'Sesi güzel, kendi güzel, içi güzel' iki insan: Ruhi Su ve Paul Robeson -2-

21/10/2018 Pazar
'Sesi güzel, kendi güzel, içi güzel' iki insan: Ruhi Su ve Paul Robeson -2-

9 Nisan 1898 doğumlu Paul Robeson 15 yaşında Güney’den Kuzey’e kaçan, Lincoln Üniversitesi mezunu bir köle rahibin çocuğu. Zenci olmanın tüm zorluklarına karşın Kolombiya Üniversitesi’nden avukat olarak mezun olmayı başaran yetenekli bir insan.

Ruhi Su gibi, o da sanatçı kimliğinin yanısıra, boyun eğmeyen, teslim olmayan bir savaşçı.

Üniversite eğitimi için gerekli parayı biriktirebilmek için ABD’nin devlet okullarından Rutgers’in dört yıllık bursunu kazanan, okuldaki iki zenci öğrenciden biri olan Robeson’un okul basket takımına katılmasıyla birlikte rakip takımlar bir bir yenilirler ama takım arkadaşlarının saldırısına uğrayan sanatçının burnu kırılır, omuzu çıkar ve kamayla tırnakları sökülür. Bu olay, her şeye rağmen okulu bırakmayan Robeson’un yaşamı boyunca sürecek olan baskılara karşı dayanıklılığının da ilk göstergelerindendir. Çok iyi bir beyzbolcu ve futbolcu olan sanatçı, geçinebilmek için Milwaukee Badgers’da profesyonel Amerikan futbolu oynar. O kadar iyidir ki, ABD’nin en önemli futbol adamlarından Lou Little, ülkenin futbol tarihinde Robeson’dan daha büyük bir oyuncu olmadığını söyler.

1921 Ağustosu'nda evlenen, Harlem'de ufacık bir eve yerleşen Robeson kira ve manav masraflarını ödemek için şarkı söylemeye başlar. Müzikle tanışması ilk kez babasının kilise korosunda ilahi söylemekle başlamıştır. Daha sonra lisede müzik yeteneğini keşfeden öğretmeni sayesinde, belki de ABD’nin ilk zenci Othello’sunu oynar. 1923’te üniversiteyi bitiren, çok kısa bir süre içinde ırkçılık nedeniyle ABD’de avukatlık yapamayacağını anlayan sanatçı bir İngiliz emprezaryonun dikkatini çeker ve Londra’ya taşınır .

Londra’da ardı ardına birçok konser veren Robeson, İrlanda, Galler ve İskoçya’yı gezer. İngiltere konserlerini Viyana, Prag, Budapeşte’deki konserler izler. Robeson gitiği ülkelerin müziğini de mercek altına alır ve şu sonuca varır: farklı ülkelerin müzikleri karşılıklı olarak birbirlerini etkilemişlerdir. Bu ise insanlığın bir bütün olduğunu göstermektedir. Bir başka deyişle, farklı ülkelerin müzikleri aynı zincirin ayrılmaz halkalarının işaretidir. İngiliz baladlarında, zenci müziğinde, Çin ezgilerinde, Rus şarkılarında halkların acıları ve sevinçleri vardır. Ve Robeson bunları toplar, bazılarını Joe Hill’de ve Old Man’s River’da yaptığı gibi güftelerini devrimci bir ruhla yeniden düzenleyip sunar dinleyenlere.

Robeson’un konserlerine İngiliz aristokrasisi ve İngiliz halkı büyük ilgi gösterir. Salonlar tıka basa dolar. 1930’da Londra’da Othello’yu oynayan sanatçı, İngiliz ve Avrupa gazetelerinin yanı sıra, dönemin ünlü yazar ve eleştirmenlerinden de büyük övgü alır. Örneğin Aldoux Huxley ve Rebecca West onun kadar iyi Shakespeare oynayan birisini görmediklerini söylerler. Robeson’un her etkinliği gazete sayfalarının baş köşesinde yer bulmaktadır.

Maddi açıdan rahatlayan, üne kavuşan, aynı zamanda Fransızca, Çince, Almanca, İspanyolca, Rusça, Efikçe (bir Afrika dili) ve İbranice dillerinde şarkılarını söyleyip konuşabilen ve okuyabilen, on parmağında on marifet deyimini hak eden bu yetenekli sanatçının, konserler, film ve tiyatro çalışmalarından kalan zamanını saatlerce kitap okuyarak geçirmesi, Londra Üniversitesi’nin Afrika Çalışmaları bölümüne devam ederek oradan mezun olması hiç de şaşırtıcı değildir.

Bununla birlikte şunu rahatlıkla savlamak mümkündür.

Paul Robeson, ezilen halkların, özellikle Afrika ve Asya halklarının bağımsızlık hareketlerine, kendi ülkesinde zencilerin mücadelesine maddi-manevi destek vermemiş olsaydı, işçilerin sömürülmesine karşı çıkarak sosyalist ve komünist sendika ve partilerin her türlü etkinliklerine sanatıyla katkıda bulunmamış olsaydı ve belki de en önemlisi, bilimsel sosyalist görüşü benimsememiş, sosyalistlere ve komünistlere ve bu arada SSCB’ye yakın durmamış olsaydı; zengin ve tanınmış birisi olarak rahat ama sıradan bir yaşam sürdürebilirdi. Amerikan siyah hareketinin birçok önde gelen kişisi gibi, dindar, milliyetçi bir zenci ya da salt bir zenci hakları savunucusu olarak kalabilirdi.

Seçim

Robeson, bir röportajında, ABD’de değil, Londra’da sosyalist olduğunu, Karl Marx’ın eserleri ile orada tanıştığını söyler. Yeni Zelandalı bir gazeteciye ise Marksist olduğunu açıkça ifade eder. Daha sonra bu görüşlerini, büyük bir cesaret ve kararlılıkla ABD’de Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi’nin önünde de ifade edecektir.

Onu bilimsel sosyalizme, SSCB dostluğuna iten başka faktörler de vardır.

Kendi ülkesinde halkına karşı tüm Amerikan yönetimlerince yapılan haksızlıkların ve zulmün ideolojik konumlanışının inşasında öncelik taşıdığı açıktır.

Bir diğer etken, Amerikan Komünist Partisi’nin ırk ayrımcılığına karşı verdiği ödünsüz tutumu ve mücadelesinden etkilenmesi, parti sekreteri Benjamin Davis, avukat William Patterson başta olmak üzere birçok komünist ile uzun süreli düşünce alışverişi sonunda sosyalist düşüncelere karşı büyük bir yakınlık duymasıdır.

Robeson İngiltere’de Asya-Afrika halkları ve Kenyatta, Nkrumah, Azikiwe, Nehru gibi sosyalist ya da sosyalizme dost liderlerle tanışır, onlarla kişisel dostluklar kurar. Bunun yanısıra Galler, İskoçya, İrlanda dahil olmak üzere kıtanın her yerindeki işçilerle birlikte olur. Katıldığı grev toplantılarında İngiliz, İskoç ve Galli işçiler, çatışmanın merkezinde sınıf farklılığının yattığını belirtirler ona; “zengin ve ünlü olsan da bizim gibi işçi kökenlisin ve emeğin safında yer almalısın” derler. İngiliz İşçi Partisi’nin toplantılarını kaçırmaz.  Artık hem Asya- Afrika'daki siyahların bağımsızlık mücadelesine destek vermekte hem de İngiliz işçi sınıfı için söylemekte, onların eylemlerine maddi destek sağlamaktadır.

Bir konuşması sırasında genç bir işçinin şu seslenişinden çok etkilendiğini söyler:

“Sizler, prenslerin çocukları, enteller, neden bu aptalca konuşmalarınıza bir son vermiyorsunuz? Hâlâ temel sorunun Afrika işçi sınıfının sorunu olduğunu neden anlamıyorsunuz? Neden Afrika’ya gitmiyorsunuz? Neden SSCB’nin yolunu izlemiyorsunuz?”

Robeson bir iki hafta sonra SSCB’ ye gider. SSCB’deki siyasal durum ve sanat konularında Sergey Eisenstein ile uzun uzun bir görüşme yapar. SSCB’deki düzeni sever çünkü ona göre 20 yıldan az bir süre içinde birçok geri halkı 20. yüzyılın bilim ve sanayi dünyasına taşıyabilen bir sistemden Afrikalıların öğrenecekleri çok şey vardır. Sovyetler Birliği’nin gücünün ise sömürgelerin bağımsızlık mücadelesine yardım konusunda önemli bir unsur olduğunu düşünmektedir. Ayrıca ırk ayrımının sıfır olduğu bu ülkede ”ırk önyargısının hiçbir şekilde mevcut olmadığını” görmüştür. Sovyet halkına ve sosyalist düzene duyduğu yakınlığı 1956’da ABD’de Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesi’ndeki sorgusunda “Ve sayın senatör yaşamımda ilk kez dünyada bir insan olarak onurumla o ülke sokaklarında yürüdüm” sözleriyle ifade eder. Kendi halkıyla Sovyet halkının ezgileri, halk şarkıları arasındaki örtüşmeleri keşfettikçe bu ülkenin müziğine, edebiyatına, diline kendisini daha da yakın hisseder. Ailecek Bolşoy’a gittiklerinde Stalin de oradadır. Yoğun alkıştan o denli etkilenir ki “bu dünya liderine el sallayabilsin diye” küçük oğlunu omuzuna alır. Ana dili gibi Rusça konuşup şarkı söyleyen sanatçıyı bırakmak istemez Sovyet halkı. Ne var ki, Robeson bu ikametin “sonsuz bir sürgün” olacağını düşünerek daveti kabul etmez ama tek oğlunu, Stalin’in, Molotov’un ve diğer işçi çocuklarının gittiği 25 nolu Model Halk Okuluna verir.

1930'lar Avrupa’da faşizmin yükseldiği yıllardır. Sanatçının tanımıyla “savaş müziğinin gürültüsü” her ülkede duyulmakta, asker çizmelerinin sesi barış ve özgürlük türkülerini boğmaktadır. Robeson, Hitler’in ve Mussolini’nin iktidara gelişine tanıklık eder. “Üstün ırk” söylemleri pek de uzak olmayan bir felaketin habercisidir. 

Robeson 1939’da İspanya İç Savaşı’na katılır. Orada Abraham Lincoln Tugayı’nda zenci ve beyazların omuz omuza faşist Franko ordularına karşı savaşmalarından dolayı büyük gurur duyduğunu, beyaz Amerikalılarla zenci Amerikalıların aynı mezarları paylaştıklarını yazar anılarında. İngiltere’ye döndüğünde, kendisine saygıda kusur etmeyen İngiliz lord ve leydilerinin artık oldukça mesafeli durduklarını görür. İngiliz üst sınıfları Hitler ve Mussolini’den hiç yakınmamaktadırlar. Karşılıklı olarak imzaladıkları “Anti-Komintern Pakt” ile komünizm belasından dünyayı kurtaracaktır bu iki diktatör. İşçilerin de artık sesi duyulmayacaktır eskisi gibi onlar sayesinde.

Londra’da İspanya deneyimlerini anlatan bir konuşma yapar. Aşağıya aktardığımız bölümde sanatçı hem seçimini ortaya serer hem de aydınlara, akademisyenlere ve sanatçılara faşizm ortamında izlemeleri gereken yolu, tutmaları gereken tarafı işaret eder;

“Her sanatçı, her bilim adamı bugün nerede durduğuna karar vermelidir. Başka seçeneği yoktur. Olemp dağının tepesinde durarak çatışmanın dışında kalmak mümkün değildir. Tarafsız gözlemciler yoktur.  [Faşistler ] Belli ülkelerde, ırkçı ve milliyetçi yanlış düşünceler yardımıyla insanlığın en büyük edebi  mirasını yerle bir ederek sanatçıya, bilim adamına, yazara meydan okumaktadırlar… Her yer savaş alanıdır. Cephe gerisi yoktur artık…” der Robeson. 

Sanatçı ya esaret ya da özgürlük için savaşmalıdır. O, seçimini yapmıştır. “Seçeneğim yoktu çünkü kapitalizm çağının tarihi halkımın çöküşünü temsil etmektedir“ diye de ekler.

Sosyalist bir toplum düzeninin, özel mülkiyete dayalı üretim düzeninden toplumsal, ekonomik, kültürel ve ahlaki açılardan çok daha üstün olduğunu, insanlığın yaşamında daha ileri bir aşamayı temsil ettiğini, insan toplumunun kölelikten feodalizme, kapitalizme ve sosyalizme olan gelişmesinin daha iyi bir yaşam talebini ve gereksinimini gösterdiğini düşünmektedir. Yeni bağımsızlıklarını kazanmış Asya ve Afrika ülkelerinin de sosyalist düzeni benimseme konusunu ciddi olarak ele aldıklarını söyler “Benim Yerim Burası” başlıklı kitabında. Robeson kendi halkının çektiklerinin dünyada aynı sıkıntıları çeken ezilmiş azınlıklar ile aynı olduğunun, daha da ötesinde dünya işçi sınıflarının sorunlarının ve çözümünün de ortak olduğunun bilincindedir. 

Robeson’un amacı ve duruşu bellidir: Anti-faşist mücadele ve sınıfsız, sömürüsüz bir toplum ve eşit ve özgür bir dünya için sosyalizm.

ABD’de mücadeleye devam…

Robeson 1939’da ABD’ye döner. “Bir yurttaş ve sanatçı olarak, bir zenci ve emek dostu olarak” yurdunda yapabileceği çok şey olduğuna inanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nda ülkesinin faşizme karşı savaşta SSCB ile müttefik olmasından dolayı mutlu olan sanatçı, bu dönemde de FBI tarafından izlenir. ABD hükümeti onun İspanyol cumhuriyetçileri için yardım toplamasından, Amerikan Komünist Partisi liderlerinden Earl Browder’in cezaevinde tutulmasına karşı çıkmasından ve komünistlerle olan yakınlığından rahatsızdır. Komünist film yapımcılarının ABD’de insan hakkı ihlallerini, işçi sınıfı mücadelesini ve Amerikalıların İspanya’daki anti-faşist savaşa katılımlarını konu alan filmlerine yardımcı olması egemenlerin rahatsızlıklarını daha da artırır. Moskova seyahati ve Robeson’un uluslararası örgütler ve kişilerle ilişkisini mercek altına alırlar. Sanatçının komünist parti üyesi olma olasılığı da söz konusudur.

Her şeye karşın Robeson’un yıldızı halk arasında yükselmeye devam eder. Oyun oynadığı tiyatrolar ve konserleri binlerce seyirci çekmektedir. İlerleyen yaşına rağmen sağlığını düşünmeden binlerce kilometre yol yapmaktadır.

Avrupa ve ABD arasında mekik dokuyan, birçok başka ülkede de konser veren sanatçı için dönüm noktası, Soğuk Savaş ve ülkede büyük bir anti-komünist dalganın başlatıldığı McCarthy dönemidir. ABD’de Truman başa geçmiş, Churchill ünlü demir perde konuşmasıyla komünizme savaş ilan etmiştir.

1944-45 yıllarında Avrupa turuna çıkan Robeson, Amerikan askerlerinin zenci ve Sovyet karşıtlığından rahatsız olur. Sanatçı bir başka şeye daha tanıklık etmiştir. ABD Dışişleri Bakanlığı görevlileri ve subaylar Çekoslovakya’da Naziler ve faşistlerle işbirliği içindedirler. Robeson öğrendiklerini dünya kamuoyuna açıklar. ABD’de zencilerin yaşadığı zulüm ve katliamlar da bir faşizm uygulamasından başka bir şey değildir ona göre. “Amerikan halkı Nürnberg’de yargılananların yöntemleriyle öldürülmekteyse o zaman bu mahkeme bir demokrasi taklidinden başka bir şey değildir” der. Bu açıklamayı duyan ABD Başkanı Truman’ın masasına vurarak sanatçının linç emrini verdiği söylenir. Konuşma ertesinde ülkesine dönen Robeson’un otomobilinin dört tekerleği de esrarengiz bir biçimde patlatılır. Sanatçı ölümden döner.

Yine de susmaz.

Birleşik Anti-Faşist Mülteci Komitesi’nde bir konuşma yapar. Ona göre, Amerikan halkı üretici güçlerini tüm halk için kullanmayı beceremezse içerdeki faşizmden kurtulamayacaktır. “Faşizmin kendi kendine ölmesini bekleyemeyiz, dünyanın ezilen halkları da bunu beklemeyecekler” der. Bu konuşmayı dinleyen FBI ajanları Robeson’un “Siyah Stalin” olma hayalleri içinde olduğunu rapor ederler.

1949 Nisanı'nda, Paris’te katıldığı bir konferansta Amerikan zenci halkının yabancı topraklarda bir kez daha fedakarlık yaparak ölmelerinin istenemeyeceğini, eğer bir fedakarlık gerekiyorsa onun yerinin Missisipi ve Alabama olması gerektiğini söyler. ABD ayağa kalkar. “Paris’te söylediklerim barış mücadelesinden yanaydı, kimsenin kimseyle savaşmasını istemiyorum” dediyse de savaş kışkırtıcılığı yapmakla suçlanır Robeson.

1949’da Manhattan’da mahkeme önüne çıkarılan Komünist Parti yöneticileri lehinde ifade vermesi ve 1950 Haziranı’nda ise Madison Square Garden’da İnsan Hakları Kongresi’nde Kore Savaşı’na karşı çıkarak Amerikalı zenci halkın dış ülkelerde Amerikan çıkarlarını korumak için değil, ABD’de kendi özgürlükleri için savaşmaları gerektiğini söylemesi bardağı taşıran son damlalardır.

ABD kararlı: Kartal kanatlar kesilmeli

Amerikan hükümeti Robeson’la ilgili üç “önlem” almaya karar verir. Sanatını icra etmesi engellenmek suretiyle yaşamını sürdürecek maddi olanaklardan yoksun bırakılacak, imajı yerle bir edilecek ve seyahat hakkı elinden alınacaktır. Sanatçıyı en iyi susturma yönteminin onun ortadan kaldırılması olduğuna inanan FBI bunu da denemekten geri durmaz.

İlk suikast olayı Peeksville’de verdiği bir konserde yaşanır. Ellerinde kaya parçaları, taşlar, sopalar ve bıçaklar taşıyan bin kişinin öncülüğünde on bin saldırgan, konsere gelen on beş bin taraftar ya da katılımcıya saldırır. Sayıları üç yüzü bulan polisler görev yapmamakta, polis helikopteri Robeson’u koruyacağına onun bulunduğu kürsünün tepesinde uçarak sesini kısmaya çalışmaktadır. Altısı ağır yüz elli kişinin yaralanmasıyla biten konserden Robeson bir arabada Harlem’e kaçırılmak suretiyle kurtarılır. Saldırılar St Louis, Memphis, Pittburg’da ve diğer kentlerde devam eder. Gizli eller tarafından beslenen saldırganlar birçok yerde “Biz Hitler’in çocuklarıyız. Tanrı Hitler’i korusun. Robeson’u linç edin. Hitler iyi adamdı. Keşke bütün komünistleri ve yahudileri öldürseydi” diye bağırırlar. Açılan davada ülkemizde de sıkça rastlanan bir durum ortaya çıkar ve Robeson “komünizmin öncü bir taraftarı” olmakla suçlanır!

Yaşanılası bir dünya mücadelesine kendini adamış bir devrimciyi yolundan döndürmek mümkün müdür?

1951 Aralığı'nda Robeson ve İnsan Hakları Kongresi tarafından Birleşmiş Milletler’e ABD’nin Afrikalı Amerikalılara jenosid uyguladığına dair bir dilekçe verilir. Birçok dile çevrilen ve on binlerce basılıp dağıtılan bildirinin kapağında Robeson’un yukarı uzanan parmağı yer almaktadır! Bildiriyi Manhattan’daki BM binasına götürüp teslim eden de Robeson’dur! Bu çıkış ABD için siyasal anlamda ciddi bir darbe anlamındadır çünkü emperyalist kamp sosyalist kampı insan hakları ihlalleriyle suçlamaktadır o günlerde.

En büyük suç: Komünistleri, komünizmi, SSCB’yi korumak ve kollamak

ABD egemen sınıflarının Ekim Devrimine yönelik sınıfsal refleksleri, başka bir deyişle korkuları ülke içinde “Kızıl Korku” betimlemesiyle anılır. Bu dönemde yani Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda eyaletlerin çoğunluğunda anti-komünist yasalar çıkarılır, komünistlerin, sosyalistlerin ve devrimci sendikaların politik faaliyetleri kısıtlanır, yayınlarına sansür uygulanır ve sistemli olarak izlenirler. SSCB’nin İkinci Dünya Savaşı’nda ve izleyen yıllarda kazandığı popülerlik ve sosyalizme karşı dünyanın her yerinde artan sempati ABD’de “Kızıl Korku”yu bir kez daha tetikler ve Amerikan burjuvazisini önlem almaya iter. 1950-54 yılları arasında faşist senatör McCarthy’nin adıyla anılan bir cadı avı dönemi yaşanır. Kurulan Amerikan Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi tarafından yasa ve Anayasaya aykırı olarak yapılan sorgulamalarla özellikle Amerikan Komünist Partisi ve sempatizanlarına karşı büyük bir karalama ve baskı kampanyasına girişilir, sözde anayasal güvence altında olan düşünce özgürlüğü ayaklar altına alınır, mesleki yasaklamaların, teşhirlerin ardı arkası kesilmez, film ve eğlence sektöründe kara listeler hazırlanarak uygulamaya konulur. Öğretmenler, akademisyenler, aydınlar, sendikacılar, hükümet görevlileri, oyuncular kampanyanın en başta gelen kurbanları arasındadır. Asılsız bir Sovyet casusluğu ile suçlanan Rosenberg’lerin de bu dönemde katledildiklerini anımsayalım.

Mayıs 1948’de Komite’ye tanık olarak çağırılan Paul Robeson’a komünistlerin neyi savundukları sorulur. Robeson komünistlerin ABD’de zencilerin tam eşitliğinden yana olduklarını, onların haklarını almaları için hiçbir çabadan kaçınmadıklarını, bunun gerçekleşmesi için yaşamlarını ortaya koyduklarını belirtir. Komünist Parti üyesi olup olmadığı sorusuna ise ”Komünist Parti yasal ve demokratik bir partidir. Komünist olup olmadığımı bilmek istiyorsanız, yakında yapılacak seçimlerde kullanacağım gizli oy pusulasını alması için bir hükümet görevlisini sandığa yollayın ve kullandığım oyu sorun ona” der. Robeson’a göre Amerikan Komünist Partisi “hayranlık uyandırıcı bir mücadele” yürütmektedir. Komünistler ABD tarihinin belirli dönemlerine  devrimci etkide bulunmuşlar, insanlığın özgürlük mücadelesini savunmuşlardır. Sanatçının ifadesi, Amerikan faşizmine büyük bir meydan okumanın da ötesinde bir ders özelliği taşır. Komünizmin Rusya’da değil ama İngiltere’de başladığını, sanayi devriminin durdurulamaz bir sonucu olduğunu, komünizmin, basitçe temel  kaynakların kamu mülkiyetine geçirilmesi anlamına geldiğini anlatır komite üyelerine. Bu bağlamda zenci sorununun sadece zencilere özgü olmadığını, zenci halkın yüzde 95’inin işçi sınıfının bir parçası olduğunu, dolayısıyla sorunun öncelikle emekçi halklarla ilgili bir sorun olduğunu da ekler.

12 Haziran 1956’daki ikinci sorguda ABD Anayasası’nın ek 5. maddesine dayanarak parti üyeliği sorusuna yanıt vermeyi reddeder. Yine Komünist Parti’yi ve komünistleri över.

Dünyada gittiği her yerde faşizme karşı mücadelede yaşamlarını yitirmiş olan ilk kişilerin komünistler olduğunu ve kendisinin birçok kez komünistlerin mezarlarına çelenk koyduğunu da söylemeyi ihmal etmez. Muhbirlik etmesi ve tanıdığı komünistlerin ismini verme talebini ise reddeder.

Bir pasaport öyküsü

Amerikan burjuvazisi son bir vuruşla Kore Savaşı’na karşı çıkan Robeson’un pasaportuna el koyar. Sanatçı ABD’nin yüksek çıkarlarına aykırı davranmaktadır. Robeson mahkemeye başvurur ama federal mahkeme hükümetin kararını onaylar. Sanatçının yaşamının en üretken on yılına el koyan “ev hapsi” başlamıştır. Yurtdışından gelen tüm konser çağrılarını reddetmek zorunda kalır.

Yine de çare tükenmez.

Dünyanın her yanından gelen iki milyon genç insan Berlin’de toplanırlar ve Robeson’un telefonla gerçekleştirdiği konseri dinlerler. O günden itibaren Robeson bu yöntemle sesini duyurur yurtdışında, konserler verir ve konuşmalar yapar. Bedeniyle olmasa da sesiyle ulaşmaktadır insanlara… “Bırakın Robeson şarkı söylesin” sloganıyla uluslararası bir kampanya açılır. Fransa, Uruguay, Hindistan, Güney Afrika, Avusturya, İsrail, Irak, Finlandiya ve birçok ülkenin barış savaşçıları ev hapsini protesto ederler. Kampanya ABD’de de yürütülür. Birçok ünlü İngiliz yazarı, Guatemala İşçi Birliği üyeleri, Fransız sendikacılar, öğrenciler New York’ta bir protesto eylemi gerçekleştirirler. ABD dışındaki halkların Robeson’u dinlemek istediklerini dillendirirler yüksek sesle. Hindistan lideri Nehru, Gana lideri Nkrumah gibi Asya ve Afrika ülkelerinin başına geçen eski dostları ABD’yi kınayan açıklamalar yaparlar. Pablo Neruda 15 bin kişinin katıldığı Latin Amerika devletleri toplantısında Robeson’un pasaport olayını anlatır delegelere. Afrika Ulusal Kongresi’nde başkan Sisulu “barış ve özgürlük savaşçısı” olan Robeson’u selamlar. Ünlü ekonomist Maurice Dobb ve Chaplin de destekçilerindendir. İskandinav ülkeleri ona vatandaşlık teklif ederler. Manchester’de kurulan 150 kişilik “Ulusal Paul Robeson Komitesi” parlamento üyelerinden, sendika liderlerinden ve bazı kilise mensuplarından oluşur; kuruluştan birkaç ay sonra 27 İngiliz parlamenter Robeson’un Londra’ya gelmesine izin verilmesini resmen talep ederler ABD hükümetinden. 1955’te 300 din adamı, babası ve ağabeyi din adamı olan Robeson’a pasaport verilmesini isterler. İskoçyalı işçiler “Biz Robeson’un bir kez daha İngiltere’de Othello oynamasını istiyoruz” diye çağrıda bulunurlar. Yine İskoç Ulusal Maden İşçileri federasyonu başkanı, örgütünün sanatçının Amerika’dan çıkış izni alamaması ve İskoçya’ya gelememesinden çok rahatsız olduğunu yazar. İngiliz üniversitelerinden de destek gelir. Abeerdeen Üniversitesi öğrencileri 1951’de onu rektör seçerler!

Bu arada Nâzım’ın af kampanyasına da katkıda bulunan Robeson’la şair yazışırlar. Nâzım, sanatçıya yazdığı mektupların birinde “İsmini çok uzun bir süredir duymaktayım, cezaevindeki odamda resmin asılı, Peekskill’deki Amerikan faşistlerinin sana uluduklarını da biliyorum, seni seviyorum kardeşim” diye yazar. Bu sevgiyle yazılır Robeson için hepimizin bildiği “Korku” başlıklı o şiir.

ABD yönetimi geri adım atmaz. Robeson da…

1956 yılındaki sorgusu sırasında komite tarafından kabul edilmeyen açıklamasıyla bir kez daha meydan okur egemenlere:

… Bakanlık hukukçuları mahkemede söylediler: Zenci Amerikalıların sözcüsü olduğum için bana pasaport verilmiyormuş; Afrika’daki sömürge halkların bağımsızlığını istediğim için bana pasaport verilmiyormuş; Nehru’nun, Sukarno’nun düzenledikleri Bandung Konferansı’na başarı dileklerimi yolladığım için pasaport verilmiyormuş.

Dulles Amerika’da halkıma yapılan büyük baskıyı yurtdışında kınamama karşı çıkıyor.

Bu gibi şeylerle suçlandırıldığım için gurur duyuyorum. Zenci halka yapılan haksızlıkların her zaman karşısında olacağım; Afrika’daki sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuşmaları için bütün gücümle çalışacağım. Sömürgeciliğe karşı koyduğu ve Zenci Amerikalıların haklarını savunduğu için bir karaderiliye neden pasaport verilmediğini açıklamak Dulles’a düşer.

Benim pasaport savaşım bir özgürlük savaşıdır… yolculuk etme özgürlüğünün, çalışma özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün savaşıdır… Ben bu görüşlerimi, Komite’nin önünde olsun, başka yerde olsun, her zaman savunacağım” der.

Aslında baskıların örtülü olan yönü liberal bir gazete olan Nation’da ortaya konur. Bir köşe yazarına göre, Paul Robeson’un başına gelenler ABD’deki ırkçılıktan değil ama onun komünist olmasından kaynaklanmaktadır!

Robeson’un pasaport öyküsündeki belki de en ilginç olaylardan biri, 1952’de Kanada Vancouver’da vermeye kalktığı, Peace Arch konserleri olarak bilinen konser dizisinde yaşanır. ABD-Kanada sınırı pasaportsuz geçişin olduğu tek sınırdır. Ne var ki, Robeson’un Kanada’da konser vereceğini duyan ABD yönetimi sınır görevlilerine özel bir emir yollar ve o gün Robeson’un Kanada’ya geçmesi yasaklanır! Konser çağrısını yapan Kanada’nın Maden, İzabe ve İmalat İşçileri sendikası sınırın Kanada tarafına 35-40 bin kişi toplar. Amerika tarafında ise 5-10 bin olduğu tahmin edilen bir dinleyici topluluğu vardır. Robeson on binlerce kişiye hitap eder ve bir savaş türküsüne dönüştürdüğü Joe Hill ile başlayan konserini verir.

1953 Martı'nda ikinci Peace Arch konserini düzenler sendika. Hava berbattır ama katılım 25 bin kişiyi bulur. Ağustos’ta yapılan üçüncü konsere 30 bin kişi katılır. 1955’teki dördüncü konser öncesinde, uluslararası baskılar ve ülke içindeki göreli siyasal gevşemenin de etkisiyle, sanatçının Kanada’ya geçmesine izin verilir ama pasaport başvurusu yine reddedilir. Konser dünya barışına ve kardeşliğine adanır ve diğerleri gibi çok başarılı olur. Sendika başkanı Harvey Murphy, Paul Robeson’un bu kadar güzel şarkı söylediğini hiç duymadığını açıklar gazetelere. Dünyanın birçok ülkesinden özgürlük, bağımsızlık ve emek türkülerinin Robeson tarafından derlenerek sunulduğu programda İspanya İç Savaşı’na katılan Thaelmann Taburu’nun marşı Freiheit (Özgürlük) ve sanatçının Nâzım’ın bir şiirini besteleyip söylediği “Kız Çocuğu” şarkısı da yer alır.

1956 yılından itibaren Robeson’un sağlığında önemli sorunlar ortaya çıkar. Sanatçı 1956 Peach Arch konserine katılamaz.

İki yıl sonra 1958’de pasaportu verilir Robeson’un ama kariyeri ve sağlığı ciddi yara almıştır.

Pasaportunu alan Paul Robeson aynı yıl eşiyle Londra’ya gider. Aralarında Simon Signoret, Lady Bliss, Kennett Tynan, gibi ünlü sinema sanatçılarının bulunduğu bir grup onuruna bir resepsiyon düzenlerler. Londra televizyonunda konserler veren Robeson bir iki hafta sonra davet üzerine Galler’e gider ve 9 bin kişi ile birlikte söyler türkülerini. Dinleyicilerin çoğunluğu Galli işçilerdir. Mücadelelerini “Onurlu Vadi” isimli filmle beyaz perdeye aktaran, hakları için onlarla birlikte protesto yürüyüşlerine katılan Robeson’u unutmamışlardır. Yine aynı yıl Moskova’ya gider. Verdiği konserde 60 bin Sovyet vatandaşı konser yerinin içinde yerini alır, bilet bulamayan 60 bin kişi ise dışarda onu dinlerler. Robeson çok mutludur ama sağlığı ona ihanet etmeye devam eder! Doktorların dinlenmesine ilişkin öğütlerine kulak asmayan sanatçının Moskova seyahatini Hindistan ziyareti izler. Nehru’nun daveti üzerine bu ülkeye giden ve konser veren Robeson ciğerlerinde bir türlü geçmeyen bir zatürree ve kanser eşi ile Moskova’ya döner ve 1959’da her ikisi de hastanede uzun bir süre tedavi olurlar. Ne var ki, kendini iyi hisseden sanatçı 1960’ta Avrupa turuna çıkar. Bu turu, Avustralya ve Yeni Zelanda’da verdiği 21 konser izler. Konserlerin önemli bir nedeni de hastalık harcamaları ve Londra’daki vergi ve masraflardır.

Sanatçı 1961’de Moskova’ya gider ve kalp krizi geçirerek sanatoryuma yatırılır. Bu arada Çin, İsrail, Afrika ve Küba’dan da özel davetler alır ama icabet etmesi olanaksızdır. İyileşmeden döndüğü Londra’da ABD’ye pasaport yenilenmesi başvurusunda bulunur ama yanıt olumsuzdur. Robeson pasaport istiyorsa Komünist Parti üyesi olmadığını yazılı olarak bildirmelidir Adalet Bakanlığına. 1962’de Londra’da hastanede yatan Robeson’a Gana, Çin, Gine ve birçok ülke vatandaşlık teklif ederler. Karısının sağlığı da hızla kötüleşen Robeson bu nedenle Pensilvanya’ya ablasının yanına dönmek zorunda kalır. Bozulan sağlığına karşın mücadelesini Özgürlük adlı bir gazete çıkararak ve Amerikan Komünist Partisi, İlerici Parti ve bazı insan hakları örgütlerini destekleyerek sürdürür. 1965’te aldığı bir başka ağır darbe karısı, yoldaşı Eslanda Goode’u kaybetmesidir. 1968’de dünyanın birçok yerinde yaş günü kutlanır ama o artık çok sınırlı olarak devrimci eylemlere katılabilmektedir. Yine de 1969’da ABD 68’inin başladığı yere, Kolombiya Üniversitesi’ne gider öğrencilerin çağrısı üzerine. Onlarla Nijerya-Biafra olaylarını ve Belfast’taki dini çatışmaları tartışır. “Ben aynı Paul’üm, hiç değişmedim  ve gördüğünüz gibi iyiyim ben”  diye de takılmayı ihmal etmez.

1976 Ocak ayında geçirdiği bir felç sonucu hayatını kaybeder.

Bitirirken

Dünya emekçi halkları ve işçi sınıfı Robeson’u unutmadı. Onu kaybettiğimiz günden başlayarak, işçi sendikaları, akademisyenler, aydınlar anısına kurdukları Robeson’u Anma Komiteleriyle konserler, sempozyumlar, piknikler düzenlemektedirler. Daha da güzeli, 50’li yıllardan bu yana, demokrasi, bağımsızlık ve sosyalizm mücadelesi veren halkların, bu “kartal kanatlı kanarya”nın türkülerinden güç alarak meydanları zaptetmeleridir.

Türkiye sosyalist hareketi de Ruhi ağabeyi, onun mücadelesini unutmamıştır. Ülkemizde emperyalizme karşı verilen her mücadelede onun inancıyla yoğrulmuş gür sesi yürekleri coşku ve dirençle doldurmuştur, doldurmaktadır.

Büyük insanlık, sanatlarını ve yaşamlarını, emeğin güzel günler görmesi, yaşanası bir dünyanın ve insana yakışır bir düzenin kurulması savaşının emrine veren Ruhi Su’yu, Paul Robeson’u ve tüm güzel insanları devrimin akıl defterine kaydetti.

Ne güzel söylemiş isyancı İspanyol şairi Gabriel Celaya:

“Yeryüzünde şarkı söyleyen bir tek insan kaldığı sürece umut hepimizin içinde yaşayacak”.

Son sözümüz şu olsun:

Kralların, sarayların, egemenlerin “sanatçı”larının övgüsünü krallara, saraylara, egemenlere bırakalım. Kendi devrimci sanatçılarımıza, kendi değerlerimize sahip çıkalım.