Serdal Bahçe
Kasım ve Aralık: Aşırılıklar mevsimi
Yayın Tarihi: 14.12.2025 , 23:52 Güncelleme Tarihi: 15.12.2025 , 00:00
Aralık ve Kasım ayları sermayenin şenlik havasında geçirdiği aylara dönüştü memleketimde. İki süreç sermayenin mutlak egemenliğini teşhir eden ve onun temsilcilerini bir tür coşkun sevince iten süreçler olarak Kasım ve Aralık aylarını emekçilerin yenilmişliğinin tescil edildiği aylar haline getirdi. Birincisi TBMM’deki bütçe görüşmeleri ve bütçe süreci, ikincisi ise asgari ücret tespit süreci. AKP iktidarının iyice yerleştiği ve nerdeyse kendi başına bir rejim haline geldiği son yıllarda emek örgütlerinin bu aylardaki çaresizliği ve güçsüzlüğü iyice ayyuka çıktı. Süreçlere ucundan bile müdahale edememe, sermaye ve devletin temsilcilerinin verdiği emek aleyhtarı kararları sineye çekme, sonrasında artık iyice AKP güdümüne girmiş medyanın haber bile yapmadığı birkaç cılız tepkide bulunma; tüm bunlar insanın içini acıtıyor. Dolayısıyla Kasım ve Aralık aylarını sevemez olduk; bize yenilmişliğimizi, zayıflığımızı, çaresizliğimizi hatırlattıkları için.
Dün sosyal medyada gördüm, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz konuşmuş. Asgari ücret ile ilgili soruya şu cevabı vermiş: “Aşırılıklar her zaman kötüdür. Hem çalışan tarafını hem de işletmeyi korumak gerek.” Sonra da eklemiş: “Ağanın eli tutulmaz. İsteyen işletme kendi şartlarına göre ne kadar çok verirse bundan memnuniyet duyarız.” Kendince işverene durumunuz iyiyse belirleyeceğimiz asgari ücretten fazla verin demiş. Ama biz her iki kesimin de refahına zarar vermeyecek bir asgari ücret (“aşırı olmayacak” asgari ücret, her ne demek ise) belirleyeceğiz demiş.
Bu beyanda altı çizilmesi gereken iki husus var. Birincisi AKP ekonomi yönetiminin geçmişten gelen ve aslında özü itibarıyla ciddiye alınmaması gereken bir tavrıyla ilgilidir. AKP ekonomi yönetimi çalışan ve emekçi aleyhtarı, ya da ayan beyan sermaye lehine herhangi bir kararından sonra genellikle sermayenin “iyi niyetine” seslenir. Böylece sermayeye karşı babacan devlet tavrını göstermiş olur.
Bu tavrın kendisini ifşa ettiği birkaç örnek verelim hadi. Bir zamanlar bir kriz/durgunluk döneminde bazı sektörler ve mallar için KDV veya ÖTV oranları düşürülmüştü; bu sektörlere veya mallara yönelik talep, vergi indiriminin tetikleyeceği fiyat düşüşleriyle arttırılsın diye. Hatta açıklama yapılmıştı, biz sermayeye güveniyoruz, bu vergi indirimlerini fiyata yansıtacaktır ve tüketiciyi gözetecektir diye. Ekonomi yönetimi böylece sermayenin bir iyi niyete sahip olduğunu varsaydığını deklare etmişti. Peki ne oldu? Pek tabi ki vergi indirimleri fiyatlara yansıtılmadı, fiyatlar 2500 yıldır ayakta duran Çin Seddi misali oldukları yerde durdular. Vergi indiriminden gelen farkı sermaye cukka cebe indirdi.
Son yıllarda fahiş kira artışları sürerken AKPli bakanlar ya da üst düzey ekonomi yöneticileri yeni bir tarz tutturdular; ev sahiplerinin insafına seslendiler. Devleti artık bir tür küçük işletmeyi yönetir gibi yönettikleri için bu onlara garip gelmedi. Küçük işletme sahipleri, kapitalist piyasanın açık rasyonalitesinin baskısından bir nebze olsun kaçınabilmek için, kendileri gibi olan ve iş ilişkisi içinde oldukları diğer işletme sahiplerinin genellikle insafına seslenirler. Ya da gelişmemiş ve kapitalist piyasa dinamiklerinin baskısından biraz muaf mağazalarda tüketiciler fiyat pazarlığı yaparken satıcının insafına güvenirler. Ama kapitalist gelişme bunun mümkün olduğu alanları hızla daraltmaktadır.
Sermaye, belirli bir büyüklüğe ve belirli bir organizasyonel kapasiteye ulaştıktan sonra “iyi niyetli” olamaz, hatta “kötü niyetli” de olamaz. “İnsaflı” ya da “insafsız” da olamaz. Belirli bir noktadan sonra sermeyenin mantığı sermayedarı da kontrol eder. Oldukça gayrı-insani bir form ve dinamizm kazanır. Kendi muhasebe rasyonalitesi kararlarına ve tavırlarına hükmeder. Örnek olsun, devletin “iyi niyet” beklentisiyle sağladığı vergi indirimi kıyağını muhasebe diliyle “sermayeleştirir”, daha bize yakın, insan evladı diliyle cukka eder, cebe indirir. Aksini beklemek ya saflıktır, ya da bile isteye sermayeyi gözetirken kamuoyunu yanıltmaya yönelik acemice bir çalım atma çabasıdır.
Dolayısıyla Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcısı aynı tavrı yinelemektedir. Bakan Mehmet Şimşek de kendisine kira ve gıda enflasyonu ilgili soru geldiğinde görünüşte aynı acemiliği sergilemektedir. Devletin en temel karakteristiğini bilmez gibi görünüyorlar; devlet “iyi niyete” güvenmez. Ama bu bilmezlik görüntüsü aslında bilinçli bir çabanın üstünü örtme güdüsünün doğal sonucudur. Bal gibi biliyorlar aslında; Cevdet Yılmaz, örneğin, “ağanın eli tutulmaz” dediğinde ağanın belirlenenin bir kuruş üstünü bile vermeyeceğini bilmiyor mu? Dediğim gibi; “iyi niyet” beklentisinin kendisi iyi niyetli değildir.
Cevdet Yılmaz’ın konuşmasının başlıklarındaki ikinci unsur ise son yıllarda Türkiye kapitalizmine egemen bir yapısal unsur ile ilgilidir. “Aşırılık” ne anlama gelmektedir, sayın Yılmaz’a sormak gerekir? Örneğin sermaye 2022’den bu yana ekseriyetle üç rakamlı yüzdelerle ifade edilen bir kârlılık artışı yaşıyor. Ya da kelli felli bankalarımız her yıl dudak uçuklatıcı kârlar açıklıyorlar. Ya da ellerinde parası olan zenginler bireysel emeklilik sistemi üzerinden hem finansal kâr elde etmekteler, hem de yekünlü devlet desteği almaktalar. Ya da Kur Korumalı Mevduat denilen sistemle servet ve zenginlik sahipleri devlet bütçesinden sigorta primi gibi ek ödenti almaktalar. Ya da otoyol veya havalimanı işletmecileri yolcu gelsin gelmesin garantili ödeme almaktalar. Ya da “sıfır matrahlı” işletmeler yüksek düzeyde vergiden yırtmaktalar, hem de işçi ve memurun ücret ve maaşlarından vergi daha kaynakta kesilirken. Bunlar “aşırılık” değil mi? Bunlar değil ama emekçinin alacağı, ve aslında derde derman bile olamayacak yüzde üç beş daha fazla asgari ücret aşırılık öyle mi?
“Ağanın elini” tutmayanlar, ağanın vermeyeceğini de bilmek durumundadırlar. Neden versin? Muhalif iktisatçılar, sendikalar çalışmalarında defaatle gösterdiler, bugün Türkiye’de asgari ücret aslında ortalama ücrettir. Ücretlilerin %60’a yakını asgari ücret veya onun çok yakınında ücret almaktadırlar. Dolayısıyla belirlenen asgari değil ortalama ücrettir. Eğer ortalama ücret ise sermayenin genel eğilimi onu olabildiğince minimuma doğru itmek yönündedir. Asgari ücreti ortalama ücret haline getiren biraz da işçi sınıfının örgütsüzlüğüdür tabii ki. Sendikalaşma oranlarının ve toplu sözleşme kapsama oranının düşüklüğü bu sonucu yaratmaktadır. Ne yazık ki asgari ücret alanların büyük bir bölümü örgütsüz ve sendikasızdır.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı ayrıca işletmelerin bir bölümünün yüksek ücret ödediğini ama kayıtlara asgari ücret diye girdiklerini söylemiş. Doğrudur. Ama bunun kabul edilmesi bile kapitalist devletimiz adına bir sermaye lehine verilmiş bir ödünün itirafı değil midir? Madem biliyorsunuz, neden denetlemiyorsunuz? Özellikle teknik ve nitelikli emek istihdam eden firmalarda bu yaygındır. Ama ücreti yüksek olduğu halde kayıtlara asgari ücretli diye kaydedilenlerin oranı tüm asgari ücretliler içinde çok düşüktür. Dahası bunun tam tersi bir uygulama da yaygındır, özellikle de küçük işletmelerin yoğun olduğu sanayi sitelerinde. Çalışanlar bankaya yatırılan asgari ücretin bir bölümünü nakit olarak patronlara iade etmektedirler, bu uygulama özellikle asgari ücret artışları sonrası daha yaygın bir hale gelmektedir. İşten atılma korkusu emekçileri bu şantaja boyun eğmeye zorlamaktadır. Kısacası asgari ücret gerçekten ortalama ücrettir.
Aşırılık mı arıyorsunuz? Bir haber çıktı ve yine sosyal medyada yayıldı. Sanırım Ankara’da emekliler günlük ve aylık fiyatı düşük otellerde ikamet etmeye başlamışlar. Bir evin sıcaklığını bırakmışlar, çünkü aldıkları emekli aylıklarıyla bir eve sahip olacak, bir evin sıcaklığını idame ettirecek kadar kazanamıyorlar. Ucuz otel lobilerinde yaşıyorlar. Yıllarca uğruna emek harcadıkları ülke onları otelde yaşamaya mahkum ediyor.
Aşırılık mı arıyorsunuz? İyice pervasızlaşan özel okullara bakın. Atanamayan öğretmenlerden oluşan büyük bir işsiz öğretmen ordusu içinden seçtikleri öğretmenlere sefalet ücreti ödüyorlar, onları onur kırıcı bir şekilde işten atıyorlar; ama velilerden dudak uçuklatıcı paralar alıyorlar.
Aşırılık mı arıyorsunuz? Eylül 2025 rakamlarına göre lüks otomobil satışı ve ithalatı bir önceki yılın aynı dönemine göre %27 artış göstermiş. Bu dönemde 133 bin lüks araç satılmış.1 Hangi ülkede? Emekçilerinin ve çalışanlarının temel ulaşım giderlerini bile karşılayamadığı bir ülkede. Aşırılık mı arıyorsunuz? Mesela en zengin %10’un servet dağılımı içindeki payı %70’lere ulaşmış, sizce de bu “aşırılık” değil mi?
“Aşırılık”lara örneğin gani olduğu bir ülkede yaşıyoruz ama ne hikmetse yöneticilerimiz sadece asgari ücrete kafayı takmışlar. Biliyorlar çünkü, en önemlisi odur. Sınıfsal bir refleksle hareket ediyorlar aslında.
Kasım ve Aralık ayları sınıfsal yenikliğimizi ve çaresizliğimizi birer tokat gibi yüzümüze çarpan “aşırılıklar” aylarıdır. Bu ayları ve kendimizi bu utançtan kurtarmanın vakti gelmiştir.
- 1
https://www.odatv.com/ekonomi/luks-tuketim-artti-ithal-otomobilin-faturasi-kabardi-luks-arac-satislari-yuzde-27-artti-120122815