Sınıfsal bakışı yitir hele, gör başına neler gelir…

16/02/2012 Perşembe
Sınıfsal bakışı yitir hele, gör başına neler gelir…

KENTİN SESİ - MANİSA YAZILARI
Zülâl Kalkandelen önemli bir iş kotardı.

Yaklaşık 25 yıldır siyasal yaşamımızda sözü edilen ikinci cumhuriyet kavramını teşrih masasına yatırdı. Bu kavramın temellerine indi.

Ve siyasal literatürümüze önemli bir şerh düştü.

Cumhuriyet Kitapları’nca yayınlanan “İdris Küçükömer’in Tezleri: İkinci Cumhuriyetin Temelleri” adlı kitabında, gözlerden kaçan boyutları görünür kıldı Zülâl Kalkandelen.

Kitap, yazarın Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Dalı’nda yaptığı yüksek lisans tezinin genişletilip güncelleştirilmiş hâli.

***

İdris Küçükömer, 1960’lı ve 70’li yıllarda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde akademisyendir. O yıllarda Yön ve Ant dergisinde kaleme getirdiği yazılarla tanınmıştır. En bilinen, en çarpıcı tezi, “Türkiye’de sol bildiklerimiz aslında sağdır, sağ bildiklerimiz soldur” şeklinde kabaca özetlenebilecek tezdir. Şunu savunmuştur hep Küçükömer: “Batıcı-laik bürokratlar halktan kopuktur, statükonun sahibidirler. Statükoyu yıkmak isteyense aslında sağ bildiğimiz yapılardır.”

İşin en ilginç yönüyse, İdris Küçükömer bu düşünceleri TİP’in bilim kurulu üyesiyken, yani örgütlü bir sosyalist iken dile getirmiştir. Öyle ki, Küçükömer’in bu düşünceleri geliştirirken güttüğü amacın, sosyalizmin gelişmesine yönelik olduğundan kuşku duymuyorum. Küçükömer, Türkiye’de sosyalizmin nasıl kitleselleşebileceği üzerine kafa yoruyor, bunun yollarını arıyor. Ancak düşünme yöntemi ve vardığı sonuçlar bilim dışıdır. İdris Küçükömer, öznel niyetinin tam tersi sonuçlar doğuracak işlere imza atmıştır siyasal zeminde İslâmizme meşruiyet kazandıracak teorik zemini hazırlamıştır.

Zaten yirmi yıldır da, ne kadar ikinci cumhuriyetçi, liberal, tarikatçı yazar ve politikacı varsa, Küçükömer’in bu tezlerini tepe tepe kullanmaktadırlar.

İdris Küçükömer’in savunduğu düşüncelerin özünü, Zülâl Kalkandelen’in şu belirlemesi oluşturuyor: “Burada ele alınması gereken iddia, Batıcı-laik bürokratların halktan kopuk olduğu ve mevcut düzenin temelden reddini sağlayacak oluşumların bürokratlarca engellendiğidir. Küçükömer, bu iddiasını Osmanlı’dan başlatarak, cumhuriyet Türkiye’sini de içine alacak şekilde ifade ediyor.”

***

Bir kere İdris Küçükömer’in “bürokrasi” kavrayışı, metafizik bir öze sahip. Küçükömer’e göre, “Batıcı-laik bürokrat zümre” diye nitelendirilen yapı, tarih dışı ve tarih üstü bir niteliğe sahip. Ve bu “bürokrat zümrenin” tek işlevi, Türkiye’de emekçi sınıflarca reddedilecek bir üretim biçiminin doğumunu engellemek, geciktirmek, çarpıtmak.

Tüm sakatlık işte burada ortaya çıkıyor.

Bütün suçlu, “Batıcı-laik bürokratik zümre” olunca, sermaye sınıfı ve temsilcileri tarihsel bir meşruiyet kazanıyorlar. Aklanıyorlar. Böylece sermaye sınıfının gelişimini en çok hızlandıran, hatta sermaye sınıfının siyasal örgütü haline gelen DP-AP-ANAP-DYP-AKP çizgisi, Küçükömer tarafından “solcu” ve “ilerici” ilan ediliveriyor!

Küçükömer’e göre, kapitalist ilişkiler geliştikçe emekçi sınıfların bilinçleri de gelişmekte ve bu da mevcut düzenin olumsuzlanması olanağını artırmaktadır. Bu nedenle kapitalist gelişimi halk yararına yönlendirme girişimleri ise Küçükömer tarafından “tutuculuk-gericilik” olarak damgalanıp lanetlenmektedir.

Küçükömer’e bakacak olursak, “Batıcı-laik bürokratik zümre” tarihimizdeki her türlü olumsuzluğun, kötülüğün tek sorumlusudur. Böylece Küçükömer, Türkiye gericiliğinin önemli unsurlarından olan bürokrasi düşmanlığına da, gericilik lehine “soldan”(!) büyük bir dayanak sağlamış oluyor.

Şunu savunuyor Küçükömer: Bu “Batıcı-laik bürokratik zümrenin” en büyük günahı, üretici güçlerin gelişiminin önünü sürekli tıkamasıdır. Bu misyon tarihsel bir misyondur. Osmanlı’dan beri değişmemiştir. Devirler değişmiş, içte ve dışta altüst oluşlar yaşanmış ancak “Batıcı-laik bürokratik zümrenin” konum ve işlevi değişmemiştir.

Bu tezler, bu saptamalar, bu savlar dinseldir ve özünde gerici tezlerdir. Sınıfsal bakış açısından yoksun tezlerdir. Sömürü düzenini çatır çatır devam ettirenleri, para babalarını, patronları aklayıp paklayan tezlerdir.

Görüldüğü üzere, AKP zihniyeti, kuramsal özünü İdris Küçükömer’den almışa benziyor.

***

Doğan Avcıoğlu, bu noktada aklımızı açacaktır. Bürokrasinin öne çıkartılıp, asıl sömürgen sınıfların göz ardı edilmesiyle ilgili olarak Doğan Avcıoğlu, “Türkiye’nin Düzeni” adlı sınıfsal bakış açısına sahip kült yapıtında şunları yazar: “Teori, milliyetçi devrimcileri, ‘kırbaçlı bürokrasi’ diye damgalayarak üretim araçlarını ellerinde tutan sınıfların varlığını ve kırbacın esas itibariyle kimin çıkarına işlediğini gizleyerek, tutucular koalisyonu lehine ustaca bir tez ortaya koymaktadır. Halkı ezen bürokrasi suçlanmakta fakat, bu ceberrutluktan hangi sınıfların faydalandığı saklanmaktadır. Devlet ve bürokrasi, egemen sınıfların dışında ve üstünde ‘başlı başına bir sınıf’ sayılmaktadır.”

Avcıoğlu şunları da ekliyor: “İşin şaşırtıcı yanı, tutucu güçler yararına işleyen ve onlar tarafından bir propaganda silahı olarak kullanılan bu teorinin, bazı sosyalist bilim insanları ve politikacılar tarafından da benimsenmesidir. Üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan sınıflar dışında ve üstünde bir devlet düşünemeyen ve toplumdaki temel çelişkiyi, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlar ile bundan yoksun olanlar arasındaki çatışmada gören sosyalist düşüncenin, ‘ceberrut devlet-halk’ teorisiyle bağdaşmayacağı açıktır.”

Bu gerici bakışın en kristalleşmiş biçimini günümüzde “vesayet rejimi” söylemi oluşturuyor.. Adeta şöyle bir anlayış pompalanmakta: Sınıflar üstü, tarih dışı, ilahi bir güce sahip olan ve sürekli darbe yapan, darbe yapmayı düşünen, milli iradenin tecellisini engelleyen, tecelli eden iradeyi de kırmaya çalışan ve de göbeğinde ordunun bulunduğu bir “vesayet rejimi” vardır. Bu “vesayet rejimi” ile halk çelişmektedir. AKP de gelip bu “öcü” vesayet rejimini yıkarak ilerici bir özellik kazanmaktadır!

Bu sakat düşünce dizgesinde, asıl çelişki ustaca gizlenmektedir. Oysa sözü edilen o “vesayet rejimi” ile sermaye sınıfı, yıllarca el ele, diz dize, gönül gönüle ilerlemişlerdir. İşte bu gerçek gizlenmeye çabalanmaktadır. Sermaye-emek çelişkisi gözlerden kaçırılmaya çalışılmaktadır.

Bu söylem pompalanmaktadır ki, böylece son 50 yılın sınıfsal plandaki sorumluları gizlenmekte, hatta kendilerini “Batıcı-laik bürokratik zümrenin” son kalıntıları sayesinde aklamaktadırlar. Kendilerini temize çekmektedirler.

İdris Küçükömerciliğin en büyük zararı, sınıfsal bakış açısını, hem de “solculuk” adına, yok etmeye çalışmasıdır. Ve de çok haksız bir şekilde siyasal İslâmcılar ile liberal gericilere “ilerici”, “özgürlükçü” anlamlar ve misyonlar yüklemesidir.

***

İdris Küçükömer’in “ilericilik-gericilik” ve “sol-sağ” ayrımlarının geçersizleştiğine ilişkin tezleri, Türkiye’de 1980’lerin sonu ve 1990’larda yaygınlaşmaya başlamıştır. SSCB’nin dağıldığı, liberalizmin “son muzaffer” olarak selamlandığı, kapitalist sömürünün dikensiz gül bahçesine kavuştuğu bir liberal şımarıklık döneminde, İdris Küçükömer yeniden gündeme getirildi. Şimdi görüyoruz ki, Küçükömer’in 1990’larda piyasaya yeniden yaygın olarak sunulan düşünceleri, aslında siyasal İslâmcılara meşruiyet kazandırmıştır.

Gayet berrak bir şekilde görüyoruz ki, Küçükömer’in o tezlerinin hedefi, aslında mevcut düzeni temelden reddeden devrimci-öncü-jakoben sol-sosyalist harekettir. Küçükömer’in tezlerini bayraklaştıranlar, siyasal İslâmcı hareketi, “ilerici”, “solcu” ve “özgürlükçü” gelişmenin taşıyıcısı olarak görmüşlerdir. Ama son on yıllık İslâmcı-liberal-Amerikancı AKP iktidarının sonunda, bir de baktık ki baskıcı, zalim, karanlık ve acımasızlıkta sınır tanımayan bir diktatorya kurulmuş.

Ve böylece görüyoruz ki, İdris Küçükömer’in tezleri iflas etmiştir. Küçükömer’in “aslında sol” dediği sağcı-İslamcı-tarikatçı-liberal kesim, acımasız diktatörlüklerini kurmuşlardır.
Küçükömer’e itiraz edenler, ilerici ve sosyalist devrimci damardan beslenenler, jakoben tavrı asla terk etmeyenler bir kez daha haklı çıkmıştır.
Sınıfsal bakış açısını yitiren Küçükömer, hem körleşmiş hem körleştirmiştir.

***

Evet, şimdi anlaşılmıştır sanırım, Taha Akyolların, Mehmet Altanların, Ali Bulaçların, Abdurrahman Dilipakların her fırsatta niçin İdris Küçükömer’e sarıldıkları…

Bu tartışmalara önemli bir kapı araladığı için Zülâl Kalkandelen’e teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum.

[email protected]