Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Serdal Bahçe

Serdal Bahçe

Bir kere daha Lenin vs. Kautsky - I

Bugün zamanın kumları yine hızla uçuşuyor, rüzgar onları süpürdükçe geçmişin büyük tartışmaları ve karşıtlıkları yeniden önümüze düşüyor. Lenin ve Kautsky karşıtlığı bunlardan biridir.

Yayın Tarihi: 24.11.2025 , 00:46 Güncelleme Tarihi: 24.11.2025 , 00:53

Zamanın kumları ne yana doğru uçuşurlar acaba? Bazen bir yerde toplanarak üzerinde toplandıkları yeri ve üzerindekileri örterler. Ancak rüzgar ve kumun ilişkisi bir tarafın kadere hükmettiği, diğerinin ise rüzgara kapılan ve uçuşan toza dönüştüğü eşitsiz bir ilişkidir. Rüzgar kumu bir yere yığar ve orayı örter. Sonra aksi yönden estiğinde kumu hızla uçuşturarak alttakini yeniden ortaya çıkarır. Zamanın kumları aslında hafızanın üzerinde birikirler, bazı durumlarda o kadar çok birikirler ki çok da gerilerde kalmayan bir olgu bile hızla unutulabilir.

Ancak karşıdan esen rüzgar kumları uçuşturduğunda unutulmuş olan birden tüm parlaklığıyla ortaya çıkar. Bugün zamanın kumları yine hızla uçuşuyor, rüzgar onları süpürdükçe geçmişin büyük tartışmaları ve karşıtlıkları yeniden önümüze düşüyor.

Lenin ve Kautsky karşıtlığı bunlardan biridir. Modern zamanlardaki emperyalist çatışma, gölge savaşları, Gazze, Ukrayna, ABD-Çin gerginliği, Rusya’nın izolasyonu, Suriye’nin, Libya’nın paylaşılması; tüm bunlar tarihin tekerrür etmesine değil kafiyelenmesine1 işaret ediyor. Bugünkü emperyalizm Lenin ile Kautsky döneminin emperyalizmine kafiye yapmaktadır. 1991’den, Sosyalizmin içerden çökertilmesinden bu yana, emperyalizmin sergilediği performans bu tarihi karşıtlığı bir kere daha hatırlattı bizlere.

Yazmak, bazen kestirimci davranmaktır. Hatları, detayları ile birlikte kapitalizmin giderek kabalaştırdığı, sığlaştırdığı bir dünyada kolay yoldan bir genelleme yapmak daha da kolaylaşmıştır. Öyle ise bir genelleme ile açalım: 1991 ile 2003, Irak’ın işgali arasındaki dönemde emperyalizmin görünümü sanki Kautsky’yi haklı çıkarır nitelikteydi. “Sanki” öyleydi, ama gerçekte değildi tabi. Ancak 2003 sonrası emperyalist dönem Lenin’in haklı olduğunu defalarca kanıtladı. Bu karşıtlığa sonra döneceğiz.

Kautsky ile başlayalım. Önce bir belirleme yapalım. 20. yüzyılın ilk on yılının sonuna kadar Avrupa Marksizmi için Kautsky hem düşünsel otorite hem de kutsal hazinenin koruyucusudur. Engels’in ölümünden sonra neredeyse bir kuramsal lider haline gelmiştir. Aynı zamanda Marx ile Engels’in el yazmalarının önemli bir bölümünü emanet olarak devralmıştır, böylece kutsal hazinenin muhafızlığına da terfi etmiştir.

Kautsky’nin kuramsal katkısı ile ilgili olarak bir iade-i itibar değilse bile olumlayan bir hatırlatmanın zamanı gelmiştir. I. Dünya Savaşı’na kadar oluşturduğu külliyat çok geniş bir ilgi alanına açılan zengin, ve bugünün Marksizmini de zenginleştirecek bir külliyattır. Derdimiz Kautsky’yi rehabilite etmek değildir. Ancak, 1909’dan sonra yazdıklarını, tıpkı Lenin ve diğerlerinin yaptıkları gibi, sıkı bir şekilde eleştirme ve hatta reddetme hakkını saklı tutarak, erken dönem Kautsky külliyatının Marksizme katkılarını teslim etmektir derdimiz. Kautsky Marksist tarihin bize bıraktığı mirasın önemli bir parçasıdır. Doğanın kanunları gereği boşlukta ileriye doğru sıçrama yapmamız imkansızdır, ileri sıçramak için bir yere basmamız gerekir. Geçmişimiz, geleceğe sıçramak için sahip olduğumuz tek temeldir, ve bu temelde Kautsky’nin de katkıları vardır.

Lenin ile Kautsky karşıtlığına gelmeden önce hangi Kautsky’ye karşı olmamız gerektiğini anlamamız gerekir, çünkü gerçekten iki Kautsky vardır. İlki ile ikincisini ayıran tam bir tarihsel kırılma anı vermek gerekirse 1909-1910 yıllarını vermek gerekir. Gerçi bu fikre itiraz edenler var ama.2

Kautsky aslında sonra Almanya saflarına katılan pek çok Marksist gibi Avusturya-Macaristan doğumludur. Marx ölmeden hemen önce onunla ve Engels ile tanışmıştır. Anılar ve şahitlikler Marx’ın pek etkilenmediğini, Engels’in ise onda bir cevher gördüğünü belirtmektedirler. Bu nedenle olsa gerek, kendisi Almanya’da olmayan Engels’in Sosyal Demokrat Parti (bundan sonra SPD) içindeki en büyük müttefiki olmuştur. Erfurt Programı’nın kuramsal bölümünü, Engels’in sihirli kanatları altında Kautsky neredeyse tek başına yazmıştır. Uzunca yıllar parti içindeki en büyük yönlendirici olmuştur, ancak resmi olarak partinin yüksek yönetiminde olmamayı tercih etmiştir. Prestiji hem Elbe’nin doğusuna, Rusya’ya, hem de Ren’in batısına, Fransa’ya yayıldı. Engels’in ölümünden sonra tek otorite olarak kaldı. Lenin bile 1910’a kadar onun bazı eserlerinin (örneğin İktidar Yolu’nun) Marksizme katkısını övmüştü. Ona “Marksizmin Papası” denilirdi.

Yetenekli bir kuramcı ancak kötü bir politikacıydı, parti politikasında herkesin üstünde durmaya, gayrı resmi kuramcı pozisyonunu korumaya çalıştı her zaman. Ancak bir parti, hele hele sosyalist bir parti bir düşünce kulübü değildi pek tabi ki. Engels’in ölümünden önce, ve hatta Marx zamanında bile parti içinde anti-Marksist eğilimler vardı ve güçlüydü. Örneğin Lasallecıların işçi örgütüyle yapılan birleşme kongresi, 1875 Gotha Kongresi programatik olarak Marksizm ile Lasallecılığı harmanlayan bir sonuca ulaşmıştı. Oysa Marksizm bütüncül bir devrimci bilim ve programdı, yamaya ihtiyacı yoktu. Ortaya çıkan programı hem Marx hem de Engels eleştirdiler. Ancak Gotha programı tüm eleştiriler ve eleştirilerin üzerine yapılan tüm değişikliklere rağmen aslında SPD’nin gideceği tarihsel yolu çizdi. Bu yolda Marksizmin dozajı düşecek, Lasallecılık da dahil her türden reformist söylemlerin dozajı ve etkisi artacaktı.

Marksizmin papası kendi partisinin hem tabanından hem de tavanından gelen revizyonist etkileri engelleyemedi. Engels öldükten hemen sonra parti içinde sağ kanadın yükselişi başladı. Anti-Sosyalist Yasalar’ın yürürlükten kalkmasından sonra hızla kitleselleşen parti aynı zamanda II. Enternasyonal’in de temel direği haline geldi. Ancak kitleselleştikçe reformistleşti. Bir noktada dev bir organizasyona dönüştü; parti okulları, kreşleri, yayınları, sendikaları, kampları, gençlik örgütleri; SPD hareketsiz, ağır bir kitle partisine dönüştü. Bu arada sanayileşmeyle birlikte Alman proletaryasının hem ücretleri yükselmeye başladı hem de yaşam standardı arttı. Dahası Bismarck belki de tarihteki ilk yaygın sosyal güvenlik sistemini kurunca Alman işçi sınıfı güdük de olsa bir yasal korunağa sahip oldu. Tüm bu gelişmeler Bernstein revizyonizminin ve reformizminin alt yapısını güçlendirdi. SPD Marksist devrimci
içerikten uzaklaşmaya hazırdı. Nitekim 1899’da Bernstein’ın ünlü kitabı (Evrimci Sosyalizm) geldi. Bernsteincılık artık önemli bir güçtü. Kautsky eski arkadaşının başlattığı reformist sağ dalgayı göğüsleme konusunda başta çekimser kaldı. Bernsteincılık üst üste birkaç kongrede yenilse de taban kazanmaya devam etti.

Kautsky bu yükselen dalga karşısında, eski tüfeklerin baskısıyla kılıçları kuşandı ve
Bernstein’a yönelik ilk ciddi eleştiriyi kaleme aldı (Bernstein ve Sosyal Demokrat Program: Karşı Eleştiri). Aslında Kautsky Bernstein’ın evrimci/çöküşçü çizgisine karşıyken bile demokratist bir tabandan hareket ediyordu. Ancak bu çizgi çok mutedildi bu vakitler; Bolşevik Devrimi’nden sonra ise çok baskın hale gelecekti.

Kitleselleşen ve dev bir organizasyona dönüşen SPD artık üç kanada ayrılmış haldeydi. Sağ kanat Bernsteincılar ve diğerlerinden oluşuyordu. Sol kanat ileride partiden koparak Alman Komünist Partisi’ni (KDP) oluşturan görece genç üyelerden oluşuyordu. Rosa Luxemburg, Wilhelm Liebknecht ve bu gençlere destek olan Franz Mehring bu gruptaydı. Kautsky, bir dizi eski tüfekle birlikte merkez grubundaydı. Merkez hem iki gruba eşit uzaklığı anlatıyordu hem de partinin egemenliğinin kimde olduğunu gösteriyordu. Kautsky sağ kanadın uyuşuk evrimciliğine ve ultra reformizmine, ve sol kanadın radikal devrimciliğine karşıydı. Parti hassas bir denge halindeydi; ancak bu bozulacaktı.

Dünya Savaşı’ndan hemen önce Reichstag’a gelen ve hükümete silahlanma yetkisi, ve bankalara da savaşa kredisi açma yetkisi veren yasa tasarısı dengeyi alt üst etti. Sol kanattaki azınlık grup hariç SPD’nin ana gövdesi hükümetin silahlanma konusundaki adımlarına destek verdi. Kautsky çekimser kalmayı tavsiye etti ama onun tavsiyesine uyan çıkmadı pek. Bu oylama SPD’nin bölünme sürecini hızlandıracaktı.

Bu süreç artık bugünkü SPD’yi de yaratan dinamikleri ateşledi. Kautsky’nin merkezinin merkez olmaktan çıkması yakındı, çünkü savaş zamanında partinin radikal reddiyeci unsurları zaten ya içeri düştüler ya da yurt dışına kaçtılar. Kautsky mi? Galiba kendisini hala yönlendirici role sahip görüyordu, ama sonunda sağ kanat onu da kendi çizgisine çekti.

Anavatanı savunmak vatanın proletaryasının görevidir diye ilan ediverdi (Oysa Lenin Devrim için Rusya’nın yenilmesini ister bir haldeydi). Savaş bittiğinde sol kanat, Spartakistler, isyan ettiler. Partinin sağ kanadı ise monarşiyi yok eden devrimin ardından iktidara geldi, kestaneleri ateşten alarak Versay Barışı’nı imzaladı. Dahası düzeni, kapitalizmi korumak adına eski parti yoldaşlarını, Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’i katletti. Parti Bernstein’ın bile tanıyamayacağı bir haldeydi, artık Ebert’in, Scheidemann’ın ve Noske’nin düzen partisi idi SPD. Marx/Engels çizgisinden kopmuştu ve onun yerine koyacak yeni bir hat da yoktu. Yeni bir hattı bulabilmesi için II. Dünya Savaşı’nın da bitmesi gerekti; Marx’ın tahtına reformizme uygun bir şekilde Keynes oturtuldu.

Kautsky mi? Artık ona da ihtiyaç kalmamıştı, solu olmayan partinin merkezi neden olsundu ki? Artık kendisi bir tür anakronizmdi. Bu ortamda Kautsky kendi bağımsız sosyal demokrat partisini kurdu. Gerçi parti kısa ömürlü oldu ve üyelerinin çoğu KDP’ye geçtiler, ama olsundu. Bolşevik Devrim’ine karşıtlık Kautsky’nin gözünü kör etmişti. Sürekli Bolşevik Devrimi’nin demokratik olmayan yollarla iktidarda kalmasını davaya ihanet gibi gösteren tefrikalar ve kitaplar kaleme alıyordu. Bunlardan en azılısı 1918 yılında basılan Proletarya Diktatorası adlı kitaptı. Bu kitap Lenin’i Kautsky’yi bir kere daha hedefe oturtmaya itmiş, ve bu yeni salvo atışlarından herkesin bildiği ve aslında Kautsky’nin prestijini neredeyse bütünüyle ortadan kaldıran Proleter Devrim ve Dönek Kautsky ortaya çıkmıştır. Sonrasında ise Kautsky zevahiri kurtarmak adına durmak bir yana, anti-Bolşevik eleştiriyi güçlendirmiştir.

1924’te Lenin’in ölümü üzerine bir yazı yazdı, hem de Izvestia için.3 Izvestia’nın Berlin temsilcisinden gelen davet mektubu Kautsky’yi çok şaşırtmış olmalı. Neticede Bolşevik Devrimi’nin en büyük düşmanlarından biriydi. Ancak şaşkınlığına rağmen yazdı Kautsky.4 Bu yazı ilginç bir yazıdır. Aslında Kautsky’nin ikircikli tutumunu da gözler önüne seren bir vesikadır.

Bu yazıya Kautsky, Lenin’in büyük bir proletarya devrimini zafere taşıyan kişi olduğunu teyit ederek başlıyor. Onu Kolossal bir figür olarak resmediyor (tıpkı bizim iki hafta önceki yazıda yaptığımız gibi). Tarihte onun büyüklüğüne sadece Bismarck yaklaştı diyerek yazının geri kalanında Bismarck ile karşılaştırıyor Lenin’i: “Demir Şansölye [nb. Bismarck] gibi Lenin de azimli, sarsılmaz ve cüretkâr bir irade insanıydı”. Bismarck kurama zaman ayırmadığı için kuramda zayıftı, oysa Lenin’in kuramsal tarafı pek güçlüydü diyor Kautsky (ilginç). Ancak, devam ediyor; Bismarck da yabancı ülkeleri çok iyi tanırken Lenin hiç tanımıyor.

Böylece Kautsky, Junker gericiliğinin ve düzeninin baş temsilcisiyle proletarya devriminin liderini karşılaştırmanın saçmalığını fark etmeden hem de, sanki iki devlet adamını karşılaştırır gibi devam ediyor yazıya. Yazıyı şu romantik tonda tamamlıyor: “Dünyanın emekçi kitlelerinin aramızdan göçmüş kahramanlarını birlikte onurlandırmaları, ve sosyalist bir toplumu oluşturmak için özgürce birlikte çalışmaları; Lenin’in izinden hiçbir seyyahın dönemediği toprağa gitmeden önce bunları göremeyebilirim”. Lenin’i pek hüzünlü uğurlamış ama uğurlarken yakınlarda bir dünya devriminin olmadığını da haber vermiş.

Kautsky aslında bu yıllarda hüzünlü bir yalnızlığı yaşamaktadır. Avrupa Marksizmi artık Bolşevik Devrimi ve III Enternasyonal’in de kurulmasıyla birlikte iyice Komünistlerin egemenliği altına girmişti. Kautsky her şeye rağmen bir Marksist idi ve sosyal demokrat partilerin kitlesel sağa kayışına eşlik edemiyordu. Ancak komünist veya Bolşeviklere de hiçbir sıcaklık duymuyordu. Dolayısıyla artık merkezi olmayan Avrupa Marksizmi içinde bir tür nostalji gibi görünüyordu. Naziler iktidara geldiğinde çoktan Almanya’yı terk etmiş ve doğum yeri Avusturya’ya dönmüştü. Naziler Avusturya’yı 1938’de Almanya ile zorla birleştirdiklerinde Avusturya’yı terk etti ve Hollanda’ya, Amsterdam’a geldi. Gelirken Marx ve Engels’in de el yazmalarını da getirdi. Amsterdam’a geldikten kısa bir süre sonra da vefat etti, Lenin’in gittiği dönüşü olmayan topraklara gitti o da. O gidince II. Enternasyonal Marksizmi de ölmüş oldu.

Kendileri gittiler ama bugünü de aydınlatan bir derin tartışma bıraktılar geride.

[Devamı haftaya]

  • 1

    Bu güzel belirlemeyi hatırlattığı için dostum Taşansu Türker’e teşekkür ederim. (Taşansu Türker, 2023, Cumhuriyet’in Yeni Yüzylında Yeni Dünya Politikası – Kafiye Çağı, Kronik). Mark Twain’e atfedilen sözden geliyor: “Tarih tekerrür etmez, ama sıkça kafiyelenir”.

  • 2

    Örneğin Kautsky’nin külliyatı üzerine en yetkin eserlerden birini yazan Massimo Savadori Kautsky’nin düşüncesinde ve kuramında kırılma değil süreklilik görmektedir. Massimo Salvadori (1990) Karl Kautsky and the Socialist Revolution 1880–1938, Verso.

  • 3

    Kautsky, 1924, Epitaph of Lenin, https://www.marxists.org/archive/kautsky/1924/01/lenin.htm.

  • 4

    Gerçi Izvestia yazıyı bir tanıtımla bastı, bu tanıtımda “Leninizmin en açık düşmanı bile proletarya devriminin dehasını tanıyor” denildi. Yazısını bastılar ama yerini de bildirdiler.

Serdal Bahçe 'ın Son Yazıları