Öz yönetim ve özerklik: Kürt emekçileri ne yana düşer?

03/01/2016 Pazar
Öz yönetim ve özerklik: Kürt emekçileri ne yana düşer?

Uzunca bir zamandır siyasal alanda yer alan özerklik ve öz yönetim gündemi, son yaşanan saldırılar ve katliamlarla yeniden dile getirilip tartışılır oldu. Tartışmalar iki cepheden süregidiyor. Düzen cephesinde özerlik ya da öz yönetim ilan edildiği için başlayan savaş tarif edilse de diğer cephede savaşın, inkârın ve imhanın bir çıktısı olarak özerklik denkleminde tarif mevcut. 

“Kürt sorunu çözülmeden hiçbir sorun çözülemez” yaklaşımının çıktısı olarak her şeyin başına “Kürt sorunu”, tüm çözümlerin önüne de “Kürt çözümü” getirildi bugüne kadar. Bu sunumun tabii olarak bir mantığı ve karşılığı var. Ancak “sınıf ne yana düşer emekçiler ne güne yaşar” diye sormak akla gelmeyince yangın bir başka eve sıçrayana kadar sönmüş sayılıyor. 

Bugün sosyalizmin “köhnemiş” düşüncelerine karşı, şapkadan çıkarılan çözücü ve kurtarıcı bir kavram olarak “demokratik özerklik” ise sorunlara nasır bağlamaktan öte gitmeyen öneriler getiriyor. 

Demokratik özerklik fikri, kapitalizmin farklı bir tanımı ve bu farklı tanımdan yola çıkarak farklı bir çözüm önerisiyle karşımıza çıkıyor. Kimilerinin “tarihin” ya da “sınıfların sonu” diyerek işaret ettiği 1990’lı yıllarda SSCB’nin çözülüşünün akabinde, kapitalizmde gedikler açmak, yaşanabilir bir dünya inşa etmek manasına gelen demokratik özerklik yeni bir kavram değil aslında. 

Antony Giddens’ın kavramsal olarak ele aldığı “kapitalist modernite”de sorun sınıfsal olmaktan ziyade biçimsel. Bu durum sınıflı toplumdan biçimlense de sınıfsız bir dünya mücadelesi çözüm olarak sunulmaz. Murray Bookchin’ın “Ekolojik Topluma Doğru” kitabında zirveye ulaşan tezler bugün Öcalan’ın önünde bir yol haritasıdır. Ve yine Öcalan’ın ifadesiyle Murray Bookchin’ın en iyi öğrencisi olarak kendisi bu programın eyleyicisidir. 

Peki, nedir bu program?

Murray Bookchin  “Ekolojik Topluma Doğru” adlı eserinde “Sorunlarımızın temel nedenleri toplumsal -kapitalizmde, ulus devlette- ilişkilerde, her şeyin ve tüm ilişkilerin metalaştırılmasında yatıyor.  Rekabet, sınıfsal ve hiyerarşik ilişkiler toplumu çürütüyor”diyor. Buraya kadar makul... Ancak sonrasında devam eden cümlelerde  “Bunun için çözüm, kentlerin eko topluluklara ayrılmasındadır” diyerek dümeni farklı bir yere kıran Murray Bookchin, herhangi bir umut ya da çözüm olarak görmediği sosyalist dünyaya veya reel sosyalizm pratiğine sözüm ona neşter atar ve sorunun çözümü: demokratik modernite!

Öcalan ise, gerek “Sümer Rahip Devletlerinden Halk Cumhuriyetine” gerek “Bir Halkı Savunmak” gerekse “Özgürlüğün Sosyolojisi” kitaplarında bu meseleyi irdeler ve bir çözüm uğrağı olarak tahlil ve teorize eder. 2006 yılında hayatını kaybeden Murray Bookchin’ın ardından “fikirlerini Mezopotamya topraklarında yaşatacağız ve pratiğe dönüştüreceğiz” diyen Öcalan, bu çalışmalarında özetle ve yine kendi ifadesiyle:

“Kapitalist Modernitenin hegomonik güçlerinin mücadelesi (ABD ve AB) neticesinde bilimsel sosyalizm çöktüğünden beri PKK’nin payına düşen kendi sosyalist-ulus devlet inşacılığından vazgeçmesi oldu. Nihayet PKK dönüşüm geçirerek, kapitalist modernitenin enstrümanı olan ulus-devlet, azamikâr-endüstriyalizm hedeflerini terk ederek demokratik ulus, kârsız sosyal pazara, ekolojik endüstriye ulaşmayı hedeflemiştir” diyerek tarif eder. 

Murray Bookchin’ın kendi ifadesiyle böylesi “liberter sosyalist” tezlerin çıktısı olarak 9 Kasım 2014 yılında deklere edilen “Demokratik Ekonomik Konferansı” aslında bir fiyasko ile sonuçlandı. Konferansın Kobanê direnişindeki Perşmerge ve Gerilla güçlerinin ortak mücadele deneyiminin ve zihinlerde oluşan “Kürt Ulusal Ordusu” motivasyonunun hemen akabinde gerçekleşmesi pozitif noktaları öne çıkarsa da sorunlar olduğu yerde duruyor.

İlk olarak, konferansın yani öz yönetimin ekonomik modeli bir ortaklaşma yaratamamış, Güney Kürdistan’da bir enerji krallığına sahip olan Barzani hükümeti deklarasyonu hayalcilik olarak tanımlamıştır. Alternatif olarak da herhangi bir çözüm önerisi de mevcut değildir. Öneriler temennilere teslim olmuş durumda.    

İkinci sorun ise kapitalist moderniteye karşı açıklanan maddelerin ne sosyalizme kapı açıyor ne de kapitalizminden bir kopuşu işaret ediyor oluşudur.

Öz yeterliliğe dayalı demokratik, komünal, kadın özgürlükçü, ekolojiki eşitlikçi, dayanışmacı tezler sosyalizm dışında her şeyi dile getirip “Peki öz yeterlilik mümkün olmazsa, ya da öz kendine yetemezse ne yapacak?” sorununa cevap verememektedir. Olası cevabın, dünyaca soykırım olarak kabul edilen Küba’nın yaşadığı kuşatmaya rağmen “sosyalizmde ısrar” olmadığı da açıktır.

Ekonomik planlamayı yerele odaklayan yaklaşım, planlamanın doğasındaki merkezi yaklaşımı görmezden gelerek kapitalizmde yaşanılası, tahammül sınırları olan adacıklar ön görmektedir. 

İyileştirilmiş kapitalizm ile sosyalist dünya arasında büyük bir fark var. Ve fakat bu farkın düzen tarafında, Kürt emekçilerinin üretim araçlarına sahip olacağına ve bundan sonra sömürülmeyeceğine dair herhangi bir ibare ya da işaret yok.
Muhtemelen kamyon kasalarında değil profesyonel taşımacılıkla seyahat eden pamuk işçileri, madene daha teknik donanımlarla inen Şırnak’ta kömür işçileri ya da “patronum da (pardon işveren demeliydim!) Kürt” motivasyonunu ile sürdürülesi bir dünya tahayyül edilmekte.

Bunun adı başlı başına düzen dışılıktır. Düzen karşıtlığı değil. Düzen dışılık düzen içinde bir faklı bir alanı tarifler kendince, karşıtlığı ise onu yıkıp yenisini kurmayı. Sorun devlette değil, devletsizlikte de değil. Sorun kapitalist devlette. Kürtlerin SSCB topraklarında da devletleri yoktu ancak Kürt kültür sanat dünyasının zirvesini inşa ettiler. Çünkü sosyalist bir devlete sahiptiler.

Demokratik özerkliği eleştirince akılarınca “devleti mi savunuyorsun” diyenlere söylenecek hiçbir şey yok. Aynı akıl Ergenekon operasyonlarında ”sen yoksa paşaları mı savunuyorsun” demekteydi. 

Düzenin dışında bir yer yok düzenin müsaade ettiği alandan başka.

Karşıtlığında ise sosyalist bir dünya ve Kürt ve Türk emekçileri için yaşanılası bir ülke var. 

2016’da sosyalizm mücadelesi Kürdistan’da gerçeklik kazanmadıkça aynı devletin Kürt filmini seyretmeye devam edeceğiz. 

İnsanlığın ise ne başka bir seçeneği ne tahammülü ne de zamanı var.