Koroya Kapılmadan Bakarsak KEMAL ÖZER

Ölümler ve yıldönümleri. İkisinin temelinde de anmalar yatıyor. Anma kültürünün belli başlı dayanağı ise birtakım sloganlar. Ölenler "hayatını kaybetmiş"tir. "Yeri doldurulamayacak"tır. Ve "anısı yaşatılacak"tır. "Eserleriyle yaşayacak"tır.

Oysa "hayatını kaybettiği" söylenenin, yaşadığı süreçte "kaybettiği", "kaybettirdiği" başka şeyler olabilir. Hatta bunlar, yerine göre, çok daha önemli şeyler olabilir. Öte yandan, "yeri doldurulamayacak" diyenlerin önemli bir bölümü, insan yaşamı üzerine konuşurken, onun biricikliğini vurgulayan, bireysel yaşamı yücelterek onu yere göğe koymayan kişilerden oluşmaktadır.

"Anısı"nın nasıl yaşatılacağına gelince, akla ilk gelen onun adına ödül koymak, bir parka ya da sokağa onun adını vermektir. "Eserleriyle yaşamak" ise, söyleyenin bunu söylerken yaptığı bir değerlendirmeye, vardığı birtakım sonuçlara dayanmaz. Çoğu zaman, bu sloganların maddi temeli yoktur. Ses düğmesine aceleci bir haber ağının bastığı bir korodur karşımızda bulunan. Koroya ses verenlerin sloganları bellidir, katılmayanlar ise nankör bir suskunluğu yeğlemiş sayılır.

Kısa süre önce İlhan Berk'in ölümü, bu söylediklerimizi bir kez daha gündeme getirmiş oldu. Koronun ses düğmesine basıldı. Dışında kalmak istemeyenler, kendilerinden beklenen sözleri dile getirdiler. Kuşkusuz önümüzdeki aylarda yeni halkalarla genişleyerek sürdürülecek bu koro.

Oysa asıl anmanın, gerçekçi bir değerlendirmeyle sağlanacağını düşünenlere çok verimli bir fırsat var önümüzde. İlhan Berk'i değerlendirmek, edebiyatımızın, özellikle de şiirimizin içinde bulunduğu duruma çok açıklayıcı bir olanak sayılabilir. Yinelene yinelene genel kabul görmüş birtakım çözümleme sonuçlarını yeniden ele almaya, somut veriler üzerinden araştırmalar yapmaya yarayabilir. Çünkü o, yalnız 1980'den sonra yıldızı parlayan biri değil. Uzun ömrünün son döneminde değeri anlaşılmış biri demek de yeterince kapsayıcı olamaz. İlk 30-40 yıllık yaşam dilimiyle, cumhuriyet döneminin toplumsal ve sanatsal öyküsünü kendi serüveninde barındırıyor. O dönemden alınacak insan kesitlerine örneklik edebilecek bir yaşam serüveni sergiliyor. Son 50 yıllık yaşam dilimi ise, Soğuk Savaş'ın yeni dünya düzeni hazırlığından başlayıp, 1980 ertesindeki gelişmelerle dayatılan yeni yapılanma girişimlerine kadar örnek alınası bir açıklık içindedir.

İlhan Berk'in ölümüyle ses düğmesine basılan koro, bilinenleri yineleyip duruyor. Koro dışında kalan (benim görebildiğim) iki yayın, andığım bu değerlendirme için birtakım ipuçları taşıyor diye düşünüyorum. Yayınlardan biri, bir aylık derginin İlhan Berk'ten alıntıladığı şiir. Öteki ise, bir gazetenin hafta sonu ekinde, yine alıntılanan genişçe bir söyleşi. İkisini yan yana, ya da arka arkaya okuyunca, yapılması gereken geniş ölçekli değerlendirmenin çağrışımlarına ulaşıveriyor insan.

Dergide yer verilen şiir Türkiye Şarkısı adını taşıyor ve bir bölümü şöyle:
"Sen âhı ekenin biçenin
Sen âhı taş kıranın, şarkı söyleyenin
Trenler ki senden geçer
Başı açık yalnayak halkım senden geçer
Türkülerin en hazinleri senin üzerinedir
Anamın, kardeşimin, kavmimin gözyaşı senin üzerinedir
Halkım arabacısı, köylüsü, ırgatıyla senindir
Ben bütün şiirlerimle halkımın."

Şiir, İlhan Berk'in yukarda sözünü ettiğimiz ilk 30-40 yıllık yaşam diliminin ürünlerinden. Onu yazanın kim olduğu, nereden geldiği aranırsa, söyleşide şu satırlar karşımıza çıkıyor: "Okulu üçüncü sınıfta bırakmış", "Nedeni? Yoksulluktan.", "Çıkmaz sokaktaki ev, karısını bırakıp giden, bayramlarda çıkılan alışverişlerde elinden tutulup tutulmadığı bile anımsanmayan bir baba, beş kardeş, kardeşlere ve anneye bakan büyük ağabey", "Çıraklık yılları: Dondurmacı, ciğerci, kunduracı...", "Çıraklığın en uzun durağı diş tabibi", "gidilmemiş köy okulundan alınan diploma", "Ortaokul; sabah dişçi muayenehanesinin temizliği, sonra ders.", "Yoksulluğun süngerini sıksalar bunlar dökülecek işte."

1950'lerin ortasına kadar, ozanın yaşamını mayalayan bu kökenle, yazdıkları arasında bir çelişiklik var mı diye sorarsak, evet diye yanıt vermek zor. Ama sanat yaşamını belirleyici öğeleri yalnız kendi içinde arayanların yaptığı gibi bakarsak, ortaya bir İkinci Yeni çıkmıştır ve İlhan Berk birdenbire "anlamsıza değin özgürleşme, doğal mantığın kalıplaşan sınırlarının çözüşmesine ve düşünce partiküllerinin mantık-ötesi evreni bulgulamasına, yani zihnimizi sınırlayan sınırların ötesinde kendi mantığını oluşturmasına olanak sağlayan" (Muzaffer İlhan Erdost) İkinci Yeni içinde yer alacaktır.

Sonra da yıllar içinde bu değişimin boyutları birer birer ortaya çıkacaktır. Bunlardan birkaçını yine alıntılanan söyleşiden aktaralım:

- Yazarak yararlı olmayı anlamıyor, kendine yakıştıramıyor. Bir sahtelik buluyor yararlı olmakta, çünkü yararcılık yapay bir şey.

-"İyi" sözcüğünü de anlamıyor. "İyi"de aşağılayıcı bir yön buluyor, tiksiniyor.

- Yazmak, ona göre: Kötülük çiçekleri yetiştirmek. Şiir suçluluk duygusu uyandırmalı. Şairlere düşen bu. Şiirin doğası istiyor bunu.

- Uzunca süre ruh sözcüğünü sokmamış şiirine, sonra şiirin en büyük kaynağının mistisizm olduğunu öğrenmiş.

- Dili bir nesne olarak ele alıp onunla uğraşmalı. Başlangıç noktası şiir. Saf hale dönmek, yani "şiiri sıfırlamak" istiyor.

- Sözse şiirde bir beladır. Birçok şiir kılığındaki şiir sadece sözden ibarettir. Özellikle de hikâye. Onun tamamen atılması gerekir, çünkü şiire karşı bir şeydir.

- Ahmet Haşim'i bir yana bırakırsak Türk şiiri boğazına kadar sözle doludur.

- Ya gelenek, şiir geleneğin izin sürer mi? Hayır. Gelenek, her şiirin kendisiydi, İlhan Berk gelenekti.

Alıntılarda ortaya çıkan yalnızca bir ozan mı? O ozanı isteyen, yaratan koşullar, aynı zamanda onun sesleneceği, oluşmasında pay sahibi olacağı insanı da amaçlamıyor mu? Koroya kapılmayıp araştırmamız gereken bu ve İlhan Berk'in bu araştırmaya örneklik edecek seçkinlikte olduğunu söylemek yanlış olmaz.

kemozer@gmail.com
www.blogcu.com/kemalozer

Popular content