Sayfa yolu
Mekke İttifakı’nın Tahran mesaisi: Vitrinde 'bölgesel barış', perde arkasında ABD gölgesi
soL'a güvenin, algoritmaya müdahale edin. Tek tıkla soL Haber'i Google'da tercih edilen kaynağınız olarak belirleyin.
Yayın Tarihi: 27.10.2026 , 15:47
Dün Tahran'da ilginç bir masa kuruldu.
Bir tarafta Ağustos ayında "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nı imzalayan, Ekim başında ise Riyad’da toplanarak Suudi Arabistan’a askeri güç ve teçhizat konuşlandırma kararı alan AKP iktidarı, Suudi Arabistan ve Pakistan temsilcileri… Diğer tarafta ise aylardır çok ağır şekilde ABD ve İsrail saldırganlığına uğrayan ve bu saldırılara karşı direnmeye çalışan İran…
Bir yanda "İslam kardeşliği", "ortak kıble" ve "bölgesel barış" vurgularıyla bezeli diplomatik bildiriler... Diğer yanda ise kapalı kapılar ardında İsrailli subaylarla yürütülen istihbarat mesaileri, NATO’nun güvenlik mimarisine eklemlenen askeri paktlar ve ABD Başkanı Donald Trump’tan alınan "yeşil ışıkla" çalınan Tahran kapısı...
'Diplomatik masa' ne için kuruldu?
Tahran’da dün kameralar karşısına geçen dört ülkenin temsilcilerine bakıldığında, ortada "bölgesel barış ve İslam ülkelerinin dayanışması" için toplanmış diplomatik bir masa vardı. Ancak masanın altındaki gerçeklik, yayımlanan birkaç cümlelik "işbirliği" bildirisinden çok daha karmaşık bir tabloya işaret ediyor.
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’nin ev sahipliğinde dün Tahran’da düzenlenen bu kritik toplantıya; Türkiye adına MİT Başkanı İbrahim Kalın, Suudi Arabistan adına Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman ve Pakistan adına Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir katıldı. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi’nin de yer aldığı görüşmelerin ardından oldukça kısa bir sonuç bildirisi yayımlandı.
Bildiride, dört bölge ülkesinin ilk toplantısını gerçekleştirdiği ve "bölgede barış ve güvenlik konuları da dahil olmak üzere işbirliğini güçlendirmek amacıyla diyaloğu sürdürme konusunda mutabık kalındığı" duyuruldu.
Fakat yanıtlanması gereken soru şu: Daha birkaç hafta önce Riyad’da toplanıp Yemen’deki Ensarullah’a karşı askeri hazırlık kararı alan Mekke İttifakı’nın üç üyesi, neden dün bir anda Tahran’ın kapısını çaldı? Bu ziyaret nereden çıktı ve taraflar masaya hangi hesapla oturdu?
Çöken 'güvenlik şemsiyesi' ve sıkışan Suudi yönetimi
Dün Tahran’da kurulan masanın arka planını anlamak için 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırılara ve ardından bölgede altüst olan dengelere bakmak gerekiyor.
Saldırıların başlamasıyla birlikte bölgedeki tüm ABD üslerini meşru hedef ilan eden İran, Körfez ülkelerindeki Amerikan tesislerini yüzlerce füze ve binlerce İHA ile vurdu. Eşzamanlı olarak küresel petrol ticaretinin ana damarlarından Hürmüz Boğazı da fiilen kapandı.
Yıllardır topraklarını ABD üslerine açarak Washington’ın "güvenlik şemsiyesi" altında korunduğunu varsayan Körfez ülkeleri, hem milyonlarca dolarlık enerji gelirinden oldu hem de Amerikan kalkanının kendilerini koruyamadığını gördü. Körfez başkentlerinde ABD’ye duyulan güven kısmi de olsa sarsılırken, yeni güvenlik arayışları ve tartışmaları patlak verdi.
Bu süreçte en ağır faturayı ödeyen ülkelerden biri de Suudi Arabistan oldu.
Hürmüz Boğazı kapanınca petrol ihracatını Kızıldeniz kıyısındaki Yenbu limanına kaydırmaya çalışan Riyad yönetimi, bu kez de 12 yıldır saldırı ve kuşatma altında tuttuğu Yemen’de Ensarullah engeline çarptı. Ensarullah’ın Kızıldeniz ve Babülmendep’te Suudi bağlantılı gemilere uyguladığı abluka, Doğu-Batı boru hattını hedef alan İHA’lar ve Aramco tesislerine düzenlenen füze saldırıları Suudi yönetimini köşeye sıkıştırdı.
Desteklemek, güç vermek için tüm okurlarımızı soL Haber'e abone olmaya davet ediyoruz.
ABD askeri yükten kaçtı, Mekke İttifakı devreye sokuldu
Halihazırda İran cephesinde istediği sonucu alamayan Washington ise Yemen’de on yılı aşkın süredir kırılamayan bir savaşa doğrudan kendi askerini sokmak istemedi. Bunun yerine ABD’nin onayı ve çıkarları doğrultusunda, sahadaki askeri yükü bölge ülkelerine paylaştıracak yeni mekanizmalar devreye sokuldu.
Temmuz ayı sonunda Kızıldeniz için kurulan 14 devletlik "Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı" Suudi Arabistan’ı rahatlatmaya yetmeyince, 7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında "Mekke Ortak Savunma Anlaşması" imzalandı.
NATO’nun 5. maddesine benzer şekilde "birine yapılan saldırıyı hepsine yapılmış sayan" bu anlaşmanın ardından, Ekim ayı başında Riyad’da yapılan toplantıda Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’a hızla asker ve teçhizat konuşlandırmasına yönelik karar alındı.
İran iki kez önermişti: 'Yabancı güçlere bağımlılık güvenlik getirmez'
Dün Mekke İttifakı’nın temsilcilerini ağırlayan Tahran yönetimi, henüz bu üçlü pakt kurulmadan önce AKP iktidarının kapısını iki kez çalmış ve bölge dışı güçlerin dışarıda bırakıldığı başka bir güvenlik mimarisi önermişti.
Mekke Anlaşması’ndan yaklaşık bir ay önce, 3 Temmuz’da İran Savunma Bakan Vekili Tuğgeneral Seyyid Mecid İbn-ül Rıza, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ile telefonda görüştü. Bölge dışı güçlerin varlığının istikrarsızlık kaynağı haline geldiğini belirten İbn-ül Rıza, İsrail’in saldırganlığına karşı İran, Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır’ı kapsayan bir "İslam Dünyası Güvenlik İttifakı" kurulması çağrısında bulundu. ABD’ye güvenmediklerini ve İsrail’i cesaretlendiren asıl gücün Washington olduğunu vurguladı.
İkinci çağrı ise Mekke İttifakı’nın imzalanmasından sadece dört gün önce, 3 Ağustos’ta geldi. Güler ile bir kez daha görüşen İbn-ül Rıza, "Güvenlik içsel bir meseledir ve bölge dışı güçlere bağımlılık kalıcı güvenlik yaratamaz" diyerek beş ülkeyi kapsayan ittifak önerisini yineledi.
Milli Savunma Bakanlığı’nın kamuoyuna duyurmadığı bu görüşmelerde Yaşar Güler, İranlı mevkidaşına "bölgesel yakınlaşmanın kalıcı barışa giden tek yol olduğunu" söyledi. Ancak AKP iktidarı, İran’ın ABD ve İsrail karşıtı bir zeminde sunduğu bu öneriyi dikkate almadı, sadece dört gün sonra Washington’ın bölgesel planlarıyla uyumlu Mekke İttifakı’na imza attı.
'Savunma amaçlı' söylemi, NATO gerekçesi ve İsrail'le gizli mesai
AKP iktidarı ve özellikle Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mekke İttifakı’nın imzalandığı günden bu yana anlaşmanın "saldırı değil savunma amaçlı olduğunu" ve "İran’ı hedef almadığını" savunuyor. İktidara yakın kalemler ise bir adım daha ileri giderek paktın "İsrail’in planlarını bozduğunu" ileri sürüyor.
Ancak hem anlaşmanın resmi metinleri hem de paktın merkezindeki Suudi Arabistan’ın İsrail ile yürüttüğü gizli trafik bu iddiaları boşa düşürüyor.
Her şeyden önce, TBMM’ye sunulan anlaşma gerekçesinde Mekke İttifakı’nın hedeflediği güvenlik ortamının "NATO’nun Avrupa-Atlantik güvenliği bağlamındaki amaçlarıyla uyumlu olduğu" ve Türkiye’nin NATO yükümlülüklerine zarar vermediği açıkça kayda geçiriliyor. Başka bir ifadeyle ittifak, doğrudan ABD ve NATO’nun bölgesel öncelikleriyle paralel bir zemine oturtuluyor.
Dahası, Filistin direnişine destek veren Ensarullah’a karşı Türkiye’den askeri destek bekleyen Suudi Arabistan, sahada İsrail ile gizli bir işbirliği yürütüyor. Son haftalarda uluslararası basına yansıyan bilgiler, Riyad-Tel Aviv hattındaki mesainin boyutunu gözler önüne seriyor:
İsrail’in Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın talebi ve CENTCOM aracılığıyla Yemen’de vurulacak hedefler için Suudi Arabistan’a istihbarat sağlamaya başlaması, Suudi ve İsrailli komutanların Almanya’daki gizli CENTCOM toplantısında İran ve Yemen gündemiyle bir araya gelmesi, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Abu Dabi’de Suudi bir delegeyle gizlice görüşmesi, İsrail’e giden bir yolcu uçağının Suudi Arabistan’a acil iniş yapmasıyla verilen "normalleşme" mesajları ve son olarak Riyad’daki istihbarat toplantılarında CENTCOM personeliyle birlikte İsrailli subayların görülmesi...
Tahran'daki pazarlığın perde arkası: Trump'ın onayıyla masaya konulan teklif
Süreç İsrail ve NATO ile bu denli iç içe yürütülürken, dün gerçekleştirilen Tahran ziyaretinin perde arkasına dair Reuters’ın geçtiği bilgiler de ziyaretin asıl niteliğini ele veriyor.
Reuters’a konuşan üst düzey bir Pakistanlı güvenlik yetkilisi, toplantıda bölgesel bir saldırmazlık ağı kurulmasının yanı sıra ABD-İran görüşmeleri, Ensarullah’ın Suudi Arabistan’a saldırıları, Hürmüz Boğazı ve ABD’nin İran limanlarına uyguladığı ablukanın ele alındığını belirtti.
Bir başka Pakistanlı yetkili ise Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in, ABD Başkanı Donald Trump’tan "diplomasiyi deneme yönünde onay alarak" İran’a gittiğini açıkladı. Yetkiliye göre Münir, Tahran yönetimine hem ABD’ye hem de İran’a belirli kazanımlar sunacak bir çözüm önerisi sundu ve anlaşmanın kabul edilmesi halinde Mekke İttifakı ülkeleri ile Katar’ın "garantör" olabileceğini iletti.
İran tarafı ise savaşın sona ermesi için kendi şartları karşılanmadan anlaşmaya varılamayacağını bildirdi.

Tahran ön almaya çalışıyor
Ortadaki tüm bu veriler birleştirildiğinde, Tahran’daki zirvenin arkasındaki siyasi denklem de netleşiyor.
Ne Suudi monarşisi ne Pakistan yönetimi ne de dış politikasını Yeni Osmanlıcılık söylemi üzerine kuran AKP iktidarı, "ABD ve İsrail’in bölgesel çıkarlarını korumak için bir araya geldik" diyebiliyor. Bunun yerine süreç "İslam ülkelerinin dayanışması" ve "bölgesel güvenlik" söylemleriyle perdeleniyor.
İran ise ittifak üyesi ülkelerle diplomatik kanalları açık tutarak ön almaya, kuşatmayı gevşetmeye ve onları kendi kullandıkları "İslam dünyasının birliği" argümanıyla bağlamaya çalışıyor.
Dün konuk heyetle bir araya gelen İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın açıklamaları da tam olarak bu stratejiyi yansıttı. ABD ve İsrail’in bölgedeki saldırganlığına, Gazze ve Lübnan’daki katliamlarına ve İran’a yönelik saldırılarda yaşamını yitirenlere dikkat çeken Pezeşkiyan, "ABD ve Siyonist rejimin politikalarında izlenen hedeflerden biri bölge ülkelerini zayıflatmak, Müslüman milletler arasında ayrılık çıkarmak ve büyük İslam ülkelerini adım adım yıpratmaktır" dedi.
Diplomatik toplantılarda alınan kararların kağıt üzerinde kalmaması gerektiğini vurgulayan Pezeşkiyan, muhataplarına "söylem ve eylem" uyarısında bulundu:
Bölgesel ilişkilerde söylem ile eylem arasında uyum olması zorunludur. İnanmadığımız ya da pratikte arkasında durmayacağımız bir sözü söylememeliyiz. Siyonist rejimin istediği her an herhangi bir kişiye ya da ülkeye karşı terör ve saldırı gerçekleştirmesine izin vermemeliyiz. İslam ülkeleri yan yana durur ve ortak bir tutum alırsa, bu tür saldırıların tekrarlanması mümkün olmayacaktır.
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai de zirvenin ardından yaptığı değerlendirmede, "Batı Asya’da güvenliğin içeriden sağlanması ve her türlü yabancı müdahalenin engellenmesi gerektiği" sonucuna vardıklarını belirterek, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan heyetlerinin Tahran ziyaretini "İran halkının direnişinin ve silahlı kuvvetlerin gücünün bölgede yarattığı yeni atmosferin bir sonucu" olarak tanımladı.
Sonuç olarak AKP iktidarının Yeni Osmanlıcılık iddiaları eşliğinde ülkeyi ABD ve İsrail’in bölgesel güvenlik mimarisine eklemlemeye çalıştığı Mekke İttifakı büyük bir tehdit olarak öne çıkmaya devam ediyor. Bu ittifakın Yemen'le birlikte ana sınavı İran'ı, ABD çıkarları doğrultusunda düşürmek ya da boyun eğdirmek olacak gibi görünüyor. Bu hamlelerin sonuç verip vermeyeceği ise İsrail ve ABD seçimlerinin sonucunda ortaya çıkacak tablonun ardından hızlıca netleşeceğe benziyor.
soL'un dört kez sansürlenen X hesabını takip ederek yaygınlaştırabilirsiniz.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
İLGİLİ HABER
soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.