Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Sosyalizm kapitalizmden verimlidir

Sosyalizmin geçmişte yarattığı ve tekrar kurulduğunda yaratacağı toplumsal refah kapitalizmin refahı üretim artışıyla eşanlamlı gören kriterleriyle ölçülemez ve sosyalizm kapitalizmle bu kriterleri kabullenerek yarışamaz. Eşyanın çokluğu ya da boyuyla övünmek kapitalizme bırakılması gereken bir ilkelliktir. Geleceğin uygarlığının övünç kaynağı ancak insanların eşitliği, refahı ve mutluluğu olabilir.

Yayın Tarihi: 03.12.2025 , 23:43 Güncelleme Tarihi: 04.12.2025 , 00:03

Liberallerin sosyalizme yönelik en temel eleştirilerinden biri, devlet tarafından gerçekleştirilen ve merkezi olarak planlanan üretimin, kâr güdüsüyle hareket etmeyeceği için maliyetleri daha az dikkate alacağı ve mutlaka kaynak israfına yol açacağıdır. Bunun karşılığında özel işletmeler ise, tam piyasanın ihtiyaç duyduğu kadar üretimi mümkün olan en düşük maliyetle yapmaya çalışacağı için verili bir teknoloji düzeyinde kaynakların optimal kullanımını sağlayacaktır. İddia bu.

İddianın ikinci kısmı zırvalık ve zırvalık olduğunu görmek için bilime dahi ihtiyaç yok, kapitalist dünya düzeninin kendisi “sürdürülebilirlik” diye yırtınıyor. Ama sanılanın aksine, sosyalizm kapitalizme göre kaynak kullanımı açısından hem çok daha verimli hem çok daha yönetilebilir olduğu için, bugün ulaşılmış olan maddi refah düzeyinde kapitalizm asla sürdürülebilir olamaz ve ancak sosyalizm kaynakların sürdürülebilirliğini sağlayabilir.

Gelin, görelim.

***

Sosyalizm kaynak kullanımı açısından kapitalizmden çok daha verimlidir çünkü ihtiyaçları, salt sistemik sebeplerden dolayı kapitalizme göre çok daha az mal üreterek çözer.

Kapitalist üretimde kuşkusuz her işletme satabileceği kadar malı mümkün olan en düşük maliyetle üretmeye çalışır ama bununla eş zamanlı olarak sistem bütün olarak piyasayı sürekli büyütmeye de çalışır. Örneğin ancak devlet tarafından gerçekleştirilebilecek olan kent tasarımı ve ulaşım planlaması, insanların bireysel ulaşım ihtiyaçlarına göre tasarlanır çünkü her biri birer sanayi tekeli olan otomotiv şirketlerinin çıkarına olan toplu değil bireysel taşımadır. Bunun sonucunda kapitalizmin en gelişkin olduğu ülkelerin hemen hepsinde kişi başına araç sahipliği 0,5’i (yani bireysel ulaşımını henüz emekleyerek sağlayanlar dahil her iki kişiye bir araç) geçmiş durumda1 ve araçlar varoluşlarının yüzde 95’ini park halinde geçiriyor.2

Bunun sonucunda: (1) Ulaşımın yoğun biçimde gerektiği saatlerde ulaşım süre olarak uzuyor, yani bir diğer kaynak olan emek-saat hem üretken olmayan hem de sahibine refah sağlamayan bir biçimde heba oluyor. (2) Aynı ulaşım ihtiyacının toplu taşıma biçimleriyle çözüldüğü duruma göre çok daha fazla sayıda araç hareket ettirildiği için çok daha büyük miktarda yakıt tüketiliyor ve çevre kirliliğine katkıda bulunuyor.3 (3) Bu araçlar her 100 dakikanın 95’inde park halinde yatıyor (trafikte tıkanıp durduğu süreyi saymıyoruz), yani otomotiv tekellerinin fabrikaları tam kapasite çalışsın diye insanlar çok düşük kapasiteyle kullanacakları bir makine satın alıyor.

Peki kapitalizmin bu soruna bulduğu çözümler ne? Kent merkezlerine araç girişini paralı yapalım ya da park ücretlerini yükseltelim ki insanlar araç paylaşmak zorunda kalsın (yani araç kullanmayı biraz daha lüks hale getirelim). Elektrikli araç kullanımına geçelim ki çevre daha az kirlensin.4 “Aynı ihtiyacı daha az şey üreterek çözebiliriz, bu çözümü merkezi olarak uygulayalım” diyen yok, çünkü kapitalizmin işleyişinde piyasa ve sermaye birikimi hiçbir gerekçeyle sınırlandırılamaz.

***

Bu saçmalığın en görünür ve düzenin kendisi tarafından da tartışılan hallerinden biri ulaşım. Öte yandan, içinde yaşadığımız kapitalist düzen sadece bunun değil tüm ihtiyaçların tatminini bireysel meta tüketimini artıracak biçimde sürekli yeniden organize ediyor; kamusallığı da bu doğrultuda her gün tekrar kurguluyor ve seyreltiyor. Bu dar çerçevenin dışına çıktığınızda, aynı miktarda refahın (yani giderilmiş ihtiyacın) çok daha az kaynakla planlanabileceğine dair çok sayıda örnek verilebilir.

Bu yüzden, yazıyı uzatmak pahasına görece az tartışılan bir örnek daha vermek istiyorum.

Kapitalizmde beslenme ihtiyacı da bireysel karşılanır ve bu organizasyon da büyük kaynak israfı yaratır. Oysa, işyerlerinde nasıl yemekhane varsa (ki bu da giderek azalan bir uygulama, onun yerine ihtiyaçların bireysel giderilmesi için ya yemekhaneler tamamen kaldırılıyor ya da işçilere “ticket” veriliyor) konut bloklarında ya da mahallelerde de yemekhaneler planlanabilir. Böylece: (1) Çalışan insanın en büyük dertlerinden biri olan “bu akşam ne pişirsem” diye düşünme, bunun alışverişini ve sonra da pişirme işinin kendisini yapma zorunluluğu ortadan kalkar (emek-zaman tasarrufu). (2) Bu ihtiyacı daha az zamanda daha çok para harcamadan çözebilmek için kalitesiz hazır yemek tüketiminden kaynaklanan sağlık sorunları ortadan kalkar (refah artışı). (3) Aynı gerekçeyle evlerde yemek yapma malzemesi stoklama ve bir günde yenmeyecek miktarda yemek pişirip buzdolabında tutma eğilimi ortadan kalkar; her eve için bir tane kocaman, iki kapılı, derin donduruculu buzdolabı “ihtiyaç” olmaktan çıkar (kaynak tasarrufu). (4) Gıda sektörünün neredeyse tamamen bireyselleşmesinden kaynaklanan olağanüstü ambalaj kirliliğinin önüne geçilir (kaynak tasarrufu, çevre koruma).

Liberalin tekine sorsanız “sosyalizm verimsizdir, o yemekhanelerde bir sürü yemek atılır” diye üfürür. Ama bugün kapitalizmde üretilen gıdanın yüzde 19’u tüketilemeden çöpe gidiyor ve bu kaybın yüzde 60’ı evlerde yaşanıyor.5 Önerilen çözüm ne? Herkes daha “farkında” olsun, kendi ihtiyacını daha iyi planlasın.

***

Bu meselelerin emperyalist merkezlerde de tartışılıyor (ve çözüm bulunamıyor) olmasının bir sebebi var: Kapitalist sistem bir bütün olarak yokuş aşağı uçuruma doğru gidiyor ve sistemin olağan işleyişi nedeniyle ayağını gazdan çekmek şöyle dursun, daha fazla gaza basıyor. Son otuz yıl zarfında meta üretimi emperyalist merkezlerden Güneydoğu Asya’ya, bilhassa da Çin’e kaydı; bunun sonucunda Çin ve giderek ona rakip olarak yükselen Hindistan’da (aslında benzer biçimde yatırım alan diğer ülkelerde de) ekonomi emperyalist merkezlere göre çok daha yüksek bir hızla büyüdü ve büyümeye şimdilik devam ediyor.6

Kapitalist üretim biçimi ve piyasa ekonomisi, dünyanın en yüksek nüfuslu (ve toplam dünya nüfusunun üçte birinden fazlasını barındıran) iki ülkesinde, emperyalist ülkelerin gittiği yolun aşağı yukarı aynısını takip ederek gelişiyor. İhtiyaçlar giderek daha yaygın biçimde bireysel meta tüketimiyle gideriliyor.

Az önceki araba örneğini devam ettirelim: 2015-2024 arasındaki on yılda Çin’de trafiğe kayıtlı araç sayısı yüzde 116 arttı (162,8 milyondan 352,7 milyona). 2013-2022 arasındaki on yılda Hindistan’da aynı sayı yüzde 101 arttı (176 milyondan 354 milyona). Öte yandan iki ülkede de araç sahipliği oranı halen emperyalist ülkelere göre çok düşük; Çin’de kişi başına 0,25, Hindistan’da 0,04.

İşlerin olağan gidişine bırakılması durumunda ne olacağını hayal edebiliyor musunuz? Türkiye’de dahi araç sahipliği oranı 0,35. Bu oran ABD’nin (0,78) yarısından düşük. “Küçük Amerika” olma yolunda devam etmemiz durumunda trafiğe en az bir bu kadar daha araç çıkacak.

Israrla, altını çizerek söylüyorum; mesele sadece araç sahipliği değil. Aynı saçmalığı bütün insan ihtiyaçları için ayrı ayrı tartışabiliriz. Kapitalizmin emperyalist ülkelerde organize ettiği yaşantı biçimi, dünyanın geri kalanında sınırlı bir düzeyde dahi benzer biçimde organize edildiğinde insanlığın varoluşunu sürdürmesi mümkün değil.

Emperyalist ülkelerdeki abartılı bireysel tüketimin sürdürülebilmesinin tek yolu, dünyanın geri kalan ülkelerindeki emekçi halkların bu yaşantıyı besleyecek biçimde zenginlik üretmeye devam etmesi ve kendi yaşantısında ürettiği zenginlikten kaynaklanan hiçbir tüketim artışı olmaması. Oysa bu, sadece emperyalistlerin gücü böyle bir ağır sömürü mekanizması kurmaya yetmeyeceği için değil, piyasa ekonomisinde bu basitçe olamayacağı için imkânsız. Eskiden böyleydi, emperyalist merkezler dışındaki dünya sefalet içinde, sömürgeler olarak yaşıyordu. Bugün hem buraya geri dönülemez hem de emperyalist merkezler dışındaki ülkelerin büyümekte olan pazarları dünya çapında sermayenin asla vaz geçemeyeceği, kaybettiği anda tarihte görülmemiş boyutta bir krize gireceği kâr olanakları yaratıyor.

Ve hâlâ, bu koca meseleye hiçbir gerçekçi çözüm sunamasalar da “sosyalizmin verimsizliğinden, hantallığından” bahsediyorlar.

***

Sosyalizm, liberal sahtekârların uydurduğu gibi “ilkel komünal” bir kurgu değil. Sosyalist düzen kurulduğunda insanlar yemek saati geldiğinde bir tencere etrafında yere çömelip kaşık sallamayacak.

Öte yandan sosyalizmin geçmişte yarattığı ve tekrar kurulduğunda yaratacağı toplumsal refah kapitalizmin refahı üretim artışıyla eşanlamlı gören kriterleriyle ölçülemez ve sosyalizm kapitalizmle bu kriterleri kabullenerek yarışamaz. Bu hata geçmişte sosyalist ülkeler tarafından da yapıldı ve halen kimi sosyalistler tarafından sürdürülüyor. Sosyalizmin insanlığa vaadi kapitalizmin kurguladığı bireysel yaşantının aynısını görece eşitlikçi biçimde sağlamak olamaz. Sosyalizm başarısını devasa köprülerle, gökdelenlerle, sıfırdan yapılan mega kentler ölçemez ve bunlarla övünemez. Bunların hepsi ancak mevcut bir ihtiyaç daha az kaynak harcayarak giderilemiyorsa yapılması gereken şeylerdir ve eşyanın çokluğu ya da boyuyla övünmek kapitalizme bırakılması gereken bir ilkelliktir. Geleceğin uygarlığının övünç kaynağı ancak insanların eşitliği, refahı ve mutluluğu olabilir.

İnsanlık ebediyen kardeşçe yaşayabileceği bir dünyayı ancak sermayenin onu sınıflara ve uluslara parçalayan, rekabete ve akıl dışı tüketime kalıplarına zorlayan habis etkisinden kurtularak kurabilir. Bu mutlu ve müreffeh yaşantıyı kurabilmek için ise insanlığı kendi peşinden uçuruma doğru sürükleyen kapitalizmi mümkün olan en kısa sürede, daha açık ifade etmek gerekirse çok geç olmadan, yıkmak zorundayız.

 

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları