Skip to main content
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Aktaş iddianamesinin sınırları: Gürlek ve ekibi neye niye nişan alıyor?

Karşımızda, kimilerinin dediği gibi, “bomboş bir iddianame” falan yok. Ciddiye alınması gereken bir mesele var. Anlamak için, iddianamenin neyi içeride, neyi dışarıda bıraktığına bakmak gerek.

Yiğit Günay

Yayın Tarihi: 23.10.2025 , 00:51 Güncelleme Tarihi: 23.10.2025 , 16:59

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın düzenlediği, Aziz İhsan Aktaş’ın dolandırıcılık şebekesine dair iddianameyi incelemeye dün başlamıştık.

Dünkü yazımızda, iddianamenin girişinde yer verilen çerçeve metni ele almış, ne kadar beceriksizce kaleme alındığını ortaya koymuş ve bu sarsak zeminin ne anlama geldiğini sorgulamıştık.

Sorgulamaya devam edelim.

İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek ve ekibinin “yüzyılın davası” diye niteledikleri, tüm Türkiye’nin merakla ne çıkacak diye beklediği bir davada, haliyle, güçlü bir çerçeve sunmaları beklenirdi. Aksine, zayıf olmak bir yana, anlaşılamayacak kadar kötü bir Türkçe’yle kaleme alınmış, kendi içinde çelişen bir yeni nesil suç örgütü tarifiyle yetinilmiş.

Niye? İstanbul Başsavcılığı’nda, buraya doğru düzgün, kendisiyle çelişmeyecek bir metin kaleme alabilecek devlet kadrosu olmadığından mı? Böyle düşünen varsa, kendisini kandırıyordur.

Niye Gezi iddianamelerinde nihai olarak yanlış olmasına, üstelik halkın siyaset yapma hakkını ilga etme niyetini taşımasına rağmen, öyle veya böyle bir tutarlılık arz eden girişler yazılabildi de, Aktaş iddianamesinde oldurulamadı?

Çünkü, bunların ikisi de siyasi davalar, ama ikincisinde bir ideolojik hesaplaşma yok.

Bir ideolojik hesaplaşma olamaz, çünkü yargılama konusu, yargılananlarla sınırlı değil. Türkiye’nin on yıllardır yerleşik yerel yönetim sisteminin, herkesin bildiği ve hemen herkesin parçası olduğu bozuk düzeni, davanın konusu.

Bu noktayı açacağız. Adım adım gidelim.

Önce, yazımızın sınırları…

Karşımızda “bomboş” bir iddianame mi var? Her şey, yalnızca gizli tanıkların “-miş’li geçmiş zaman” ifadeleri üzerine mi kurulu?

Böyle olmadığını, gözünü kırpmadan aksini iddia eden Özgür Özel de biliyor. Daha iki hafta öncesine kadar Beşiktaş Belediye Başkan Yardımcısı olarak görevini sürdüren şahsın dahi itirafları var iddianamede.

Fakat bu yazıda buna, kim hakkında ne iddia ediliyor, bunların altı nasıl dolduruluyor gibi ayrıntılara girmeyeceğiz. Birincisi, örneğin ses kayıtlarına yapılan atıflar gibi unsurlara bakılınca iddianameden anlaşılıyor ki, delillerin bir kısmı ek klasörlerde yer alacak. İkincisi, bu aşamada kesin yargılara varmak güç.

Ama esas neden üçüncüsü: Kanımca, kamuoyunu ilgilendiren mesele pirincin taşını ayıklamak değil. Kamuoyunu ilgilendiren, bu pirinçle kim ne pişiriyor, bize ne yedirmeye çalışıyor, onu anlamak. Onu anlamaya çalışacağız.

Şu, muhakkak: Haksızlığa uğrayan çok kişi var. Aynı baz istasyonuna sinyali gelen binlerce kişi arasında tesadüf etmiş iki kişiyi “vay bunlar kesin buluştu” diye yaftalamak gibi, savcılığın hukukun ve hatta mantığın sınırlarını tümüyle ihlal ettiği yöntemlerin ve benzerlerinin kullanıldığı sabit. Kastımız, haksızlığa uğrayan kişilerle ilgilenmediğimiz, dertlerini dert etmediğimiz değil.

Yalnızca, bunlar, bu yazının konusu değil.

Zira hukukun ve mantığın sınırlarına değil, bu iddianamenin sınırlarına bakacağız.

Gez

Nedir o sınırlar?

Birinci sınır, 2019 yılı. Gürlek ve ekibi diyor ki, bu Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü, 2013’te kuruldu. 2014’te ilk firmasını uhdesine kattı. 2016’da, iddianamenin o güzel Türkçesi’yle “sıçrayışa geçti”. Örgüte ait firmalar 2016’dan sonra “kısa sürede çok büyük sermayeli şirketler haline geldi”. 

Ve nihayet, yine iddianameden aktarırsak: “Ekrem İMAMOĞLU’ nun İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinden sonra yönetim değişikliğini fırsat bilen örgüt lideri, rotasını İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyelerine çevirmiş ve 2020 yılından itibaren (...) örgüte altın çağını yaşatmıştır”.

Gürlek ve ekibi bunları anlatıyor, ama “kıskıvrak yakaladıkları” ve “yüzyılın yolsuzluk olayının aktörü olan” bu örgütün ne kuruluşunda işlediği suçlara bakıyor, ne “nasıl olup da sıçrayışa geçtiğini” irdeliyor, ne de “nasıl çok büyük sermayeli şirketler haline geldiğini” ele alıyor.

Birinci sınır, bize şunu söylüyor: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı açısından bir suç örgütünün suçlarının yargılanmasının kıstası, basitçe, suç olmaları değildir, sıçrayışa geçmeleri de değildir, ve hatta çok büyük paralar kazanmaları da değildir. “Başsavcılığımız, yalnızca ‘altın çağını yaşamakta olan’ örgütlerle, ve bunların da yalnızca ‘altın çağlarındaki faaliyetleriyle’ ilgilenmektedir”, böyle anlaşılıyor.

Göz

İkinci sınır, AKP. Çok anlatıldı, açmaya gerek yok. Gürlek ve ekibine göre AKP ve ortakları göklerde süzülen öyle bir kutsal cisimdir ki, nurlarının üzerine düştüğü her şeyi de pirüpak edivermektedir. Aktaş Suç Örgütü’nün AKP’lilere verdiği rüşvet zinhar su başını tutmuşların kursağına girmemekte, adeta halk için rızka dönüşüvermektedir. Durum o kadar karikatür bir halde ki, Başsavcılık, koca suç örgütünü ele aldığı yüzyılın davasında iddianameyi bitirince, “hele şu Isparta ve Kütahya’dan da dosyaları bir isteyin de bakalım bakalım” demek ihtiyacı hissetmiştir.

İkinci sınır, bize şunu söylüyor: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı açısından bir suç örgütünün suçlarının yargılanmasının kıstası, iktidarla iyi geçinememektir. Yoksa suç örgütünün kurulması da, sıçrayışa geçmesi de, çok büyük servetler biriktirmesi de mesele değildir.

Arpacık

Üçüncü sınır, İmamoğlu. Mevcut iddianame, esas olarak Beşiktaş Belediyesi’ne odaklanıyor. Niye böyle bir sınır var? Niye, bazı yorumlarda iddia edildiğinin aksine herkes aynı torbaya doldurulmadı da, İmamoğlu ve diğerleri ayrıştırıldı?

Özgür Özel’in tezi, “çelişkili, birbirini tutmayan, birbirini ispatlayamayan bir sürü şey olduğu, o yüzden işin içinden çıkamadıkları” yönünde. Oysa, bu gibi iddianamelerde işin içinden çıkılamaması, genelde savcılığın işine gelen ve sık başvurulan bir taktiktir. Gayet yapılabilirdi. Belli ki tercih edilmedi.

Savcılık, tahminen, Ekrem İmamoğlu ekibinin “Aktaş suç örgütünü de aşan, bambaşka bir suç örgütü” olduğu savıyla açıklayacak bu ayrıştırma işlemini. Fakat, kanımca, bir başka boyutu daha var: Bu olaylar ayrıştırıldı, çünkü bu ayrıştırma, CHP’nin içindeki hiziplerin sınırlarına da denk düşüyordu.

Üçüncü sınır, bana kalırsa, bize şunu söylüyor: Evet bu bir siyasi dava, ve davanın arkasındaki siyasi mantık, hem CHP’nin içindeki gruplaşmaları hem de AKP’nin şu veya bu yerellikteki çıkarlarını hesaba katıyor.

Bu, bizi, dördüncü sınıra götürüyor: Kişiler. Kimi kişiler, misal Özlem Çerçioğlu, önden yoklanıyor, eğer teslim alınmasında fayda görülüyorsa ve derhal teslim oluyorsa, dışarıda bırakılıyor. Kimi kişiler, misal bizzat Aziz İhsan Aktaş, “dava”ya katkıları nezdinde özel muamele görüyor.

Ama başkaları da var. Abdurrahman Tutdere ve Zeydan Karalar’a, en azından şimdiye dek görüldüğü kadarıyla elde doğru düzgün kanıt olmaksızın el atılıyor. Ama iddianamede “silsilenin parçası” olduğu söylenen kimi kişilerin bilgisine dahi başvurulmuyor. Misal, Erdoğan Toprak. İddianameye göre, tüm işleyişin göbeğindeki Alican Abacı’yı Erdoğan Toprak Avcılar’dan alıyor, Beşiktaş’ta Rıza Akpolat’ın özel kalem müdürü olarak görevlendiriyor. Çark böyle kuruluyor. Ama Başsavcılık, ince siyasi hesaplarla sınırlar çiziyor.

Bu dört sınır, davanın hukuki değil siyasi niteliğini açıkça gözler önüne seriyor.

Malumun ilamı

Denilebilir ki, malumun ilamı için mi bunca şeyi konuşuyoruz? Dava siyasi, zaten biliyoruz.

Doğru, ama ötesi var.

Başa dönelim… Bu davada, misal Ergenekon veya Gezi gibi diğer siyasi davalara kıyasla, anlaşılır ve tutarlı bir çerçeve çizilememiş olmasına boşuna dikkat çekmedik. Ergenekon’da da, Gezi’de de, yargılananların arasında hakikaten suç işlemiş kişiler olup olmamasından tamamen bağımsız birer ideolojik hedef vardı. Birinde Türkiye’nin kurulu düzeni, diğerinde halkın iradesi yargılandı.

Bu kez, suç, bizzat düzenin kendisinde. AKP’nin bu davalarla kendi tabanı nezdinde ne inanç ne heyecan ne enerji yaratamamış olmasının nedeni, çok basit bir kamusal bilgi: Türkiye’de yerel yönetimlerde işler zaten on yıllardır böyle yürüyor. Esas malumun ilamı burada. Başsavcılık da, bu yüzden, birtakım sınırlar çiziyor, ama bu bunların niye böyle olduğuna dair adamakıllı bir açıklama girişiminde bulunamıyor.

Uzun süredir soL’un sayfalarında, Türkiye’de bir yönetme krizi yaşandığının yazılması boşuna değildi. İktidar, yaşadığı tıkanıklığı aşmak için bu çıkmaz sokaklara girdi.

Bu iddianame, başarısızlığa mahkum.

Fakat, CHP yönetimi de bu iddianame karşısındaki tutumuyla başarısızlığa mahkum.

Bu mahkumiyet hükmümüzü, üçüncü yazıda açacağız.

DOSYA

ceza

Aziz İhsan Aktaş iddianamesi

İstanbul Başsavcılığı'nın Ekrem İmamoğlu ve diğer belediye başkanlarına karşı yürüttüğü operasyonun parçası olan Aziz İhsan Aktaş iddianamesini üç yazıda inceledik.

Aktaş iddianamesine giriş: Akın Gürlek’in beceriksizliği bize ne anlatıyor?Aktaş iddianamesi: CHP’nin ötesinde bir ders çıkarmalıyızAziz İhsan Aktaş davası başlıyor: Detaylarda kaybolmamak için esas neye bakmak lazım?

soL YZ Beta, soL’un geliştirdiği ve soL arşiviyle çalışan bir yapay zeka robotudur. Kullanımı, soL abonelerine açıktır.