine “Doğu sorunu” adını takıp, merkezinde Boğazların durduğu, Kafkasya’dan güney denizlerine uzanan geniş coğrafyaya ağızları sulanarak bakan, aynı anda hem dost hem düşman olabilen Batı karşısında kimi kırılma noktaları yaşanmıştır. Bir tanesi Düyun-u Umumiye ile ekonominin teslimidir. Yıllar sonra dayatılan Sevr anlaşması ikincisi sayılabilir.
1908 Meşrutiyeti devletin ve toplumun çöküş kaderinin nasıl değiştirilebileceğini gösterir: Devrimle! Sevr’den sonra aynı çözüme tekrar başvuruldu… Ama biri Osmanlı’yı kurtarmak isteyen, diğeri yeni bir Cumhuriyete imza atan devrimlerden sonra, dönüp dolaşıp aynı noktaya geldik. Türkiye’nin en köklü geleneklerinden biri, stratejik zenginliklerine göz dikenlerle dostça sarmaş dolaş olunabileceği yanılsamasıdır. Bu, aynı zamanda, belki daha doğru bir ifadeyle, ülkenin güvenliğe kavuşturulması için düşmanla çok ama çok yakın, iç içe konumlanma stratejisidir.
Bu tuhaflık ne diyalektik diye yutturulmaya kalkışılmalı, ne de coğrafyanın kaçınılmaz kaderi diye estetize edilmelidir. Daha yakışan tabir, olmayacak duaya âmin demek olabilir! Bu olmaz…
Türkiye emperyalist-kapitalist sistemin parçası olarak düşmanlığı bertaraf etme yolunda ilk yapısal tıkanmayı 1950’lerin sonlarında yaşadı. Bu yol, yıkıcı bir krize çıkıyordu yalnızca.
Batı emperyalizminin ileri karakolu olunca güvenlik sağlanacaktı güya. NATO’ya üye olalı beri, Kore Savaşında çocuklarımızın yangına atılmasının ötesinde, mayınların üzerinde oturuyoruz. Sözcüğün gerçek anlamıyla. Ülkemizdeki nükleer mayın dökümünü bile bilmiyoruz. 1960’larda Sovyetler’i tehdit etmek üzere yerleştirilen füzeleri, İncirlik’ten kalkıp bu ülkenin semalarına çıkan Amerikan casus uçaklarının nasıl bir cehennem kapısını araladığını ise çoktan unutmuş bulunuyoruz. Ama böyle bir tarih var ve dolayısıyla İsrail’in son saldırılarında Kürecik’teki radar üssünün bir fonksiyon üstlenip üstlenmediği hiç de fantastik bir soru değil!
Geçmişin yukarıda temas edilen örnekleri, bugün siyasi iktidarın “çok yönlü, milli, yerli” gibi sıfatlarla pazarladığı dış politika pratiğinin yarattığı risklerin yanında, solda sıfırdır. Nedeni de artık Türkiye sermayesi ülke sınırlarının ötesine taşmadan edemeyecek kadar palazlanmış olmasıdır.
“Yurtta ve dünyada barış”, kapitalist Türkiye’nin daha İkinci Dünya Savaşında, Soğuk Savaş’ta çoktan terk ettiği bir limandı. AKP dönemi bu yolculuğun son evresi, “cihat” çağıdır. Sermayenin cihadıdır bu. Bu evrede Türkiye o kadar açıldı ki, dağılma halini toparlamak imkânsız hale geldi.
O kadar açıldılar ki, Türkiye ile İsrail’i artık sadece bir cephenin ayırdığı doğrudur. Kim kime sarılacak da güvenlik sağlanacak, belli değil!
O kadar açıldılar ki, Ankara iç cepheyi tahkim etmek adına İslam kardeşliği ilan etmenin peşine düştü. Bu toplumu böyle bir giysiye sığdıramayacakları o kadar belli ki!
O kadar açıldılar ki, iktidarın bir kanadı olarak Bahçeli, aylar sonra çıktığı kürsüde “bağlantısız Türkiye” derken, Erdoğan NATO Zirvesinde önüne gelene sarılıyordu!
Türkiye’de sermaye egemenliğinin ve yayılmacılığının temsilcisi olan siyasi iktidar, karşısındakine sarılarak tehlikeyi bertaraf etme şansının bir kez daha sonuna gelmişe benziyor.
Çözüm için yeni icada ihtiyaç yoktur. Ancak bizden önceki devrimcilerin yaptığından, yapabildiğinden çok daha büyüğü, nitelikçe çok daha ilerisi hedeflenmeden karanlığı yırtmanın mümkün olmayacağı bilinmelidir.