Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Yoksa toplum çürümüyor mu?

İnsanların bireysel anlamda özünde kötü ve bencil olduğu ya da büyük çoğunluğunun tek tek kötücülleştiği söylenemez. Ne var ki, insanların başkalarına güvenmemesi, kendilerini toplumda yalnız ve tehlikede hissetmeleri bir “yanlış algı”dan ibaret değil.

Yayın Tarihi: 28.01.2026 , 23:12 Güncelleme Tarihi: 29.01.2026 , 00:00

Geçtiğimiz günlerde GazeteBilim’de ilginç bir çeviri makale yayınlandı. Paul Hanel tarafından yazılan, “Araştırmalar ‘Ahlaki Yozlaşma’ Görüşünü Desteklemiyor” başlıklı makalede, özetle şu görüş savunuluyor: Toplumun çürüyor olduğu görüşü doğru değil ve olumlu ahlaki değerlere sahip insanların böyle bir kanaate sahip olmasının sebebi medya, bilhassa da sosyal medyada olumsuz vakaların öne çık(artıl)ması. Aslında insanların etik değerleri arasında sadakat, dürüstlük ve yardımseverlik başta gelirken zenginlik ve güç sonlardadır. İnsanların büyük bölümü erdemli ve ahlaklıdır, dolayısıyla toplumun çürüyor olduğu görüşü yanlıştır.1

Bu makalede savunulan görüşün sadece iyimser değil dikkate değer olduğunu ancak “toplumsal çürüme”nin tanımını yanlış yaptığı için ciddi bir zaaf barındırdığını; bununla birlikte, üzerinden çok verimli bir tartışma yürütülebileceğini düşünüyorum.

Gelin, inceleyelim…

***

Makalenin sunduğu bulguların tartışılır tarafı yok. İnsan Bencil mi? kitabımda ben de ısrarla vurgulamıştım: İnsanların bireysel anlamda özünde kötü ve bencil olduğu ya da büyük çoğunluğunun tek tek kötücülleştiği söylenemez. Tek tek insanlara baktığınızda, çoğunlukla olumlu ve ahlaklı olduklarını görürsünüz. Bilhassa zor durumlarda başkalarına yardım eder, karşılarındaki insanla empati kurar, yalan söylemekten, kabalık ve kötülük yapmaktan kaçınırlar.

Ne var ki, insanların başkalarına güvenmemesi, kendilerini toplumda yalnız ve tehlikede hissetmeleri bir “yanlış algı”dan ibaret değil. Evet, insanın bireysel algısı hayatta kalma içgüdülerinden dolayı nesnelliğin olumsuz yönlerine odaklanmaya meyillidir ve evet, medya ilgi çekmek için bu eğilimi manipüle eder. Ama bugün toplumda çok yaygın hale gelen çürüme algısını salt buraya bağlarsak, yaşanan somut olumsuzlukları da “bunlar hep oluyordu, sadece medya hayatın her alanına girdiği için görünür hale geldi” şeklinde açıklamak durumunda kalırız.

Farkındaysanız bu, dinci gericilerin kadın ve çocuklara yönelik cinsel şiddet ve istismar vakalarında yaşanan olağanüstü artışa getirdikleri yoruma bayağı benziyor. Demek ki, mantık yürütürken dikkatli olmak lazım.

Tek tek insanlara sorduğunuzda ya da onların davranışlarına objektif bir gözle baktığınızda, pek tabii ki çoğunluğun “insancıl” kelimesiyle özetlenebilecek kişiliklere sahip olduğunu görürsünüz. Üstelik bu, insanların kendileri hakkında yalan söylemeleriyle alakalı değildir. Ama bu olgu toplumun çürümüyor ve sağlıklı olduğu manasına gelmez; zira toplum bireylerin toplamı, insanların bireysel karar ve tercihleri doğrultusunda şekillenen amorf bir kütle değildir. Aksine insanlar, bireysel olarak işleyişi üzerinde neredeyse hiçbir etki yaratamayacakları bir toplumsal düzenin içine doğar; bu düzenin işleyişi de bir takım güçlü bireyler tarafından değil, toplumun temelindeki maddi üretim ve mülkiyet ilişkileri ile o ilişkilerin tarafı olan toplumsal sınıfların çıkarları arasındaki çatışma tarafından belirlenir.

Şu basit sorgulama, makaledeki tehlikeli yanılsamayı dağıtmak için yeterli olacaktır: Makalede “Etik değerler arasından sadakat, dürüstlük ve yardımseverlik en üst sıralara yerleşiyor; güç ve servet ise en altlarda” deniyor. Peki, bir toplumun hangi yönde hareket edeceğini, örneğin asgari ücret düzeyinin ne olacağı ya da bir ülkenin başka bir ülkeye savaş açıp açmayacağını bu değerlerden hangisi ya da hangileri belirliyor?

Bu sorunun cevabı açık, değil mi?

Sorun “çürüme” tanımında. Toplumsal çürüme, tek tek insanların büyük çoğunluğunun ahlaki çürümesi değildir. Toplumsal çürüme, erdem ve ahlakın toplumsal gücünü yitirmesi ve önce büyük toplumsal hareketler, ardından giderek bireylerin gündelik yaşantı içerisindeki davranışları üzerinde hiçbir belirleyiciliğinin kalmamasıdır.

***

Yani toplumsal çürümenin özünü birtakım bireylerin ahlak dışı davranışları değil parçalanma ve yalnızlaşma oluşturuyor. Erdem ve ahlak toplumsal gücünü kaybetti, çünkü her biri tek tek erdemli ve ahlaklı olan sıradan insanlar örgütlülüğünü kaybetti.

Örgütlülük sadece belli bir ideolojik içeriğe sahip bir kurumun, örneğin bir siyasi partinin üyesi olmak değildir. Örgütlülük aynı zamanda bir takım ortak değerler üzerinde uzlaşmak ve bu değerleri birlikte savunmaktır. Bu, aynı değerleri bireysel olarak taşımak ve ihlal edildiklerinde bireysel tepki vermek ya da duygulanım yaşamaktan tamamen farklıdır. Örgütlülük, ortak değerleri taşıyan insanları yaptırım gücüyle donatır. Bireyleri toplumsal düzeyde birleştiren ve olumlu ilişkiler çerçevesinde bir arada tutan, yaklaşık son bir insan ömrü boyunca, dünyada ve Türkiye’de, bazen küçük adımlar bazense büyük düşüşlerle kaybedilen şey budur.

***

Buraya bir günde gelmedik.

Emperyalizm Vietnam savaşını sadece Vietnam’da değil kendi ülkesinin caddelerinde ve meydanlarında kaybettiğinde insani değerlerin toplumsallığının kendisi için ne denli tehlikeli olabileceğini gördü ve o günden itibaren neredeyse tüm ideolojik faaliyetini bu değerleri ortadan kaldırmaya değil, örgütsüzleştirip manipüle edebilme becerisi geliştirmeye odakladı.

İnsanlığın en büyük iki idealinden biri olan Özgürlük “bireyin dilediğini yapma serbestisi” olarak tanımlandı ve toplum da salt bireyin özgürlüğünü baskılayan bir öcü olarak gösterildi. Bununla eş zamanlı olarak insanın özünde bencil olduğu “bilimsel” doğru mertebesine yükseltildi. Bu liberal manipülasyon sonucunda toplumun benimsediği erdemlere aykırı olgulara tepki verme kası bir bütün olarak zayıfladı. Yani toplum, erdem ve ahlak dışı politik olgulara kitlesel tepki verme becerisiyle, erdem ve ahlak dışı davranan bireyleri ayıplama, utandırma ve dışlama gücünü birlikte ve aynı nedenle kaybetti. 

Bağnazlık dayatan mahalle baskısı iyi bir şey değildir; ama mahallenin toptan ortadan kalkması ve herkesin yapayalnız kalmasının sonuçları çok daha kötü oldu. Zira bu olduğunda sermaye düzeninin bencil ve insanlık dışı çıkarcılığının önündeki en büyük engel kalktı.

Çok basit bir örnek vereceğim: Bundan kırk yıl önce bu ülkede, değil dandik bir şirket devletin kendisi bile, konteynerde yaşayan depremzede yurttaşların elektriğini kesmek şöyle dursun, onlara elektrik faturası gönderip takip etmeye dahi cesaret edemezdi.2

Ve aynı manaya gelmek üzere, bundan kırk yıl önce İsrail’in Gazze’de yaptığı katliama dünya çapında tepki o denli büyük olurdu ki, emperyalizm böyle bir canavarlığı göze alamazdı.

***

Dolayısıyla herkesin ağzına pelesenk olmuş haliyle değil ama komünistlerin tanımladığı biçimiyle bir toplumsal çürüme gerçeğiyle karşı karşıyayız ve buna “yok” demek durumun vahametini hafife almakla sonuçlanacak tehlikeli bir iyimserlik. Modern toplum çürüyor ve dağılıyor, çünkü modern yurttaş örgütlülüğünü kaybetti. Bu yaşanırken, doğal olarak, bir yanda sermayenin dizginsiz kâr hırsı, diğer yanda modernite öncesinin karanlığından çıkıp geri gelmiş tarikat, aşiret, cemaat ve benzeri her türlü gericilik tarafından kuşatılıyor ve nefes alamaz hale geliyor.

Dinci gericilerin “din olmadan ahlak olmaz” yalanı bu yüzden alıcı buluyor, çünkü örgütlülük olmadan modern erdemler ve seküler ahlak kifayetsiz kalıyor. Toplumsal işleyişte en aşağılık çete, en gerici cemaat, birbirleriyle saygın ve nezih gündelik temaslardan başka bir ilişki kurmayan yüz binlerce modern insandan güçlüdür, çünkü örgütlüdür. Buna karşı toplumsal işleyişin hukuk temelli olması ve bu yapıları dışlaması gerektiğini savunmak, haklı olmakla beraber, bir başka kifayetsizlik biçimi; zira emperyalizmin merkezinden başlayarak bütün sermaye düzeni kurallılığı reddediyor ve kendisini güçlü olanın haklılığı prensibiyle yeniden yapılandırıyor.

Bu yazıya vesile olan makaleyi eleştirilerimle birlikte kıymetli buluyorum, çünkü insanın doğuştan bencil ve kötücül olduğu yalanına karşı çıkıyor. Öte yandan, çürümenin sorumlusu olan örgütlü gericilik ve sermaye bencilliği herhangi bir toplumsal olgu değil, iktidarın ta kendisi. Dolayısıyla çürüme ile ancak örgütlü ve devrimci biçimde mücadele edilebilir.

Bu mücadele, kendisine “yurttaş” sıfatı yakıştıran her insanın sorumluluğu haline gelmiş durumda. Yurttaşlıktan doğan haklarımız ancak modern bir cumhuriyet varsa var ve sermaye egemenliği o cumhuriyeti yıktı. Eşit yurttaşlıktan kaynaklanan haklarımızı yeniden elde etmemiz sermaye ve gericiliğin meydan okuması karşısında erdemlerimizi tekrar egemen kılmak için örgütlenme sorumluluğunu almamıza bağlı. Cumhuriyet yıkıcılarını başımızdan def etmez ve yeni bir cumhuriyet kurmazsak; tek tek hangimizin ne kadar erdemli ya da ahlaklı olduğunun tarih önünde hiçbir önemi olmayacak.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları