Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Sermayedar sınıfın vatanseverliği

Büyük şair Nâzım Hikmet kendisine vatan haini diyenlere “vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse, ben vatan hainiyim” derken, kaleme aldığı dizeler üzerine estetik giydirilmiş propaganda falan değil, maddi gerçekliğin ta kendisidir. Sermayedar için vatan, tam olarak ve sadece bunlardır.

Yayın Tarihi: 30.06.2025 , 23:37 Güncelleme Tarihi: 01.07.2025 , 00:03

Geçtiğimiz Pazar günü İstanbul’da, Kadıköy Halk Temsilcileri Meclisi’nin Merdivenköy Semtevi’nde düzenlediği bir etkinliğe katıldım. “Laik, Bağımsız, Emeğin Cumhuriyetini Nasıl Kurarız?” sorusu etrafında, çok verimli bir fikir alışverişi yürüttük. Sohbetimizin bir noktasında, ben Türkiye sermayedarlarının kâr hırsının ülkeyi nasıl felaketin eşiğine getirdiğini anlatırken, katılımcılardan biri belki “naif” sayılabilecek, ama çok önemli bir soru sordu. 

Soru şuydu: Bu ülke sermayedarların da ülkesi değil mi? Kendi ülkelerini ateşe neden atsınlar, onlar da bundan zarar görmez mi?

Müsaadenizle bu haftaki tartışmamızı bu sorudan yola çıkarak açacağım.

***

Sermayedar sınıf kendi ülkesine nasıl bakar?

Size tarihten bir vaka aktararak başlamak istiyorum. 1870 yılında, yükselen Almanya ile en yakın rakibi Fransa arasında, 20. yüzyılı kana bulayacak iki dünya savaşının kostümlü provası niteliğindeki Sedan Savaşı yaşanmıştı. O sırada “İkinci İmparatorluk” döneminden geçmekte olan Fransa bu savaşta öyle hezimete uğramıştı ki, İmparator III. Napoleon savaş alanında esir düşmüş, ülke yönetilebilsin diye apar topar Üçüncü Cumhuriyet ilan edilmişti.

Fransa kısa bir süre sonra teslim olmuş ve Fransa Başbakanı Adolphe Thiers ile Alman Şansölyesi Otto Von Bismarck savaş tazminatları için masaya oturmuştu. Bismarck sekiz milyar frank ve Alsace eyaletini istiyordu, Thiers ise “en fazla beş milyar verebiliriz” diye diretiyordu. Sonunda anlaşmaya vardılar; Fransa sekiz yerine beş milyar frank ödeyecek, Alsace’ın yanında Belfort kasabası hariç Lorraine eyaletini de Almanya’ya bırakacak ve Alman ordusu Paris’in Champs-Élysées bulvarında bir zafer resmigeçidi yapıp Fransız halkının onurunu ayaklar altına alacaktı.

Bu onur kırıcı resmigeçit Paris’te Komün ayaklanmasını tetikleyen faktörlerden biri olacaktı, ama konumuz işçi sınıfının değil sermayedar sınıfın vatanseverliği. O yüzden biz Marx’ın bu tarihlerde artık başına bir sıfat eklemeden ismini anmadığı Thiers’i izlemeye devam edelim.

Barış anlaşması Fransız meclisinde onaylanmalıydı ve şartları sunma işi, anlaşmayı Bismarck ile başlayan Thiers’e düşmüştü. Daha düşük parasal tazminat karşılığında daha fazla toprak verileceğini, üstelik bunun kendi müzakerecileri tarafından önerildiğini duyan parlamento öfkeyle kaynamış, Thiers’i vatan hainliğiyle suçlayanlar olmuştu. Thiers’in cevabı basitti: “Verdiğimiz toprakları bir sonraki savaşta geri alırız, ama ödediğimiz para geri gelmez.”

Thiers Fransız burjuvazisinin temsilcisiydi ve ağzından dökülen bu cümleler de sadece Fransa’da değil her yerde, sermayedar sınıfın kendi ülkesine tam olarak nasıl baktığının ve bakacağının özetiydi.1

***
Marx, Kapital’de çok çarpıcı bir tespit yapar ve sermayedarın “kişileşmiş sermaye olmanın ötesinde” hiçbir tarihselliği yoktur der.2 Durum gerçekten de böyledir. Sermayedar sermayenin sahibidir ama bu sahipliğin (yani sermayedar olma halinin) devam edebilmesi için sermayenin birikim yasalarına göre yaşamak, sermayesini bu yasalara göre yönetmek zorundadır. Öyle ki, “özgürlük” kelimesini paranın satın alabildiği şeylerden oluşan daracık bir çerçeveyle tanımlamadığınız durumda, sermayedarın hiç de “özgür” olmadığı görülecektir.

Dolayısıyla kişi olarak her sermayedar, ancak sermayenin birikim yasalarına uygun olduğu müddetçe ve o yasalar tarafından çarpıtılmış biçimde erdemli davranabilir. Örneğin hayırseverliğin bir erdem olduğunu düşünebiliriz ve pek çok sermayedar hayırsever geçinir; ama bahis konusu hayırseverlik işçilerin sırtından milyarlarca lira sömürürken yoksullara birkaç milyon dağıtmak, onu da mümkün olan her durumda vergiden düşmektir.

Aynı durum sermayedarın vatanseverliği söz konusu olduğunda da geçerlidir. Kuşkusuz sermaye de sahibi de tam anlamıyla “vatansız” değildir. Bir yerde yerleşiktir, hatta orada belki fabrikaları, belki banka hesapları ya da gayrimenkulleri vardır. Ne var ki, her vatan verili bir anda nihayetinde sınırlı bir zenginlik olanağı barındırır ama sermaye sınırsızca ve mümkün olan her yolla birikmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla bir insan olarak varlığı sermayenin bu doymak bilmez asalak varoluşunun emrinde olan; onun etten, kemikten, kandan, biraz da akıl ve duygudan oluşan vekili niteliğindeki sermayedar için de vatan, sermayesi ve sermayesinin birikim olanaklarından ibarettir.

Büyük şair Nâzım Hikmet kendisine vatan haini diyenlere “vatan çiftliklerinizse, kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse, fabrikalarınızda al kanımızı içmekse, ben vatan hainiyim” derken, kaleme aldığı dizeler üzerine estetik giydirilmiş propaganda falan değil, maddi gerçekliğin ta kendisidir. Sermayedar için vatan, tam olarak ve sadece bunlardır.

İşte bu yüzden sermayedarın en vatanseveri dahi vatanını, sadece sermayesini biriktirme aracı olarak sever ve bunu yaparken vatanına zarar veriyorsa, bunu en fazla bir kaçınılmazlık olarak görür.

***

Gözünü sermaye bencilliği kör etmemiş olanlar için, başta aktardığım sorunun naifliğinde kadim ve saygın bir erdem yatıyor. Bundan milyonlarca yıl önce her insan bir kabileye mensuptu ve bu kabilelerin tek derdi hayatta kalmak, aslana, timsaha, sırtlana yem olmamaktı. İlk insan için kabilesinden birinin kötülüğünü istemek ya da başına kötü bir şey gelmesine göz yummak ile bizzat kendi başına kötü şeyler gelmesini istemek arasında neredeyse fark yoktu.

İnsanlık gelişti, uygarlaştı, birbirine yabancılaştı ve bugün insanın insanı sömürmesine dayalı bir toplumda yaşıyoruz. Bu toplumda egemenlerin ideolojisinde başkalarının zararına çıkarcılık yapmak, yani bencillik etmek bir erdem; tersini yapmak ise enayilik olarak sıfatlandırılıyor. Ama buna rağmen toplumun büyük çoğunluğu, milyonlarca sıradan insan “hepimiz aynı vatanın çocukları değil miyiz?” diyor. Hatta bu yüzden sermayedar sınıfın “hepimiz aynı gemideyiz” yalanına ya da milliyetçi provokasyonlarına kolayca kanabiliyorlar. Çünkü insan olmanın tarihselliğinden, milyonlarca yıllık birikiminden gelen erdem, tüm bireyselleşmeye rağmen onlara kendi kabilesinden olanla ortaklaşmaları gerektiğini fısıldıyor.

Ne var ki, kabilede zengin fakir yoktu, herkes eşitti. Oysa şimdi vatan biz sıradan insanlar için evimiz ve yurdumuz; sermayedarlar için ise yatlar, yalılar, fabrikalar ve daha nice bireysel zenginlikten, bir de sömürülecek emekten ve doğal kaynaklardan ibaret.

Ve işin kötüsü, Türkiye’nin sermayedar sınıfı öyle zenginleşti ki, bu cennet vatan onlara yetmiyor.

Yetmediği için zeytinlikleri kesip altından kömür çıkartmaya kalkıyorlar. Yetmediği için depreme hazırlık yapmıyor ve altında belki on binlerce yurttaşımızın cansız yatacağı kent enkazından para kazanmayı bekliyorlar. Yetmediği için komşu ülkelerin topraklarına göz dikiyor, pervasız savaş oyunları oynuyorlar. Yetmediği için ücretleri daha da, daha da düşürüp bizi daha çok sömürmeye çalışıyorlar.

Yetmediği için cumhuriyeti yıkıp yerine ucube bir rejim kurdular.

Ve yetmediği için, bir gün mutlaka bu güzel vatanı, bu altın yumurtlayan tavuğu kesmeye kalkacaklar.

Aslında insanların vatanlara bölünmesi de bir yabancılaşma. Aslında tek bir büyük kabile var, tüm insanlık. Ama o büyük insanlık dünyanın her yerinde, kendi zenginliğinin kölesi olmuş ve yoksulları da kendisine köle etmiş, daha fazla zenginleşmek için her erdemi ayaklar altına almaktan çekinmeyecek sermayedarlar tarafından esaret altında alınmış durumda yaşıyor.

İlk iş, kendi vatanımızı bu asalaklardan kurtarmalıyız. Önce Türkiye, sonra bütün dünya.

Ya bunu yapacağız ya da sonunda vatanımızı ateşe atacak, üstelik bunu yaparken bir yandan da “Vatan! Millet! Sakarya!” diye bağırıp bizi cepheye sürmeye çalışacaklar.

  • 1

    Bu detayları René De la Croix de Castries, Monsieur Thiers kitabında aktarıyor.

  • 2

    Karl MarxKapital – Birinci Cilt, çev. Alaattin Bilgi, 10. Baskı, Ankara: Sol Yayınları, 2011, s.565. 

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları