Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Tarihin doğru tarafında durmak

Bu açılım toplumda komisyoncu partilerin oy oranlarının toplamı kadar destek görmüyor ve 2007’deki gibi gericiliğin zaferiyle sonuçlanmayacak.

Yayın Tarihi: 11.08.2025 , 23:47 Güncelleme Tarihi: 12.08.2025 , 00:15

Ben de “Ülkemizin Uçurumdan Yuvarlanmasına İzin Vermeyeceğiz” başlıklı bildirinin imzacılarından biriyim ve süregiden tartışmaya dair görüşlerimi bu yazıda sizinle paylaşmak istiyorum.

Yazıya bildiriye gelen tepki ve eleştirileri yanıtlayarak başlamayacağım. Açıkçası, henüz cevap verilmesi zorunlu, köklü bir eleştiri geldiğini düşünmüyorum. Böyle bir eleştiri gelmiyor, çünkü bildiriye karşı çıkan ve Meclis çatısı altında kurulup faaliyete geçmiş komisyonda yer alan hiçbir unsur, meselenin özünü tartışmak istemiyor. Ne var ki, bundan kaçış yok. İmzalarımızı koyduğumuz bildirinin yarattığı siyasi atmosferle öze dair bu tartışma çoktan başlamış durumda.

Tartışma iyidir. Gelin, derinleştirelim…

***

Müsaadenizle, çok basit bir soruyla başlayalım: Ne oldu da Türkiye siyasetinin en Kürt düşmanı öznesi MHP, bulutsuz gökten boşalıveren sağanak yağmur gibi bir yeni Kürt açılımı başlatma inisiyatifi alma ihtiyacı hissetti?

Bu sorunun yanıtı tüm taraflarca tartışmaların satır aralarında onlarca defa dile getirildi. En yakın ve tartışmamızı detaylandırma açısından önemli örneklerden biri şu: DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan diyor ki:

"Dönem bize bunu emrediyor. Dönemin ruhunu okumayanlar tasfiye oluyor. Hele bizim gibi devlet dışı aktörlerin dönemi daha hassas okuması gerekiyor. Bir anekdotla tamamlamak istiyorum; Sri Lanka’da Tamiller arasında görüşmeler sürüyor. Tabii orada bir vahşet var. Tamillerden bir komutan arkadaşına diyor ki 'Bu kadar kandan sonra böyle bir müzakereye gerek var mıydı?' Müzakereci 'Berlin duvarı yıkıldı' diyor. Soruyu soran başta ne alakası var diye düşünüyor ve soruyor. Müzakereci de diyor ki 'Yıkılan bir duvar değildi, bir dönemdi.' Şimdi Orta Doğu’da da yeni bir düzen kuruluyor. Bunu okumayan, bunun karşısında sağlam ve doğru örgütlenmeyenler emin olun kaybeder."1

Hem genel anlamda yaşanan süreç hem de Kürt siyasi hareketinin bu süreçteki pozisyonu açısından çok isabetli olduğunu düşündüğüm bu sözlerde, yıkılan ve kurulmaya çalışılanın ne olduğu bizi yakından ilgilendiriyor. Orta Doğu’da (hatta emperyalist kapitalist dünya sisteminin genelinde) önemli bir kırılma yaşanıyor olduğunu ben de düşünüyorum. Ama burada altını çizmemiz gereken bir nokta var: Şu anda yaşanmakta olan kırılmanın öncesi ve sonrası arasında nitel farklılıklar olmakla beraber, sistemik bir farklılık yok. Bakırhan’ın alıntıladığı tartışmada Berlin Duvarı’nın ve nihayetinde Sovyetler Birliği’nin yıkılması, iki sistemli dünyadan tek sistemli dünyaya geçiş anlamına gelmişti. Emperyalizm ve sosyalizmin birbirinin karşısında var olduğu dünya, emperyalist rekabetin baskılanmak zorunda kaldığı, çok daha savaşsız bir dünyaydı. Bugün yaklaşmakta olduğumuz kırılma ise, başını ABD’nin çektiği klasik emperyalist ittifak matrisi ile, Çin’in bu matrisi kararsız hale getiren kapitalist yükselişi arasındaki gerilimin, emperyalist kapitalist sisteme taşıyamayacağı kadar yoğun çelişkiler bindirmesinin sonucudur. Emperyalistlerarası bir hesaplaşma günü yaklaşmaktadır, dünya çapında yaşanan 2008 finansal krizinden bu yana gerçekleşen neredeyse bütün uluslararası çatışmalar ve Arap Baharı gibi esasen dış provokasyona dayalı karışıklıklar bu hesaplaşmanın uvertürü niteliğindedir. Devlet Bahçeli’nin inisiyatifiyle başlayan yeni Kürt açılımı, bu hesaplaşmaya hazırlıktır.

Peki, o zaman yurtsever komünistler neden bu sürece karşı duruşa öncülük etmektedir?

Birincisi, açılımın tarafları, yaklaşmakta olan kanlı hesaplaşmanın dışında kalmak değil, parçası olmak için ittifak kurmaktadır. İttifakın tüm öznelerinin sözleri dönüp dolaşıp “savaş için barış” pozisyonuna çıkmaktadır. Bunun en somut örneği, Türkiye’nin sınırlarının Suriye’nin Kürt coğrafyasını içerecek biçimde (açık ya da örtük) genişlemesinin Kürt özneler tarafından da kabul edebilecekleri bir gelişme olarak dile getirilmesidir. Bu gidişatın ne gibi kanlı karşı karşıya gelişlere zemin teşkil edebileceği konusunda spekülasyon yapmayacağım. Ama görünüşe göre Türkiye devleti, sadece Türkiye’de yerleşik olan Türk ve Kürt sermayesi için değil, bilhassa Suriye’de palazlanmakta olan, önemli miktarda petrol kaynağını kontrol eder hale gelmiş Kürt unsurlar için de güvenilir bir emperyal şemsiye gibi görünmektedir.

Bu sürecin Türkiye’yi genişletirken parçalaması gayet olasıdır, ama tek meselemiz bu değil. Biz komünistler ülkemizin dağılmasına karşı olduğumuz kadar, sermaye sınıfımızın, hangi gündem ya da bahaneyle olursa olsun, emperyal heveslerle başka ülkelere dadanmasına, onları istikrarsızlaştırıp dağıtmasına da karşıyız.

İkincisi, bu ölçek ve kapsamda bir ittifak çok zor kurulur ve çok kolay bozulur; dolayısıyla, her iki tarafın emperyalist merkezlerle içli dışlılığı da düşünüldüğünde, bu ittifakın emperyalist icazet olmadan, emperyalistlere rağmen gerçekleşmesi mümkün değildir. Kimse bizi aptal yerine koymaya çalışmasın, ABD, İngiltere ya da İsrail yürütülmekte olan sürece karşı olsaydı, bunu sabote etmeleri çok ama çok kolaydı. Demek ki kurulmakta olan ittifakın anti emperyalist karakterde olduğunu iddia edenler yüzümüze baka baka yalan söylemektedir. ABD’nin Türkiye’de üslenmiş bölge valisi Barrack’tan alıntılar yapıp yazıyı uzatmayacağım; Meclis komisyonunda somutlanan ittifakın Türkiye sermayesinin yönelimlerinin büyük bir hızla tekrar ABD-İngiltere çıkarlarına hizalandığı bir dönemde kuruluyor olması tesadüf değildir ve kendi başına yeterli delildir.

Biz komünistler, emperyalistlerden emekçi halka sadece kötülük geleceğini düşünüyoruz, dolayısıyla üzerine onların gölgesi düşen her ittifaka kategorik olarak karşıyız.

Üçüncüsü, süreç Kürt sorunu ile yüzleşmeye ve onu çözmeye falan değil, alelacele etrafından dolaşmaya çalışmaktadır. Sorunun kökeninde, Cumhuriyet’in yurttaşların eşitliğini sağlayamamış ve emekçi Kürt halkını kendisiyle iyi geçinen Kürt feodallerinin eline bırakmış olması yatmaktadır. Çözüm, bugün halen, eşit yurttaşlığın tesis edilmesinde yatmaktadır ve bunun tek yolu da insanlar arasındaki ağır maddi eşitsizliklerin ortadan kaldırılmasıdır. Oysa bununla hiçbir alakası olmayan, mevcut eşitsizlikleri veri almakla kalmayıp ihya etmeye yönelen bir yaklaşım sadece AKP ve MHP tarafından değil, aynı hevesle DEM Parti ve Öcalan tarafından da formüle edilmektedir. Devlet tarafında “İslam ümmetine mensup olmak” etnik kimlikleri birleştirici üst kimlik olarak tanımlanmakta;2 Kürt tarafında ise aşiretlerin sürecin parçası olması savunulmaktadır.3 Böylelikle barışın tesis edilmesi için, laiklik ve modern yurttaşlık adına bu ülkede yaşanmış tüm ilerlemeden vazgeçilmesi gerektiği şantajı yapılmakta; Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığının kapsayıcı bir kimlik olmadığı öne sürülmektedir. Bu açıkça 1923’te kurulan Cumhuriyet’in gayrimeşru olduğunu savunmaktır.

Biz komünistler için 1923’te kurulan Cumhuriyet, mutlaka aşılması ama asla gerisine gidilmemesi gereken bir ilerlemedir. Bizim gözümüzde yurttaşların eşitliğini tanımayan aşiret ya da tarikat gibi yapılar, üyesi olanları ceberut devletten koruyan demokratik kitle örgütleri falan değil, yoksul emekçilerin esaretine esaret ekleyen sömürü teşkilatlarıdır. Bu yapılar, kadınlara ve çocuklara yönelik akıl almaz suçlara zemin teşkil etmeleri bir yana; emek sömürüsünün en ağır biçimi olan (ve mevcut Anayasa tarafından dahi yasaklanan) angaryanın kurumsallaştığı, içinde yaşadığımız çağda var olmalarına göz yumulmaması gereken karanlık yerlerdir. Dolayısıyla bu etnik ya da mezhepsel yapıların devletin tanıması gereken kurumlar olduğunu varsayan herhangi bir süreç bizi karşısında bulacaktır.

***

Mecliste kurulmuş olan, bir “düzen komisyonu”dur ve Türkiye siyasetindeki dikkate değer tüm burjuva özneler burada yerini almıştır.4 Kimi dostlarımızın gösterdiği iyi niyetli çabaya rağmen CHP’nin bu komisyona dahil olmuş olması bir kaçınılmazlıktır ve meselenin düzenin bütünüyle alakalı olduğunu, düzenin ideologları tarafından sıkça kullanılan bir tabirle “sağı-solu olmadığını” göstermektedir. Böylelikle AKP’nin uzun süredir aradığı yeni Anayasa zemini de oluşmuştur. Nitekim Mehmet Uçum, söz konusu komisyonun “Cumhuriyetin kuruluşunu tamamlayacağını” iddia etmektedir.5

Komünistler ve onların partisi TKP, yukarıdaki gerekçeler ile ve bu sürece karşı duruyor, halkı uyarıyor ve bu oldubittiye yönelik toplumsal itiraza öncülük ediyor. Ne mutlu ki yalnız değiliz. İlk elden ortaya çıkan tepki, Türkiye’de aklın, aydınlığın, yurtseverliğin, eşit yurttaşlar olarak özgür ve kardeşçe bir arada yaşama iradesinin bu düzenin komisyoncularının umduğundan çok daha güçlü olduğunu gösteriyor.

Öte yandan, düzenin bu iradeye yönelik saldırısının, büyük şair Nâzım’ın deyimiyle “bir nokta değil, bir küçük, eğri virgül”den ibaret birkaç solcudan ibaret kalacağını kimse düşünmesin. Ergenekon operasyonu günlerine benzeyen, karanlık bir döneme giriyoruz. Türkiye’nin sömürü düzeni, kendisi için kritik önemde olan bu açılımı sahip olduğu tüm araçlarla savunacaktır. 

Bu yüzden, tüm dostlarımıza bir kez daha çağrı yapmak isterim: Ortaklaşa vermemiz gereken çok çetin bir ideolojik mücadele bizi bekliyor ve komünistler buna hazır. Emin olun, iddia edildiğinin aksine bu açılım toplumda komisyoncu partilerin oy oranlarının toplamı kadar destek görmüyor ve 2007’deki gibi gericiliğin zaferiyle sonuçlanmayacak. Bu kez bu ülkenin ilericileri olarak tarihin doğru tarafından durmaktan çok daha fazlasını yapacağız.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları