Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Çıraktan kâhyaya iki şarkı arasında Türkiye

Doğru-yanlış, kurgusal-gerçek, sürdüğümüz iz, iki parçada iki toplumsal yapı panoraması verdi. Buna tanık etti bizi. Bunu yakın dönemin oyunları, karikatürleri, filmleri, öyküleri, romanları olabildiğince yapardı. Bunları teşvik eden ve daha önemlisi boşluğa asılmış sada olmaktan çıkarıp işlevlendiren, kullanan bir toplumsal dinamik vardı.

Asaf Güven Aksel

Yayın Tarihi: 12.10.2026 , 00:02 Güncelleme Tarihi: 12.10.2026 , 01:07

I

Cem Karaca’nın, “Tamirci Çırağı” parçası bir anda ülkeyi sardığında, Alpay’ın seslendirdiği “Fabrika Kızı”na yakın bir etki yaratmıştı. “Yakın”, çünkü “Fabrika Kızı”, 1970’te Cibali Tütün Fabrikası’ndan doğmuştu. Bir gazete fotoğrafındaki işçi kadınlardan etkilenen Bora Ayanoğlu’nun -ki, bu çok şeydir- söz içeriğindeki bütün “sıradan ev kadınlaşma daveti”ne karşın, sınıfın devrimci ayağa kalkışının nişanesi 15-16 Haziran’ın etkili bir bileşeni olmuştu. Bu, parçadaki temenninin reddi gibiydi. İşçiydi yürüyen kadınlar ve bunun kazandırdıklarının bilincindeydi. Evde yün örüp oturmayacaklardı.

“Tamirci Çırağı”nın esini ise, parçanın söz ve bestesinin sahibi Cem Karaca’nın sürekli arızalanan deniz motorunun tamir seferlerinden gelmiş, Orhan Gencebay’ın tutmuş “gariban” temasını “işçinin imkânsız aşkı” motifiyle işlemişti. Yıl 1975’ti plaklaştığında ve sınıf mücadelesi yeni bir evrede yükseliyordu.

Zengin kız – fakir oğlan ya da tersi, o dönem Yeşilçam’ının da revaçta temalarındandı. Ve ülkenin politik ortamı, oralarda bile bir sınıfsal anlatı olduğu vehmine yol açıyordu. Örneğin, “Tamirci Çırağı”yla aynı yıl halkla buluşan “Bizim Aile” filminde, senarist Sadık Şendil’in Yaşar Usta rolündeki Münir Özkul’a yazdığı, zengin kızın babası fabrikatör Saim Bey karşısındaki unutulmaz tirat, bugün bile kullanımdadır. Daha sonra “Münir Özkul – Adile Naşit filmleri” olarak kodlanacak bir dizi kordela, hep açıkça yoksullardan yana duran, onları dayanışmacı, onurlu, sevgi dolu, engelleri omuz omuza aşan, kalender, iyi insanlar olarak resmetti. Zenginler ise para hırsıyla dolu, sevgisiz, nobran, açıkça kötü, nadiren de karşısına dikilen güçsüz yoksullardan dersini alıp pişman olan tiplerdi. Bu son kalıp, patronları siyah-beyaz dönemin Hulusi Kentmen itibarına çekmek, onların da özünde iyi insan oldukları uzlaşısına kapı açmak içindi.

Kemal Sunal filmlerinden de solda duran örnekler vardı. Bu dönem doğrudan politik filmlerden çok, toplumun geniş kesimlerinde, aynı zamanda mizahî yönü güçlü bu kordelalar etkili oldu ki, insan sıcağına, biraz gülmeye büyük ihtiyaç duyulan günümüzde de tekrar tekrar izlenilmekteler.

Bu sezdirmeli, yoksul insanlar sempatili filmler politik ortamın belirleyiciliğinin göstergesiydi. Solun, sosyalist hareketin etkisi artarken, sinema, müzik, tiyatro, bununla paralel uyum içinde karşılıklı besleniyordu.

“Tamirci Çırağı”nı Karaca’nın geniş politik repertuvarında ayrıcalıklı yere oturtan şey, sanırım “işin adı”nın ilk ortaya konuluşudur: “İşçisin sen, işçi kal!”

Parçanın sarsıcı ve kalıcı olmasını sağlayan, dillere takılan bu öğüt, aslında biraz kurcalansa, “Fabrika Kızı”na tanınan hatalı konumlamaya paraleldi ama, zamanın “işçi”ciliğinin önemini karartmadan, bu faslı geçelim.

Okul çantamın ön gözünde de vardı. Daire biçimli bir tenekenin, -benimki kırmızı zeminliydi- üzerinde rengârenk bir horoz deseni ve arkasında ayna! Şarkıdaki çırak, benzer “arkası kuşlu ayna”sında saçlarını tarar ve ustasından iş tulumunu giymeme izni isterken (“sivil” ne giyeceğini hep merak etmişimdir, bir fikrim var) hülyası, tamirdeki otomobilini almaya gelecek genç kıza şık görünmek, okuduğu bir romandaki gibi, olur a, gönlünü çalmaktır.

Fizik özellik olarak, bizim çırağın gizlemeye çalıştığı nasırlı ellerini, buna karşın, genç kızın tırnakları ojeli, yumuk yumuk ak ellerini biliriz. Dalgalı saçları –belki ondüle modasıdır– ve uzun eteği vardır –kesin maksi etek modası– acı finalde de hilâl kaşlarını öğreniriz.

“Oğlum al takımları” diye seslenilen bir çırak, gözümüzde, zamanın Ömercik, Sezercik filmlerinin, yüzü sürme izli yağlı karalı çocuklarını getirmekten, pek çocukça olmayan aşk hikâyesiyle çıksa da yeni yetme bir delikanlı canlandırır. Oysa 45’lik plağın kabından elinde süspansiyon yayıyla bize bakan tulumlu çırak, imajı “koca adammış”a çevirecektir.

Bu çocuk-delikanlı sevecenliğinden çıkış, olumlu bir şeydir, aşkı, daha doğrusu karşılıksız gönül vermeyi daha naif, daha masum kılar. Görür görmez vurulma, sevmeye başlama, gönüle düşen ateş… Aşk saftır, umut ekmeğinden lokmalar, safîyane. Umar, umar bizim çırak, derken zaman durur, o girer kapıdan. Bizimki, yapar vazifesini jest düşleyerek, açar arabasının kapısını hanımefendinin. O kadar. “Cildi parlak kâğıt kaplı –Altın Kitaplar’ın şömizli ciltli Harlequin aşk serisi mi?– Hayat, ucuz roman değildir. Hepimiz gerçeğin sert şamarını yeriz. “Kim bu serseri?” Hani zengin de olsa o nazenin kız böyle nadanlık, çirkinlik yapar mı, sanmıyoruz, ama mesaj uyandırıcı olmalıdır. Olur da. Babacanlaşan usta gelir, çırağı hayallerden gerçeğe çağırır. “Ustam geldi sırtıma vurdu unut dedi romanları / İşçisin sen işçi kal, giy dedi tulumları” Demek tulumsuzdur, ama bu, kızın egzozuna boğulurken ağlamasını önleyememiştir.

Yürek burkucu hikâyedeki çırak, “sosyal mesajını” sınıfını bilme öğüdünü vererek sahneden çekilir. Geriye karşılıksız temiz bir sevgi kalmıştır. Ve sınıf eşitsizliği, mutlu son masallarına atasözünün sillesini vurmuştur: Davul bile dengi dengine! Sahi, bu çırağın adı nedir? Yahya olsun mu?

II

“Tamirci Çırağı” parçasının finalindeki kalp kırıklığının Çırak Yahya üzerindeki etkisini, sonraki yaşamını kurarken rol oynayıp oynamadığını yazmadı ara plaklar. Ama o genç kız bizimkini egzozuna boğarak çekip gittikten 15 yıl sonra, Cem Karaca çırağın izini buldu ve bize de uzaktan bir diskotek kapısını gösterdi. Yahya şimdi kâhyaydı orada. Otomobil tamirciliğindeki maharetini araç park etmekte kullanıyordu. Yıl 1990 olmuştu.

Ustasının öğüdünü dinlediyse bile kendine bir atölye açamamış, belki ustası vefat edince sanayide ya da otomotiv sektöründe iş bulamamıştır, bilemiyoruz. Ama muhtemelen aşk romanı da olsa okumaktan vazgeçmiş, hayalini sınırlamıştır. Sonuçta 12 Eylül faşizminden geçmişti ülke, solun budandığı, dünyada sosyalist sistemlerin çöktüğü süreçte, işçi haklarının yok edildiği, işsizliğin tavan yaptığı koşullar Turgut Özal vurgunculuğunu da iktidara taşımıştı. Dönemin resmî sloganı köşe dönmecilik ve para için her şey mübahçılıktı. “Zenginleri severim” diyordu Özal.

Belki de bu söz tetikleyici olmuştu Çırak Yahya’nın dönüşümünde. Zengin sevmek. Hani yıllar öncenin közü harlanmış, solun ve emekçi değerlerinin boşalttığı alanı Özal’ın “çocukları kurt kanıyla beslemek” öğüdüne uygun yükselme hırsı doldurmuştu.  Yanındakini çelme takarak geç, arkadaşının sırtına basarak yüksel… “Kim bu serseri!”

Yahya, ne de olsa bir emekçi usta terbiyesi almıştı, tersti bunlar, biliyordu. Ama insandı sonuçta. Köz de harlanmıştı bir kez. Kim bilir, uyduruyoruz neticede… Herkes türlü türlü pis işlerle köşeyi döner, vurgunlar yana kâr kalır, mafyalık muteberleşir hatta ödüllendirilirken, Yahya’yı düşünsenize, çekmiş lâcileri, geçirmiş ökçesi basık beyaz yumurta topuğu ayağına, takmış altın zinciri beyaz gömleği karartan bronz tene. Bi açıyo arabanın kapısını o zengin kıza, “hani o serseri vardı ya bağyan..” Hilâl kaşlara bakın hele!

Bu fantezimiz olmamış belli ki, Cem Karaca’ya bağlı kalalım. Yahya, yeni bir kuralsız liberal sistemde sınıfıyla değil kendi başına yol ararken, ustasının yerini değnekçi bıçkın dayılar almış. Gündüzleri, dayıları adına çöktükleri her boş alanı otopark ayağına haraca kesmeye, geceleri de diskotek kapısında bahşişine valelik yapmaya başlamış. Devir işçilerin ve solun susturulduğu, patronların güldüğü, haramilerin semirdiği devir. O dalgalı saçlı zengin kız kendilerini seven bir iktidar altında nerelere vardı bilmiyoruz. Ama bu kez diskoteğin kapısından giren sarı bir kız görürüz. Oyalanmak için araba plakalarından tuttuğu fallarda çıkmadıysa da, Yahya da görür. İlk farklılaşmayı burada sezeriz. Saç rengine vurgu. Geçmişin önemsiz ayrıntısı şimdi ön plandadır. Sarı. Sarı, açıkça bir statüdür onda. Başka? El, Etek, saç kesimi? Yok. Sarı işte.

Peki. Tamirci çırağıyken duyduğu pırpır heyecan?

Ekonomi insan duygusunun inşasında da belirleyicidir. O çırağın bakmaya kıyamayan temiz aşkı, kâhyalıkta ekonomik yapıya uyarlanmıştır: “İçeri giren sarı kız bana baksaydı / Baksaydı da bana bana, benim olsaydı”… Benim olsa! Kim bu serseri!
Arkası kuşlu ayna kırılmış, tulum zindana atılmıştır.

Ustası sınıfını bilmeye çağırmıştı on beş yıl önce. İşçisin sen, demişti. Vasiyet gibiydi devamı: İşçi kal!  İşçi kal, mücadele et sınıf kardeşlerinle birlikte. Kaderinizi siz çizin ucuz romanlara kanmayın!

Kalamamıştı Yahya, 1980, 1983 ve kâhyaydı şimdi. Araba plakalarından fal tutarken, sınıfını değil ama “besin zinciri”ndeki yerini düşünmüştü. “Dur be oğlum Kâhya Yahya, gel haddini bil / Sen kâhyasın, kâhya gibi kâhyalığını bil…”

Muhtemelen hayalini sınırlamıştı demiştik değil mi? Sarı kız ona bakmaz, baksa bile onun olmazdı. Onun olması çirkin ifadesi, 90’lar Türkiyesi’nde topluma zerk edilen ideolojik/zihinsel zehire uygundu, ama bir şey daha vardı…

“O kim bilir kimin nesi, ben Kâhya Yahya”… Kimin nesi? Çırağı rencide eden kız, zengindi, maliklikle tanımlanmıştı. Şimdi diskotek kapısında, köşe dönücülüğün, paranın her türlü yozlaştırıcılığının, dekadansın tanıklığında, lüks yaşamı sarı kızın, iyelikle düşünülüyordu. Kimin nesi, kim bilir…

“Tamirci Çırağı”nın öyküsü hüsranla, gönül kırıklığıyla bitmiş, ustasının eli sırtında sınıfında kalmıştı. Keşke aynı tema diye, rock “cover” gibi izini sürüp diskoteğe vardırmasaydık. İstanbul’da sadece yutkunan bir değnekçi olmasaydı. Ama bu başka Yahya’ları yok saymaya varabilirdi…

III

Anlatılan öykülerden çok, şarkılarda öykü anlatılmasına odaklanmak istedim. Doğru-yanlış, kurgusal-gerçek sürdüğümüz iz, iki parçada iki toplumsal yapı panoraması verdi. Buna tanık etti bizi. Bunu yakın dönemin oyunları, karikatürleri, filmleri, öyküleri, romanları olabildiğince yapardı. Yazarlar, çizerler, oyuncular. Hatta sağ tandanslı “komik”ler, her toplumsal gelişmeyi, vergi reformunu bile anında işlerlerdi.

Bunları teşvik eden ve daha önemlisi, boşluğa asılmış sada olmaktan çıkarıp işlevlendiren, kullanan bir toplumsal dinamik vardı.

Bugün, yeniden atları arabanın önüne koşmanın, sanatsal, kültürel üretimle, karanlığı yırtacak toplumsal dinamiği güçlendirme, gerektiğinde yaratma görevi hepimizin üzerindedir.

O tertemiz Çırak Yahya’ların emekçi dünyası kurulsun, kâhyalaştıran dayı düzeninin pençeleri ülkemizden çekilsin diye…


1990 Diskoteğin önünde kahya durmuşum
Diskoteğin önünde kahya durmuşum
Araba plakasından fallar tutmuşum
Araba plakasından fallar tutmuşum
İçeri giren sarı kız bana baksaydı
Baksaydı da bana bana, benim olsaydı
Olmaz olmaz bilirim, ben kahya Yahya
O kimbilir kimin nesi, ben kahya Yahya
Şu İstanbul şehrinden neler ummuşum
Şu İstanbul şehrinden neler ummuşum
Ummuşum da sadece yutkunmuşum
Ummuşum da sadece yutkunmuşum
İçeri giren sarı kız bana baksaydı
Baksaydı da bana bana, benim olsaydı
Olmaz olmaz bilirim, ben kahya Yahya
O kimbilir kimin nesi, ben kahya Yahya
Dur be oğlum kahya Yahya, gel haddini bil
Dur be oğlum kahya Yahya, gel haddini bil
Sen kahyasın, kahya gibi kahyalığını bil
Sen kahyasın, kahya gibi kahyalığını bil
İçeri giren sarı kız bana bakmaz ki
Baksa bile bana bana benim olmaz ki
Olmaz olmaz bilirim, ben kahya Yahya
O kimbilir kimin nesi, ben kahya Yahya

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.