Serdal Bahçe
Yapay 'kıt' zeka ve arı meselesi
Yayın Tarihi: 26.10.2025 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 27.10.2025 , 00:12
Herkes hızlı bir dönüşümün içinde olduğumuzu söylüyor. Aslında bu terane yeni değil, çok uzunca bir süredir olarak yarını dünden farklılaştıracak bir dönüşüm ve değişimden geçtiğimizi ilan edip duruyorlar. Bu değişim ve dönüşüm bir türlü bitmiyor, bir türlü tam olarak değişemiyor ve dönüşemiyoruz. Zamanın hızlı aktığına dair bir inanç ve bir his var içimizde. Aslında gelişmeler de bu hissi ve inancı besliyorlar. Fakat hızlı aktığını nereden anlıyoruz? Ne bileyim bir tanrı gibi ölümsüz değiliz; galaksilerin oluşup, olgunlaşıp sonra yok olduklarını kendi gözlerimizle izleme şansımız yok. Doğal yapının, coğrafi yapının değişimini görecek kadar da uzun yaşamıyoruz. Hatta bir uygarlığın doğumuna şahitlik ettikten sonra ölümüne kadar onu izleyemiyoruz. Küresel iklim değişimini bile başı ve sonu itibariyle görmemiz pek zor. Kısacası doğa, evren, madde bizim gözlem kapasitemizin ve yetilerimizin yakalayamayacağı bir yavaşlıkta dönüşüyor aslında. Zamanın uzun tarihinde sadece dip not olacak kısa bir zaman aralığında yaşıyoruz. Peki neden zamanın hızlandığı algısını yaşıyoruz?
Yaşıyoruz çünkü içinde yaşadığımız sistemin bize teklif ettiği mallar, hizmetler, ve onların sağladığı olanaklar hızla değişiyor. Bu konuda bir hızlanma olduğu kesin. Usta bu süreçleri anlatmak için meta fetişizmi ve yabancılaşma kavramalarını kullanıyor; metaları, malları kendi emeğimizin ürünü olarak değil, bize yabancı ve uzak, hatta bir yerlerden durduk yere ışınlanmış şeyler gibi görüyoruz. Ve o dünyada hızlı bir değişim olduğu açık, zaten doğası gereği olmak zorunda. Kapitalizmde sermayeler arası rekabet sürekli olarak mal ve hizmet üretimini çeşitlendirmek ve geliştirmek zorunda. Ancak anlaşılan burjuva sosyal bilimciler bu olgu karşısında çocuk gibi şaşırıyorlar. Bir örnek verelim. Bir zamanlar Dünya Bankası baş iktisatçısı iken (ve dolayısıyla fukara ülkeleri cendereye alan programların baş havarisiyken) sonradan muhalif cenaha savrulmuş ve hatta bazı solcuların gözüne girmiş gibi görünen Joseph Stiglitz bir yerde 19. yüzyılın bisikletiyle 21. yüzyılın bisikletini karşılaştırıyor ve ilkinin ilkel görünümü ile ikincisinin yüksek teknolojik görünümü arasındaki çarpıcı karşıtlığa şaşırıyor. Neden şaşırıyor anlamıyorum; kapitalizmde rekabet doğal olarak ürün yeniliğini tetikliyor. Kapitalimin has ideologları zihinsel olarak çocuk seviyesine pek kolay iniyorlar.
Sistem aklı bedeninden kovduğu ölçüde akıl dışılaştı; zamanın hızlandığı algısını yaratmak aslında akıl dışılığın bir göstergesi. Zaman hızlandıkça zaten iyice hırpalanmış akıl afallıyor. Hız aklın kaldırabildiği bir şey değil; hız düşünceyi öteliyor, fetiş ve tabuları getiriyor. Fetiş ve tabu ise ilkellik anlamına gelir. Yüksek teknolojili ürünler tüketiyoruz ancak aklımız ilkelleşiyor, yabanileşiyor. Metaların hızla çoğalarak çeşitlendiği bir dünyada sürekli olarak bir değişim ve dönüşüm yaşıyormuşuz gibi geliyor. Bu değişim ve dönüşümü anlamlandırmaktan ne kadar uzağız oysa. Teknofetişizm ve teknotabu ilkel insanın fetiş ve tabularının yerini alıyor. Kendi ürettiğimiz malların, teknolojinin önünde, onlar sanki bizim emeğimizin, bizim aklımızın ürünleri değilmişlercesine, korku ve saygıyla eğiliyoruz. Yabancılaşma ve meta fetişizmi üst düzeyde hortluyorlar.
Teknofili (teknoloji aşkı) ve teknofobi (teknolojiden korku) arasında salınıp duruyoruz. Hem saygıyla hem de korkuyla eğiliyoruz önlerinde, tıpkı antik dönem Yunanlıların Zeus’tan hem korkmaları hem de ona saygı duymaları gibi. Bunun en son örneğini yaklaşık olarak 10 yıldır yaşadığımız yapay zeka – robotizasyon – dijitalleşme histerisinde görüyoruz.
Bir yandan korkuyoruz. Avrupalı ve Amerikalı sarı sendikalar veryansın ediyorlar; yeni teknolojiler, robotizasyon ve yapay zeka bizleri işlerimizden edecek diye. Şom ağızlı akademisyenler sürekli hesaplama yapıyorlar kaç meslek ve kaç iş insanların elinden alınacak ve robotlara verilecek diye. OECD, IMF ve Dünya Bankası gibi kurumlar bu korkuyu bile isteye körüklüyorlar. Ama bir taraftan da yatıştırıyorlar; korkmayın yok edilenlerin yerine yeni işler gelecek; hem fazlasıyla diyorlar. Devletlerin ekonomik karar alıcılarıyla sermayedarları buluşturan Dünya Ekonomik Forumu’nun (World Economic Forum) sürekli olarak yayınladığı Mesleklerin Geleceği Raporu var. Bunun 2025 tarihli olanı ilginç öngörülerde bulunuyor.1 Rapora göre 2025 ile 2030 arasında yeni bilişim, iklim ve enerji teknolojileri 170 milyon yeni iş yaratacaklar ve aynı süre içinde 92 milyon işi yok edecekler (yani 92 milyon kişiyi işsiz bırakacaklar). Böylece yok ettiklerinden daha fazlasını yaratmış olacaklar. Hangi mesleklerin yükseleceğine ve hangilerinin kaybedeceğine dair de bir hesaplamaları var. Kazananların ilk beşinde şunlar var: Çiftlik işçileri, kuryeler, inşaat işçileri, satış elemanları ve yazılımcılar. Yazılımcılar hariç diğer dört mesleğin yapay zeka ve diğer kutlu gelişmelerle ne alakası var? Diyelim ki olsun, bu meslekler işçi sınıfının en çok sömürülen katmanlarını barındırıyor, kısacası “gelecek” gelmese daha mı iyi olur sanki?
Aslında teknofobi, yani teknolojik gelişimden ve hatta bilimsel gelişmeden korku yeni bir şey değil. Atom altı parçacıkların araştırılmasından genetik araştırmalara, robotik teknolojilerin gelişiminden radyoaktif deneylere, bilimsel ve teknolojik gelişmeler, ve dahi teknolojinin kendisi aklı kırılan insanı sürekli korkutan şeyler olageldiler. Teknolojik gelişmenin yaratacağı bir tür mahşer beklentisi kültürel ürünlere bile sindi. Şimdi aynı hezeyanın farklı bir görüntüsünü izlemekteyiz.
Öyle ya, nüfus artışı trendi düşse bile nüfusun aratacağı varsayımıyla, eğer işlerin çoğu robotlar tarafından ele geçirilirse işinden olan ve sayıları giderek kabaran kitleler ne yapacaklar? Kimsenin aklına bu ölçüde bir üretim artışı olacak ise ve üstelik bu üretim artışına insanlık giderek daha az bir fiziksel katkıda bulunacaksa, neden üretimin ürünlerini herkese paylaştıramıyoruz diye sormak gelmiyor. Akıl kırılmış bir kere, mülkiyet ve servet hakkı bir tür tabuya dönüşmüşler; onlar olmadan düşünemiyor.
Bu korkunun tam karşısında teknolojiye tapınma, ona yönelik bitmeyen bir aşk ve arzu (teknofili) var. Aslında bu ikisi; teknofili ve teknofobi, gericileşen ve sığlaşan düşüncenin diyalektik bütünlüğünün ifadesidirler. Bir kesim bu yeni teknolojilerin insana daha yüksek bir refah ve daha büyük bir özgürlük sağlayacağına inanmaktadır. “Oturduğun yerden” ibaresi artık özgürlüğün tanımı haline gelmiştir. Oysa aslında bir tür esarettir. Evden çalışmayı özgürlük zannedenler var, evden çalışanları oturdukları yerden kontrol eden yeni denetim ve izleme mekanizmalarından haberleri yok. Kuryeleri özgür zannediyorlar (patronları yok gibi görünüyor ya), oysa döner dürümü, kaşarlı pideyi zamanında yetiştireceğim ve geri ödeme tehlikesinden kurtulacağım diye patır patır ölen kuryeleri görmüyorlar. Bankaya gitmeden fatura yatırmayı zamandan tasarruf etme olarak görenler, fatura yatırmaktan tasarruf ettikleri zamanda ne yapıyorlar acaba? Özgürlük kavramının içi daha önce hiç bu kadar boşaltılmamıştı. Özgürlük için gelişkin bir akıl ve uslamlama gerekiyor, oysa bugün akıl kırılıyor.
Anlatılanlar aslında teknolojik gelişmenin suçu değil. Teknolojiyi sermaye birikimi için kullananlar bu türden bir yaşamı bize de dikte ediyorlar. Bir başka örnek verelim; uçak ile uçacak kadar kazanabilen mutlu kimseler bilet alımını, check-ini veya diğer işlemleri internet üzerinden yapmaya teşvik ediliyorlar. Eğer bunu değil de, havaalanında check-in masasına giderek işlemi elden yaptırmayı tercih ederlerse fazladan ödeme yapmak zorunda kalıyorlar. Dert ne? Dert, havalimanındaki çalışan sayısında indirime gidebilmek. Şimdi bunda internetin suçu var mı? Ya da internet bize özgürlük mü sağladı şimdi? Yoksa sermaye yine özgürlüğümüzü gasp mı etti?
Yapay zekaya geri dönelim. Hızlı bir gelişme gösterdiği kesin. Aslında yapay zeka programları tüm internet sitelerinden ve veri bankalarından bilgi çekerek kendilerine sorulan sorulara en hızlı ve en uygun cevapları veren programlar. Neticede gelişmekteler, internet ve küresel veri tabalarının bütünü ölçüsünde büyümekteler. Artık çok büyük bir veri tabanına ulaşabildikleri ve kaynak kodları olası her durumla baş edebilecek, olası her soru ve talebi karşılayabilecek derecede büyüdüğü ve karmaşıklaştığı için gerçekten bazı alanlarda çok iyi işler çıkarabiliyor gibi görünmekteler. Verilen bir konuda makale yazabilecek, kendi başlarına müzik parçası ve hatta videosu üretebilecek, anlatılan duruma göre bir hastalığa kabaca ilk tanıyı koyabilecek, bir psikolog ve psikiyatr kadar insanlara telkinde bulunabilecek (yemin olsun rahatlamak için yapay zeka programıyla konuşan gördüm) kadar gelişmiş gibi görünüyorlar. Kullanım amaçlarına göre bazı durumlarda insanın yerini alabilecek gibi duruyorlar (ödevlerini yapay zekaya yaptıran kaç öğrenci var acaba?). Güzel, ancak iki şeyden, daha doğrusu insan zihnine ait iki yetenekten yoksun; spekülasyon ve tasarım. Gerçi yapay zeka muhipleri cemiyetinin bazı üyeleri bunları da zaman içinde öğreneceğinden eminler. Ama çok da mümkün değil gibi duruyor.
İşte tam burada Marx’ın ünlü arı-mimar karşıtlığına geliyoruz. Kapital I’den çokça alıntı yapılan bölüm şöyledir: “Bir örümcek, dokumacının çalışmasını andıran faaliyetlerde bulunur ve bir arı, bal peteğini yaparken bazı mimarları utandırır. Ama en kötü mimarı en iyi arıdan daha en baştan ayırt eden şey, mimarın peteği balmumundan yapmadan önce kafasında kurmuş olmasıdır”.2 “Yapay zeka varken artık ihtiyaç kalmadı” türünden ilkel argümanları her duyduğumda nedense aklıma Marx’ın arı meselesi gelir.
Bitirirken toparlayalım ve son bir iddiaya daha cevap verelim. Bahsi geçen dönüşüm bazılarına Marx’ın bakış açısına karşı yeni bir cephe açma şansı vermiş gibi görünüyor. “Marx bunu da gördü mü?” türünden cıvık ve yersiz eleştirilere çoktandır alışığız, ama yapay zeka ve diğer gelişmelerin tetiklediği eleştiriler derinlik ve ciddiyet açısından öncekileri mumla aratır nitelikte.
Şimdilerde aynı cenahtan yapay zeka – robotizasyon – otomasyon süreçlerinin işçi sınıfını fiziksel olarak ortadan kaldırdığını ve dolayısıyla Marx’ın biliminin iflas ettiğini, ve dahi proletaryanın tarihi misyonunun da ortadan kalktığını iddia eden tezler ortaya dökülmekte. Birincisi işçi sınıfının bütünüyle ortadan kalkması imkansızdır. İkincisi, bu iş ve meslek kaybını aslında Marx’ın sisteminden daha iyi analiz eden başka bir kuramsal bakış açısı yoktur. Marx sermayeler arası rekabetin üretim sürecinde daha çok sermaye daha az emek kullanan tekniklere doğru savrulamaya yol açacağını söylemişti. Kısacası çay makinesinin çaycıyı işsiz bırakacağını Marx görmüştü ama burjuva iktisatçılarının kahir ekseriyeti görememişti.
Üçüncüsü ise aslında Marx’ın devrimci biliminin büyüklüğü gösteren bir unsur. Marx ve Engels, sonraları saçma bir şekilde ekonomik indirgemecilikle ve kaba determinizmle suçlanacak şu görüşü ortaya atmışlardı: üretim ilişkileri ile üretici güçlerin gelişimi arasındaki çelişki söz konusu toplumsal üretim sistemini krize sokar. Yapay zeka – robotizasyon – otomasyon süreçleri bu yargının çok ama çok doğru olduğunu göstermiyor mu? Üretici güçlerdeki gelişme üretim boyutlarını görülmemiş ölçüde büyütmektedir. Ancak bu süreçte üretimin kapitalist örgütlenmesi artan üretimin toplumsal tüketimini engellemektedir. Ya da bunu anlatmak için bu mevzular her açıldığında sorulan şu karikatürize soruyu biz de soralım: Eğer bir gün tereyağını sadece robotlar üretecek ise, tereyağını da robotlar mı yiyecek? Üretim sürecinde emek tasarrufu giderek daha büyük oranda emekçiyi çalışanı ıskartaya çıkaracak ise, sahi miktarı hızla artan ürünleri kim tüketecek? Üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki tam da burada yatmaktadır.
Ancak biz sosyalistler pek tabii ki teknoloji düşmanı değiliz, teknolojiye özel, kalbi bir sevgiyle bağlı da değiliz. Teknolojiye kendi başına bir anlam atfetmeyiz. Teknolojinin kendisi değildir önemli olan; önemli olan onun hangi toplumsal ve ekonomik çerçeve içinde ve nasıl kullanıldığıdır. Yapay zeka – robotizasyon – otomasyon teknolojilerinin kapitalistçe kullanımları genel olarak insanlığın aleyhine sonuçlar vermektedir. Öte yandan bunlar gelişkin bir sosyalizmi kurmamızı kolaylaştıracaktır.