Soğuk Savaş döneminde bir biçimde Amerikan çıkarlarına, CIA operasyonlarına hizmet eden bazı önemli sanatçılara ilişkin soL'da yayımlanan dünkü yazımda yer alan iddialar bana ait değil. Kenarda köşede kalmış, sır olmaya devam eden bilgileri sizlerle paylaşmış da olmadım.
Her şey uzun bir süredir ortada. Bir bölümünü okuma fırsatı bulduğum çok sayıda kitap ve makalede, CIA ya da başka resmi belgelere dayanılarak belli bir sistematik içinde değerlendirilen bu bilgilerden hiç kuşkusuz farklı siyasi sonuçlar çıkarmak mümkün. Ama "gerçek" orada duracak, onun etrafında dolanılacak.
Sosyalizme düşmanlığını hiç gizlemese de, hem dönemin tanıklıklarından hem de 40 yıllık süreyi doldurduğu ve gizlilik derecesi düşük olduğundan açığa çıkarılan resmi belgelerden yararlanırken oldukça cesur davranmayı beceren İngiliz gazeteci-yazar Frances Stonor Saunders'ın Kültürel Soğuk Savaş başlıklı kitabı (bu arada kitabın İngiltere ve ABD baskısının farklı adlarla yapılmış olduğunu, Türkçe çevirinin Parayı Verdi Düdüğü Çaldı başlığıyla yayınlandığını hatırlatmak gerekiyor) okurla buluştuğu 1999 yılından beri bu konuda referans kitaplardan biri olarak kabul ediliyor. Aynı belgelerden hareketle benzer sonuçlara ulaşan başka araştırmacılar da var. Bunlara ek olarak, Berlin Krizi, Kore ve Vietnam Savaşları'na ilişkin yine resmi belgelerden hareketle hazırlanan ya da doğrudan bu belgelerin belli bir sistematik içinde sunulduğu kitaplarda yer alan bazı bölümler Saunders ve diğerlerinin iddialarını doğruluyor.
Kaldı ki, Amerikan Merkezi Haberalma Teşkilatı (CIA), Saunders'ın kitabındaki iddialara ilişkin kendi resmi internet sitesinde oldukça zayıf itirazlara yer vermiş, CIA'nin ulvi amaçlarının gözardı edilmemesi gerektiğine ilişkin "ideolojik" bir konumlanış içine girmiş ve özetle "kötü bir şey yapmadık" demişti.
Bütün bunlardan sonra Orwell'den başlayarak Silone, Malraux, Stravinski gibi kültür insanlarının CIA ajanı olduklarını söyleyebilir miyiz?
Dünkü yazımın başlığı tam da buydu: CIA ajanlarına bakın!
Çok mu ağır?
George Orwell'in ABD'li yetkililer için yazdığı ve bir bölümü yakın arkadaşı aydınlara ilişkin notlar onun CIA ajanı olduğunu kanıtlar mı? Bu ihbar listelerini, umudunu ve biraz da bilincini yitirmiş bir sanatçının veremden ölmek üzereykenki yarı bilinçsiz davranışlarıyla açıklayanlar var. Kimisiyse Orwell'in, aklını başından alan kadın "ajan" Celia Kirwan'ın hatrına bu tuzağa düştüğünü ileri sürüyor, onu mazur gösterircesine… Yazarın itibarsızlaşmasını istemeyen yakın akrabalarının dürtüklemesiyle "araştırma yapan" bazılarıysa, bu listelerde hiçbir şey olmadığını kanıtlamanın derdinde.
Olmuyor, Orwell'i aklıyamıyorlar.
Bunları kim tartışıyor; bunları sosyalizme düşman, son tahlilde Amerikan yaşam tarzına, liberal demokrasinin değerlerine sahip çıkan kişiler tartışıyor. Komünizme karşı mücadelenin kendisine değil, kirli yöntemlerine itiraz ediyorlar. Ya da etmiyorlar da, üzgünler!
Bizim farkımız olmayacak mı?
Yanlışlık Orwell'in durduğu taraftadır demeyecek miyiz? 1948-49 yıllarında, sosyalizmle kapitalizm arasında bir savaş, çok derin bir savaş başlamışken ABD'nin başını çektiği bloğun düşünsel cephesinde misyon üstlenmenin kendi başına suç olduğunu söylemeyecek miyiz?
Ahlaki çürüme, satılmışlık bu konumlanışın ürünüdür.
Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler Birliği'ne karşı Amerika Birleşik Devletleri'nin safını tutan, ona hizmet eden herkesle hesabımız var. Bu hizmet sırasında kullanılmış olmaları, itismar edilmeleri onların sorunudur.
Seçtikleri taraf nedeniyle masum değiller ki!
Sovyetler Birliği'ni beğenmeyebilir, eleştirebilirsiniz. Ancak bu ABD'ye hizmet etmeyi meşrulaştırabilir mi? Bağımsız bir konumlanış o dönemin sert ikliminde mümkün olmuyorsa, evinde otur.
"Özgür dünya kızıl tehdit altında" diye naralar atan güruhun içinde yer alma.
ABD'nin örtülü operasyonlarının parçası olduğu gün gibi açık girişimlerden uzak dur.
Bu nedenle bu kadar belgeden sonra Stravinski'ye, Orwell'e, Silone'ye, diğerlerine haksızlık etmekten korkmamak gerek. Bunların hepsi zamanında uyarıldı. Batı Berlin'de ve Paris başta olmak üzere Avrupa başkentlerindeki Amerikan kültür operasyonlarına ilişkin son derece ağır suçlamaların yer aldığını biliyoruz komünist basında ve Sovyet gazetelerinde. Bile bile lades diyorlar. İnsanlığa büyük zarar veriyorlar. Kendilerinde de…
Çok basit bir gözlemle tek tek her birinin neden bu kadar alçalabildiğini, hangi saiklerle bu kumpasın parçası olduğunu anlayabiliyor, hissediyorsunuz.
Amerikancılık yapmayacaklardı.
Soğuk Savaş döneminin Amerikancılığını ne hakla hafif görebiliriz? Biz de kızıl tehditten söz etmeye başlayacak ve bu tuhaf aydınları aklayacak mıyız?
İnsan hata yapar. İnsanın hata yapma özgürlüğünü elinden almak, onun gelişmesinin de önüne geçmektir.
Onlar hata değil seçim yaptılar.
Emperyalist safı seçenlere, gerici safı seçenlere anlayış gösterecek kadar elimiz güçlü değil.
Dünkü yazıyı bu nedenle; yaklaşık on yıldır yazılıp çizilen şeylere karşın hâlâ Orwell'i liberal fikirlerine tanık gösterenlere rastlamaktan sıkıldığım, siyasetüstü bir kültür-sanat alanı olabileceğine ilişkin saçma sapan ama son derece fiyakalı yaklaşımlardan nefes alamaz hale geldiğimizi fark ettiğim için hazırladım.
Kimseye haksızlık ettiğimi düşünmüyorum.
Bu arsız "aydınlar"ın insanlığın çektiği acılarda büyük sorumluluğu var. Biraz olsun saygınlıklarını yitirsinler. Onlarla aynı safta olanlar "CIA'ye hizmet ettiler" demek zorunda kalıyorsa, sınırlı kaynaklarımızı onları aklamak için tüketmenin anlamı yok.
Hem...
Bu kadarla kalmıyor...
Kültür alanındaki emperyalist operasyonlar beş-on aydının CIA'ye bağlanmasından ibaret değil.
Devamı var...
bir zamanlar tanıştığım bir
bir zamanlar tanıştığım bir kadın 15 yıl boyunca dranas’ın evinde hizmetçilik ettiğini söylemişti. ona göre dranas mit ajanıydı. 15 günde bir birileri gelip onu siyah bir arabayla alıyordu ve bu kişileri hiçbirimiz tanımıyorduk, falan demişti. vebali boynuna... boynuna ya, mesela nazım hikmet söz konusu olduğunda ne kadar da keskin bir anti-komünist tutum izlediği bilinir. bu nedenle, dedikodulara da inanasımız gelir. ama şu olvido da ne güzel şiirdir. dranas'ın iyi şair olmadığını söylemek kolay olmamalıdır.
gustav'a katılmamak mümkün değil. paris ve londra'da beş parasız'ı, aspidistra'yı eskitebiliriz ama kötüleyemeyiz, sanıyorum. adorno için de ikide bir ajandı denmesine bozuluyorum. minima moralia'yı muska gibi boynuma bağlamak istiyorum, desem, abartmış olurum. doğrusu ya, beni, “tarih öncesine” bakmaktan çok, öner yağcı, attila ilhan gibi adların “türk solu” dergisi denen ırkçı yayınlarda konuşlanmış olmaları daha çok ırgalıyor. niye mi? memleketimizin muteber bir “solcu” şairi, öner yağcı’nın annesine şiir adayıp bunu da popüler/popülist kürt dergisi esmer’de yayınlayabildi de, ondan.
Orwell'e dair...
Haddim olmayarak ve Türkiye ile anoloji kurarken elimde kanıtlar olmadığı için sadece farklı cenahta gördüğüm için dillendireceğim örnek olsun Elif Şafak ve Orhan Pamuk isimleri… Ne yapacağız yok mu sayacağız. Bu ülke topraklarında siyaset yapıyorsak “mistik” reklamcı ve dini simgeler sevdalısı ütopyasız Elif Şafak’ı bilmek gerekiyor. Orhan Pamuk’a vururken siyasal çıktılarının yanında kötü bir yazar olduğunun kanıtı da kitaplarında yatıyor. Liberal yalakalıkları sadece siyasi duruş veyaşam tarzlarında değil kitap sayfalarından da sarkıyor. Okumak, bilmek, mücadele etmek ve daha iyisine işaret etmek gerekiyor. Tekrara düşerek; kitaplığı kalabalık bir siyasi hareket olmaktan gurur duyarak…
Orwell'e dair -2
"Her boş vaktinizde okuyacaksınız, çalışacaksınız, yazacaksınız ve örgütleneceksiniz olarak yetiştirilen kadrolara bunu okumuyorum demek olmamış."
Diğer mesele liberal şaşkınlar örnek olsun radikal gazetesi civcivi yıldırım türker vb. orwell'den sıklıkla bahsederler. Referandum dönemi boykotçu yazısına Orwell ile başlamıştı.İddia ediyorum 1984 ve hayvan çiftliği dışında bir tane bile orwell okumamıştır. Bu ekiple karşılaşan "kadro" ben ajan okumuyorumun ötesine geçmelidir. Ben "hepsini okudum","ajanlığını da biliyorum", "tüm kitaplarını da biliyorum", "bak sana öğretiyorum" ve "doğrusu da şudur" diyebilmelidir.
Ben okumalıyız diyorum. Her kadro okumalı. Ajan olduğunu bilerek başka isimlere işaret ederek ama bilerek okumalı… İdeolojik mücadele alanında “hakim olmanın” önemini hatırlamak gerekiyor.
George Orwell meselesi...
Sayın Kemal Okuyan önemli bir konuya değiniyor. Yazılanları avrupa solu,memleketimizdeki sol hareket ve kürt dinamiğinin bir kısmı ile anoloji kurarak okumak gerekiyor. Yazı serisine Türkiye ile devam edilirse yazılanlar daha da anlam kazanacak.. Orwell'in ajanlığına itiraz etmiyorum. 1984 ve hayvan çiftliğinin cia ve benzerleri tarafından antikomünist bir propaganda aracı olarak kullanıldığı da açık.
Ama birmanya(burma) sömürge polisliğinden politikleşmeye ve sömürgeciliğe karşı yazılar nasıl doğmuştur? "Flory" karakterinin bolşevik olması ve sömürge eleştirisi bir dönemini anlatır orwell'in...
“Aspidistra”nın örgütsüz ve doğal olarak çıkışsız “Ravelston”’un küçük burjuva çıkışsızlığı, sosyalizme kayan ama örgütsüz kaldığı için sömürgeci kalan “Flory”’e yakışan ölüm Orwell’e de sonunda benzer sonla yakışmıştır.
Orwell'in İngiltere solu ve örgütlülük ile her zaman sıkıntıları olmuştur. İngiltere de devrime inandığı ve kaçınılmaz olarak gördüğü kitapları okumak ilginçtir. Bir iktisatçı gibi paris ve londra'da çalışan lokanta işçilerinin yaşamlarına değindiği romanları, berduşluğun en ayrıntılı destanı, kömür madencilerinin ekonomik durumu ve sosyal yaşamı için yazılan kapsamlı araştırmalar orwell'in okunmasını zorunlu kılmaktadır.
Orwell'in örgütlülük ile yaşadığı sorunlar, ispanya iç savaşında franco taraftarları tarafından yaralanması ile başlayan düşkünlük ile ajanlığa başladığını düşünüyorum. Orwell'i aklamak diye derdim de yok.