Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Milli İstihbarat Akademisi’nin Almanya’da 'aşırı sağ' analizi üzerine notlar

Sınıf kavramını çağrıştıracağı endişesi ile olsa gerek, yazarın analizinde ısrarla kapitalizm, sermaye, emperyalizm kavramlarından sakınması kayda değerdir. Ortada sınıf kavramı olmayınca “liberal müesses nizam” üzerine ileri geri konuşmanın da bir mahsuru bulunmamaktadır. Zaten liberal yaklaşımın faşizmden anladığı şey, liberal düzene çıkan sağ aşırılıktan başka bir şey değildir.

Tevfik Taş

Yayın Tarihi: 05.10.2026 , 00:30 Güncelleme Tarihi: 05.10.2026 , 00:31

Burjuva siyaset dünyasında üretilmiş metinlerin ister devlet işlerine dair bürokratik önlem paketi olsun isterse akademik inceleme olsun, “çözüm” olarak sunulanlarının tamamının bizatihi “sorun” olduğunu saptamadan olmaz. Üretilen metnin genelge ya da akademik inceleme ayrımından kaynaklı bağlam ve metodu farklılıklar göstermekle birlikte, metne kaynaklık eden saik ve menşei bir ve aynıdır: Burjuva iktidarının dirliği.

İnceltilmiş akademik metinler ile buyurgan genelgelerin ortak keseni, sermaye düzeninin güvenceye alınma gayret ve kaygısıdır. Bu çerçeveye dair iki itiraz iki farklı gerekçeyle dillendirilir. İnceltilmiş burjuva akademizmine göre bu, “sınıf indirgemeciliği”dir. Burjuva devlet aygıtının “güvenlik aklı” işlevini gören istihbarat kurumlarına göre ise bu, bertaraf edilmesi gereken güvenlik başlığıdır. Zira sermaye devletinin devlet aklı, sermaye ve emeğe eşit mesafe tezine dayanır.

Sınıflar üstü olduğunu propaganda eden burjuva devlet gibi onun istihbarat örgütü de yurttaşlar arasında ayrım yapmayan bir güvenlik aygıtı olarak kendini konumlandırmak ister. Cumhuriyet öncesi Teşkilatı Mahsusa’dan Soğuk Savaş’ın NATO’cu anti-komünist ödevler yüklenmiş MİT’ine ve 2017’den sonra Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne uyarlanmış yeni MİT’e uzanan süreçte Türkiye büyük sermayesinin güvenlik aklının önemli bir ögesini temsil eden kurumda pek çok yenilik yaşandı. Bu değişim içinde ele alınan konuya dokunan bölüm ise 2023’te doğrudan MİT’e bağlı oluşturulmuş Milli İstihbarat Akademisi’dir.

Baki Laleoğlu adına kaleme alınan “Almanya’da Aşırı Sağ – Liberal Demokrasinin Temsil Krizi, ANALİZ Eylül 2026” adlı incelemenin Milli İstihbarat Akademisi’nde yayınlanması1 dikkate değerdir. Zira eskiden istihbarat örgütleri bir yığın zahmete girip, arayüz kuruluşlar üzerinden akademisyen derlerdi. Şimdi bunu şeffaflık adı altında açıktan yapıyorlar. Düzen kurumları içindeki geçişkenliğin iş bölümünü gizleme gereği duymadan yoluna devam etmesi, yönetme konusunda egemen sınıfların ne oranda mesafe aldıklarının da kanıtı olarak okunabilir.

Yanlış veri yanlış sonucu koşullar

Sözü geçen analiz dört temel teze dayanıyor: Bir, Almanya’da “aşırı sağ” olarak kodlanan Almanya İçin Alternatif (AfD) partisinin yükselişi sebep değil sonuçtur. İki, liberal demokratik müesses nizam temsil ve meşruiyet krizi içindedir. Üç, AfD müesses nizama karşıt siyasal bir aktördür. Dört, AfD ırkçı değil zenofobik bir partidir.

Ayrıca yazar, AfD tarafından temsil edilen postliberal yönelimin köşe taşlarını belirleyen ana dinamikleri beş başlık altında topluyor: Bir, liberal çoğulculuk yerine çoğunlukçu halk egemenliğinin geçirilmesi. İki, bireysel hakların kolektif kimlik ve ulusal bütünlük karşısında ikincilleşmesi. Üç, evrenselcilik yerine medeniyetçi/ulusal partikülarizm. Dört, kurumsal fren ve dengelere karşı doğrudan halk iradesinin öne çekilmesi. Beş, küreselleşme ve ulusüstü yönetişim karşısında ulusal egemenlikçi siyaset.

I

Yazarın ifadesiyle, Alman “aşırı sağ”ının zenofobik popülist partisi olarak AfD’nin Batı dünyasına ait içkinliği tartışmasından başlamak lazım.

AfD, zenofobik değil ırkçı partidir. Zenofobik, yabancı düşmanlığı (Auslenderfeindlichkeit) değil, bilinmeyene dair korkudur (Fremdenfeindlichkeit). Bilinmeyene karşı korku (zenofobi), ırkçı teorinin temel unsuru olarak nitelenemez. Bu, grupsal aidiyete dair patolojik karakter bozukluğunu temsil eden bir endişe durumudur. Ve dahası bu olgu yalnızca Batı’ya has bir durum değildir.

Dolayısıyla ortada yazarın iddia ettiği gibi Alman “aşırı sağı”ında “neonazizm’den zenofobik popülizme” geçişten söz edilemez. Alman faşist hareketinin neofaşist yeniden yapılanmasında kimi yeniliklerin varlığını kabul etmek gerekiyor tabii. Örneğin, kadın lider ya da moda ifadeyle eş başkan uygulaması geleneksel faşizmden farklı görülebilir. Eşcinsel yöneticiler, antisemitizm söyleminden uzak durmak, biyolojik ırkçı söylemin tedavül dışı tutulması, yer yer sol jargona başvurulması bu “yenilikler” içinde sayılabilir.

Unutulmamalı: NSDAP içinde de sol söylem bir dönem kullanılmıştı. Hatta bir ara Goebels’in de içinde yer aldığı “Strausscu kanat” düpedüz kapitalizm karşıtı bir retorik kullanıyordu. Siyasi iktidar Naziler tarafından fethedildiği oran ve hızda bu toplam tasfiye edildi. Hitler, büyük sermayenin kendisine açtığı kredinin farkındaydı. Alman emperyalizminin ihtiyaç duyduğu işçi sınıfını Alman komünist hareketinden kopartma retoriği, işçi sınıfı Nazilerce kafeslenene kadar kullanımda tutulmuştu.

Neofaşizm, geniş halk yığınlarındaki çok boyutlu hoşnutsuzlukların yerleşik düzen içindeki meşruiyet krizine karşı düzenin bekası için klasik faşizmden farklı bir görüntü sunmak durumundadır. Bu görüntü, sistem karşıtı enerjiyi emen bir öfke mobilizasyonu içermek zorunda olduğu için süreğen biçimde “faşizan bir oluş durumu”nda bulunmak zorundadır. AfD içinde klasik Nazizm’i savunan Björn Höcke dışında saçını Adolf Hitler gibi tarayan bir başka “kanat lideri” yoktur. Ve olmaması için de azami gayret sarf edilmektedir.

II

AfD’nin müesses nizamın karşıtı olduğu tezi de diğer üç tez gibi yanlış bir ön veriye dayanmaktadır. Bu analizde eksik olan ana veri, sermaye egemenliğinin görmezden gelinmesidir (MİT Akademisi’nde çıkan bir yazıdan elbette beklenebilecek bir şey değil bu). Oysa AfD, yerleşik düzen karşıtı bir siyasal parti değil, yerleşik düzenin krizini aşmaya dönük yeni bir sermaye birikim modelini siyasal podyuma taşıyan yedek düzen aktörü olarak konumlandırılmalıdır. Verili düzen karşıtı olmak için yerleşik düzenin asıl çerçevesini belirleyen üretim ilişkilerine radikal bir reddiye ilan edilmesi şarttır. AfD, kapitalizm karşıtı olmadığı gibi, dolaşıma soktuğu ağdalı retoriği bir yana bırakırsak, Almanya’daki kapitalizmin yeterince işlevli yönetil(e)mediği itirazına dayanmaktadır nihayetinde.

AfD’nin radikal yükselişi, sebep değil sonuçtur önermesi, sebep-sonuç diyalektiğine şaşı bakan bir yaklaşımın ürünüdür. Alman faşist hareketinin organik olmayan tarihsel mirasına dayanan AfD, yazarın iddia ettiği gibi Almanya’ya özgü, yapısal “völkisch” bir aşırı sağcılığın radikal normalleşmesi olarak nitelenemez. Evet, AfD kısmen bir sonuçtur. Çünkü kapitalizmin yönetme krizinin bir sonucudur. Evet, aynı zamanda bir sebeptir AfD, çünkü AfD’ye kredi açıp, destek veren bir sermaye toplamı vardır. Alman tekelci sermayesinin bu kolu, Almanya’daki kriz dinamiklerinin sorumlusudur da aynı zamanda. Dolayısıyla AfD, yerleşik düzenin anomali olmayan çıktısı olarak bir “sonuç” hem de bu sistemin devamlılığını sağlamaya dönük güvenlik freni ve sisteme işlerlik kazandırma misyonuyla hareket eden bir “sebep”tir.

III

Liberal merkezin çöküş dinamiklerinin açığa çıkması “aşırılıklar”ın merkezin tasfiyesi ya da merkezin yeniden üretilmesi ile sonuçlanacağı bir süreci tanımlar. Sisteme içkin olan faşist hareket “radikal normalleşme”yi garanti altına alma hedefiyle hareket ederken, sisteme dışsal/düşman işçi sınıfı hareketi düzenin sorgulanmasını zorlayan hamleler yaparak liberal merkezin yeniden üretimine darbe vurma programıyla hareket eder. Sosyalist devrim perspektifiyle hareket etmeyen bir işçi sınıfı hareketi, en hafif deyimle düzen içi kalmaya mahkûmdur. Bizatihi Alman tarihi bu gerçeğin üzücü deneyimleriyle yüklüdür.

Faşist hareketin şiddet tapıncı üzerinden hayata geçirdiği/geçireceği önlem ve yeniden sermaye birikim paketleri liberal düzenin yeniden inşasını üretmeye dönük sermaye hamleleridir. Horkheimer, eksik ama bir gerçeği ifade etmişti: Kapitalizmden söz etmeyen, faşizm söz konusu olunca susmalıdır. Poulantzas Horkheimer’in eksiğini tamamlamıştı: Emperyalizmden söz etmeyen faşizm analizi yapmamalıdır. MİT akademisi yazarını analizde faşizm ve onun sermaye bağı söz konusu edilmediği için Alman tarihinden devşirme “völkisch” kavramını ısıtıp ısıtıp okurun önüne koymak hiç de zor olmasa gerek.

IV

Sınıf kavramını çağrıştıracağı endişesi ile olsa gerek, yazarın analizinde ısrarla kapitalizm, sermaye, emperyalizm kavramlarından sakınması kayda değerdir. Ortada sınıf kavramı olmayınca “liberal müesses nizam” üzerine ileri geri konuşmanın da bir mahsuru bulunmamaktadır. Zaten liberal yaklaşımın faşizmden anladığı şey, liberal düzene çıkan sağ aşırılıktan başka bir şey değildir. “Aşırı sağ”ın yükselen radikal partisini kapatmanın yararsızlığı üzerine liberal değerlendirme yapan yazarın, neofaşizme fikir muamelesi yapması ise olsa olsa kara mizahın konusu olabilir.

Alman Demokratik Cumhuriyeti’nde Batı’dan farklı olarak faşizmin tasfiye edilmesini “toplumsal yüzleşmeyi engelleyen farklı bir bastırma biçimi üretmiştir” (s.9) diye değerlendiren MİT akademisi yazarı, Batı’daki faşizm yüzleşmelerinin (!) faşist güruhların zombileşerek güçlenmesine hoşgörü ve yüzleşme dışında bir reçetesi mutlaka olmalıdır.

Kapitalist/emperyalist sistem krizi henüz çökme ile sonuçlanmamış olmakla birlikte, Almanya özelinde geleneksel “merkez” partiler yelpazesi yönetme yeteneğini hızla yitirmektedirler. Toplumsal hoşnutsuzluğu göçmen karşıtlığı katalizatörlüğü üzerinden Alman emperyalizmin elini kolunu bağlayan İkinci Dünya Savaşı sonrası statüyü aşmak için kullanan AfD’nin olası bir iktidarı yalnızca Almanya’da değil tüm Avrupa’da devasa değişimlerin ortaya çıkmasına yol açacağı kuşku götürmemeli.

AfD’nin liberal düzen partilerinden bir farkı da Türkiye ile ilişkiler başlığında belirginlik kazanıyor. Avrupa Birliği öyküsü AB kodamanları için de Türkiye hâkim sınıfları için de “gerçekçi” bir zemine oturmuyor(du). AfD, Türkiye’nin kültürel nedenlerle AB toplamına dahil olamayacağını açıktan ilan ederken, Türkiye’den iyi bir askeri müttefik ve hatırı sayılır bir ekonomik partner olacağını deklare etti. Bu iş birliği tarzı, AB üyeliği sürecini Türkiye toplumunu siyasal İslamcı iktidara hazırlamada teskin edici bir “batılılaşma” başlığı olarak konumlandıran AKP iktidarı için taraf olunabilecek bir öneri olarak durmaktadır. Olmadı “İslamofobi” söylemi yine dolaşıma sokularak sınırda alıkonulan göçmen sopasını AB yönetimine göstererek gül gibi geçineceklerdir. Bu başlık elbette ki MİT akademisyeni yazarın Weberyen objektivizmine sığmayacak kadar çetrefil bir konudur.


soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.