Serdal Bahçe
Kolossus ve Kartal: Devrimin yerleşmesi
Yayın Tarihi: 03.11.2025 , 00:05 Güncelleme Tarihi: 03.11.2025 , 00:05
Brest-Litovsk Antlaşması 3 Mart 1918’de imzalandı, antlaşmayla genç Sovyetler Beyaz Rusya’yı, Ukrayna’yı ve Doğu Polonya’yı da kapsayan çok ama çok büyük bir coğrafyayı Almanlara bıraktı. Antlaşma sadece Bolşeviklerin içerideki düşmanlarını harekete geçirmekle kalmadı, Bolşevik Parti içinde de derin yarılmalara yol açtı. Antlaşma delegasyonu başta Troçki’nin yakın dostu Joffe’den, Kamanev ve Sokolnikov’dan oluşuyordu. Bu heyetin hiçbir diplomatik deneyimi yoktu, Alman General Max Hoffman’ın yanına vardıklarında gerçekten ne yapacaklarını bilemez haldeydiler.
Bir ara verelim. Bolşevikler iktidara geldiklerinde sadece profesyonel devrimciydiler. Lenin hariç, çoğu çok çocuksuydu. Devrimcilikten bir devleti yönetecek kapasitede devlet adamlığına geçiş kolay olmadı. Zaman içinde zorla öğrendiler. Öğrenim sürecinin kendisi de acılı ve sıkıntılı bir süreçti.
Joffe ve ekibi, tüm tecrübesizliklerine rağmen, bir haftalık bir ateşkesi koparttılar. Dertleri genç Sovyetleri savaşın dışına çıkartabilmekti. Daha da önemli bir beklentileri vardı, Sovyetlerin ve Sovyet proletaryasının “barış” isteğinin diğer ülkelerin ordularında çarpışan askerleri ve o ülkelerin işçi sınıflarını da barış saflarına çekecek büyük bir enternasyonal tepkiye yol açması. Kısacası önemli olan “barış” ve “antlaşma” değildi, önemli olan Rus proletaryasının emperyalist savaşa son verecek “barışçıllığının” bir tür enternasyonalist tepki yaratmasıydı. Nitekim Joffe, Kamanev, Sokolnikov ve daha sonra Joffe’nin yerini alacak Troçki bu safça beklentiye sahiplerdi; gerçeği bir tek Lenin gördü galiba. Alman komutanlar açısından ise barış bu kadar saf ve temiz bir anlama sahip değildi; onlar açısından “antlaşma” Doğu cephesindeki askerlerin boşa çıkması ve sıkıştıkları Batı cephesine, Fransa cephesine asker sevk etme şansı anlamına gelmekteydi. Bu nedenle süresi sınırlı bir ateşkes değil, hikayeyi hepten bitirecek bir antlaşma istiyorlardı. Bu nedenle sabırsızlardı, karşılarında savaşmak istemeyen ve hatta artık savaşmaya mecali olmayan bir düşman vardı; alabileceklerini almak ve gitmek istiyorlardı. Hele hele, Bolşevik delegasyonun devrimci çocuksu hayallerinden hiç ama hiç anlamıyorlardı.
Sabırsızlanan komutan Max Hoffmann giderek arsızlaşan bir tavırla daha fazlasını istemeye başladı. Berlin’de genelkurmay ve hükümet ona tam yetki vermişti, dolaysıyla telgraf üzerinden verdiği izahatlar hariç kimseye danışmıyordu. Oysa Sovyet delegasyonu her yeni Alman talebini Bolşevik Merkez Komitesi’ne sormak üzere ara istiyordu. Bu huzursuzlukların sonunda bir değişikliğe gidildi, Joffe’nin yerini Troçki aldı. Böylece Joffe’nin ürkekliği yerini Troçki’nin gerçekçilikten uzak hayalperestliğine bıraktı. Hesapçı ve soğukkanlı Prusyalı Hoffmann Troçki’yi çabuk çözdü. Onun gerçekçi olmayan devrimci beklentilerinin işi uzatacağını galiba çabuk anladı. Her görüşmede Prusyalı generalin zerre kadar anlamadığı devrimci söylevler çekiyordu Troçki. Bunlardan birinde Hoffman kaba bir şekilde Troçki’nin sözünü kesti ve masaya bir harita bıraktı (ve hatta rivayet doğruysa haritanın yanına parlatılmış Prusyalı çizmeleriyle ayağını attı). Haritada Almanya’nın talep ettiği topraklar vardı. Sonunda Sovyetlerin terk etmeyi kabul edeceği, Doğu Polonya, Litvanya’nın büyük bir bölümü, Beyaz Rusya ve Ukrayna’nın tamamını Alman toprağı gibi gösteren harita, Troçki’nin çocuksu beklentilerine indirilmiş bir darbeydi. Troçki ağır şartları içeren taleple Leningrad’a geri döndü. Tarih eski takvime göre 5 Ocak 1918’di.
O geldiğinde Leningrad (Petrograd) başka bir altüst oluşu yaşıyordu. Hoffman’ın ağır taleplerini ilettiği gün Bolşevikler seçim sonucunda oluşmuş Kurucu Meclis’i topladılar ve daha doğru dürüst bir oturumu sonlandıramadan onu kapattılar. Kurucu Meclis’in seçilmesi ve toplanması aslında Kerensky’nin geçici hükümetinin bir vaadiydi ve Bolşevikler de vaadi onaylamışlardı. Ancak bu vaat bir burjuva devrimi şartlarında yapılmıştı, Bolşevikler de devrimin o aşamasında bunu olanaklı ve hatta olumlu görmüşlerdi. Ancak 25 Ekim’den (yeni takvime göre 7 Kasım’dan) beri Bolşevikler iktidardaydı. Kurucu Meclis burjuvazinin siyasi hukukuna göre tasarlanmış bir kurucu organ olacaktı, oysa Bolşevikler iktidarı burjuva geçici hükümetten ve onun unsurlarından almış ve Sovyetlere vermişlerdi. İktidar Sovyetlerde ise Kurucu Meclis ne işe yarayacaktı? Bolşeviklerin diğer tüm “reformist” ve “burjuva” partilerle köprüleri atmasının zamanı gelmişti. Lenin hem devrimci hem de kollosal (büyük) bir politikacıydı. Zaten dağıtacağı bir meclisin seçimlerini neden yaptırdı? Aslında Lenin bunu devrimin yerleşmesinin bir adımı olarak kullandı. Fakat bu adım Bolşevikler ile diğer Rus “sosyalist” partilerin, Bolşevikler ile Avrupalı Marksistlerin arasını açan bir adım oldu. Lenin bu hamleyle 19. yüzyıldan kalma ve giderek reformistleşen Avrupa Marksizmiyle tüm ilişkileri kesmiş oldu.
Seçim sonuçları Bolşevikler için büyük bir başarısızlık gibi görünüyordu; 707 üyeliğin sadece 175’ini Bolşevikler aldı. 410’unu Sosyalist Devrimciler (SD), hem de ağırlıklı olarak SD'lerin sağ kanadı aldı. Kalan koltuklar ise sağcı milliyetçi gruplar, Kadetler ve Menşevikler arasında paylaştırıldı. Meclis karşı-devrimcilerin elindeydi. Lenin’e göre aslında Sosyalist devrim öncesine ait arkaik bir yapıydı bu meclis. Dahası Geçici Hükümet’i devirmişler ve iktidarı Sovyetlere vermişlerdi, şimdi karşı-devrimci bir meclisi açmak ve ona yetki vermek (ki bu aynı zamanda yetkiyi karşı-devrimci anti-Bolşevik bir çoğunluğa vermek anlamına gelecekti) yeniden bir “ikili iktidar” sürecini başlatmaz mıydı?
Özellikle Sağ SD'ler ve diğerleri seçimi tamamlanmış Kurucu Meclis’in hemen açılmasını istediler. Hatta bu isteklerini şiddetli protestolarla, siyasi gösterilerle belirttiler. Kurucu Meclis’in kendisi Bolşevik Devrimi için bir soruna dönüşüyordu. Sonunda yeni takvime göre 18 Ocak’ta, eski takvime göre ise 5 Ocak’ta toplandı meclis. Açılışı Sverdlov yaptı ve daha önce Sovyetlerin merkezi yürütme organı tarafından alınan kararın, tüm iktidarı Sovyetlere bırakan kararın onaylanmasını istedi. Kılıçlar çekilmişti. Bu kararın sağ SD'lerin çoğunlukta olduğu bir Meclis tarafından onaylanmayacağını Lenin ve Bolşeviklerin bilmemesi mümkün müydü? 12 saat süren tartışmaların ardından Bolşeviklerin tüm iktidarı Sovyetlere veren teklifleri reddedildi. Meclisi yok etmenin vakti gelmişti. Ara veren Meclis bir daha toplanamadı. Bolşevikler karşı-devrimci bir kurucu iradeye izin vermediler. Veremezdiler. Güneyde ve doğuda karşı-devrimin güçleri toparlanmaktaydı. Emperyalistlerin kuzeyden, doğudan ve güneyden müdahalesi ise yakındı. Bolşevik Devrimi tarihçisi E.H. Carr 1918’in bahar ve yazının bir tür kabusa dönüştüğünü belirtmektedir. Bolşevikler giderek cephe gerisini sağlamlaştıracak adımları atmaktan çekinmiyorlardı.
Troçki, Hoffman ve Almanların ağır talepleriyle Leningrad’a (Petrograd’a) geldiğinde Kurucu Meclis ile ilgili fırtına henüz başlamaktaydı. Hoffman’ın talepleri Bolşeviklerde çok ciddi bir tepkiye yol açtı. Toprak kayıplarına ve onur kırıcı bir antlaşmaya karşı savaşa devam etme fikri giderek güçlenmekteydi. Hem Merkez Komite üyeleri hem de önde gelen Parti üyeleri Leningrad’da uzun ve şiddetli toplantılar yaptılar. Lenin azınlıktaydı, antlaşmanın ne olursa olsun imzalanması gerektiğini açıkça beyan etti. Pek az taraftarı vardı.
Lenin bazen kendi partisi ve kendi yoldaşlarıyla bile çatışmak zorunda kaldı. 1917 Nisan’ında Finlandiya Garı’nda yaptığı, burjuva devriminden sosyalist devrime geçilmesi gerektiğini ifade eden konuşması kendi yoldaşları arasında bile çok ciddi muhalefetle ile karşılaşmıştı. Daha sonra NEP politikalarını hayata geçirirken yine parti içi muhalefet ile baş etmek zorunda kaldı. Ama her daim haklı çıktı. Kollosal idi, devrilmeyecek bir dev çelik heykel gibiydi. Brest-Ltovsk için yoldaşlarının karşısına dikildi. Ancak aşağılayıcı toprak talepleri karşısında çoğunluk savaşı sürdürmeye meyilli hale geldi. Oysa askerler Bolşevik davaya “barış” vaadiyle çekilmişlerdi. Çarpışmak gibi bir amaçları yoktu. Bunun üstüne Troçki’nin garip ve çocuksu tezi kabul görür gibi oldu; buna göre Sovyetler toprak taleplerini kabul etmeyecek ancak Almanlarla da savaşmayacaklardı, tek taraflı ateşkes ilan edeceklerdi ve orduyu terhis edeceklerdi; ve dünya, özellikle de emperyalist ülkelerin proletaryasına barışı ne kadar istediklerini göstereceklerdi. Gerçekten çok çocuksuydu. Çocukluk devrimciliktir demiştik, ancak zaman devrimcilik değil, devlet adamlığı devriydi. Troçki anlamıyordu bunu. Troçki hayatı boyunca gelişmiş topraklarda bir devrimi hayal etti; katkıda bulunduğu devrimi hem sevmedi hem de önemsemedi.
Almanların bu gecikmelere ve yalpalamalara cevabı çok sert oldu, görüşmeleri kestiler, ateşkesi bitirdiler. Alman ordusu ilerlemeye başladı. Karşıda kimse savaşmadığı için ilerleme hızlıydı. Sonuçta Lenin’in gerçekçiliğin savuşturulamayacak, geciktirilemeyecek bir gerçekçilik olduğu ortaya çıktı. 3 Mart 1918’de Brest-Litovsk Antlaşması imzalandı. Carr, Joffe ve Troçki bu ağır antlaşmayı imzalayacak kişiler olmaktan çok utandıkları için Sokolnikov’u gönderdiler diye not etmektedir.1 Ateşten kestaneleri Sokolnikov almış gibi görünmektedir.
Lenin parti içi direnişi kırdı, Almanlar ile barışı sağladı ve genç Sovyet iktidarı nefes alacak zamanı elde etmiş oldu. Brest-Litovsk nedeniyle de emperyalist ülkelerin anti-Bolşevik çevrelerinde onun için yapılan “Alman treninin arka vagonunda gelen Alman casusu” yakıştırmasını güçlendirmiş oldu (Bunu hiç önemsemedi). Dahası sonuçta onun antlaşma ısrarına imza veren partili yoldaşlarının büyük bir bölümü açısından bile utanç verici bir antlaşmadan sorumlu kimse oldu. İçerde yalnızdı, dışarıda yalnızdı. Ama haklı çıktı (Çoğunlukla olduğu gibi). O geri adım atmayı bilmeyen bir Kolossus idi.
Özellikle Avrupalı Marksistler Kurucu Meclis’in kapatılmasına şok oldular. Avrupa Marksizmi’nde demokratist eğilimler pek güçlü olageldi her zaman. Bütün tepkiler değil ama Rosa Luxemburg’unki önemliydi. Luxemburg daha 1902’deki ünlü kongreden (partinin Menşevik ve Bolşevik olarak bölündüğü kongre) sonra Lenin’in örgüt ve parti anlayışını eleştirmişti. Ona göre Lenin’in profesyonel devrimcilerden müteşekkil, disiplinli öncü partisi, otoriterleşme eğilimleri taşıyordu. Bu eleştirilerinden hiç vazgeçmedi; ona göre devrimin özü özgürlükleri genişletecek bir demokratizm olmalıydı. Proletaryanın devrimi bu yolu takip etmeliydi. Bu eleştiriler ile daha baştan Lenin ve yol arkadaşlarına bir mesafe koymuş oldu. Ancak asıl eleştirileri Bolşevik Devrimi’nden sonra, hapisteyken ve serbest bırakıldıktan sonra geldi. Ona göre Brest-Litovsk’un tek sonucu vardı: “Rus Devrimi’nde son gülenler şimdiye dek yalnızca Hindenburglar ve PanAlmancılar oldular”.2 Ona göre Rusya’da karşı-devrimcilerin saldırısı ve devrimi boğmak için karşı-devrimcilerin kendilerinde buldukları cüret de Brest-Litovsk’un eseriydi. Luxemburg yanlış yerdeydi.
Ancak aslında bir yerde Kızıl Kartal gerçeği görmüştü: “Birkaç ay önce Devrim’in gerçek durumu şu alternatiflerle özetleniyordu: Karşı-devrimin zaferi ya da proletarya diktatörlüğü, Kaledin ya da Lenin. Her devrim, ilk sarhoşluğu atlattıktan sonra, nesnel olarak bu noktaya gelir”.3 Luxemburg devrimin mekaniğini doğru anlatıyor burada. Bolşevik Devrimi’ni bazı zorunlu seçimlere zorlayacak olan tam da Luxemburg’un teşhis ettiği yol ayrımıydı: Kaledin ya da Lenin; devrimin sürmesi ya da karşı-devrim tarafından boğulması.
Ancak aynı Luxemburg yine de demokratizmin tuzağına düşmeden edemiyor. Aynı yazıda, birkaç sayfa sonra, Bolşeviklerin Kurucu Meclis’i feshetmelerinin bir tür uyanıklık olduğunu iddia ediyor. Ve şunu da ekliyor; madem feshettiğiniz karşı-devrimciydi, onu feshettikten sonra devrimci iradeyi yansıtacak yeni bir kurucu meclis için seçim yapsaydınız. İyi ama garantisi mi vardı? Peşinden şunu ekliyor: “Tüm sınırlamalarından kurtulmuş bir basın özgürlüğü tanınmazsa, toplantı ve derneklerin kurulması önlenirse, geniş halk tabakalarının egemenliği düşünülemez”. Burada Luxemburg bir Soğuk Savaş liberalinden çok da farklı bir ton kullanmıyor. Bolşevikler için 1918 bir kabustu, bunu not ediyor ama ilkelerde direniyor. Kurucu Meclis’in hangi mekanik ve hangi dinamik içinde feshedildiğini anlamıyor ve Brest-Litovsk’un devrimci yeni rejim için ne anlama geldiğini de idrak edemiyor. Luxemburg, bir Kartal idi kuşkusuz (Lenin öyle diyor) ama ne yazık ki Kolossusun omuzlarına kadar uçamadı. Tarih Luxemburg’u değil, Lenin’i haklı çıkardı. Kurucu Meclis’in feshi sağ SD’leri, Menşevikleri bu defa gizli değil, açık bir şekilde karşı-devrimin saflarına itti. Gizliydiler, açık oldular. Brest-Litovsk’da kazanılan zaman Sovyet rejimine iç savaşta direnecek gücü kazanmak için gerekli zamanı kazandırdı. Lenin yine haklı çıktı.
Lenin ve Luxemburg, bir Kolossus ve bir Kartal, bize kalan devrimci mirasın en önemli unsurlardırlar. Devrimin gelen yıldönümünde ikisini de yeniden hatırlamak aslında umudu tazelemek anlamına gelmektedir.