Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Meçhul askerin ölümü

İnsanlık, yaklaşan felaketi ancak çıkarları savaştan yana olan ve ölecek milyonlarca insanı en fazla bir maliyet kalemi olarak gören sermayedarların egemenliğini devrimle yıkarak durdurabilir.

Yayın Tarihi: 15.10.2025 , 20:17 Güncelleme Tarihi: 16.10.2025 , 00:39

Bu hafta yazıya size yaşanmış bir kahramanlık öyküsü anlatarak başlamak istiyorum. Bilenleriniz vardır, öykünün adı “Ölü Askerlerin Taarruzu.”

***

Büyük Savaş’ın ilk yılı bitmek üzereydi. Almanya ile Çarlık Rusyası arasındaki Prusya Cephesinin kuzey uçlarında, Białystok yakınlarındaki Osowiec Kalesi Çarlık ordusu için çok önemli bir stratejik pozisyondu. Almanlar kaleyi almayı iki kez denemiş ve başarısız olmuşlardı.

Alman ordusuna bu cephede Başkumandan Paul von Hindenburg bizzat komuta ediyordu. Savaşın hemen başında, 1914 Ağustosunda Çarlık Ordusunun Prusya’daki ilerlemesinin ardından emekliliğinden geri çağrılmış ve imparatorluk ordusunun başına geçirilmişti. Almanya savaşı kaybedecek, ama Von Hindernburg bu yenilgideki üstün başarılarının ardından sonunda sadece ordunun değil tüm devletin başına geçecek, Alman egemenlerine son hizmetini on sekiz yıl sonra ülkenin anahtarını Hitler’e teslim ederek yapacak, lanetli ismi ise tarihe son kez ölümünden üç yıl sonra, 36 kişinin yanarak öldüğü zeplin kazasıyla geçecekti.

Von Hindernburg Osowiec’i almakta kararlıydı, ama piyade saldırıları asker kaybetmekten başka bir işe yaramıyor, “Koca Bertha” obüsleri ise duvarlarda delik açsa da kaleyi yerle bir edemiyor, Ruslar duvarları topların yıktığı hızla onarıyordu.

Ne var ki, Alman ordusu yeni bir silah keşfetmişti. İlk kez 22 Nisan’da kullanılan klor gazı duvarlardaki en dar çatlaklardan sızıyor, en derin ve dolambaçlı siperlere doluyordu. Bu gaz solunduğunda ciğerlerdeki suyla reaksiyona girip hidroklorik asite dönüşüyor, insanlar korkunç biçimde ölüyordu.

Savaşın birinci yılının dolduğu gün, 28 Temmuz’da gaz varilleri Osowiec’e bakan Alman siperlerine getirildi. Almanlar bir hafta boyunca rüzgârın dönmesini bekledi. 6 Ağustos’ta da günün ilk ışıklarıyla varillerin vanalarını açtılar.

Yeşil-sarı bir duman bulutu top mermilerinin delik deşik ettiği muharebe alanının üzerinden sağ kalan otları dahi yeşilimsi bir küle dönüştürerek, uçan kuşları yere dökerek Rus siperlerine doğru akmaya başladı. Brom katkısı da bulunduğu için bulutta yer yer kızıl kahverengi damarlar geziniyordu.

Rus ordusunda gaz maskeleri yok denecek kadar azdı, kalitesizdi ve sadece komuta kademesine dağıtılıyordu. Ön saftaki bine yakın asker o ana kadar gazın sadece siperlerde bir hayalet gibi dolanan öyküsünü duymuşlardı. Üzerlerine gelen ölüm bulutuna karşı ne yapabilecekleri konusunda söylentilerden başka hiçbir fikirleri yoktu. Alelacele fanilalarını çıkarttılar, bazıları suyla, bazıları işeyerek ıslatıp yüzlerine sardılar.

Oysa bu en yapmamaları gereken şeydi. Klor tüm sıvıları asite dönüştürüyor, silahların pirinç aksamlarını dahi korozyona uğratıyordu.

Birkaç dakika içerisinde neredeyse hepsi can verdi.

Gazın dağılmasını bekleyen Alman subayları piyadeye siperlerden çıkıp, artık içinde sadece ölülerin yattığını düşündükleri Rus siperlerini zapt etmelerini emretti. Alman askerleri saf oluşturup süngü önde ilerlemeye başladılar. Onlar Rus siperlerine varmak üzereyken, Rus ordusunun gaz saldırısının ulaşmadığı arka saftaki birlikleri saldırıyı durdurmak için harekete geçti.

Ve bu sırada, gazı solumuş ama henüz ölmemiş, can çekişmekte olan Rus askerleri de tüfeklerine yaslanarak ön siperlerden çıktılar.

Yüzlerine sardıkları fanilalar kan içindeydi. Sürekli öksürüyor, sendeleyerek yürüyor, zorlukla nişan alıyor ama son bir kez kendilerine verilen emri uyguluyorlardı.

Alman askerleri şaşkınlıkla duraladı, sonra aralarından bir tanesi korkudan avazı çıktığı kadar bağırdı: Wiedergänger!

Hortlaklar…

Panik askerden askere sıçrayarak yayıldı. Dağılarak kaçışmaya başladılar. Sırtlarından vurularak öldüler. Rus ordusu kaybettiği siperleri geri aldı.

Almanların Osowiec Kalesini üçüncü kez ele geçirme girişimi de böyle püskürtüldü.

Saldırı sırasında ön siperlerde olan hiçbir Rus askeri gün batımını göremedi. 6 Ağustos 1915 günü yaşanan Osowiec Kalesi Savaşı, tarihe Ölü Askerlerin Taarruzu olarak geçti.

***

Çok etkileyici bir öykü, değil mi?

Peki, sonra ne oldu biliyor musunuz?

On altı gün sonra Rus Başkumandanlığı kalenin stratejik önemini kaybettiğine karar verdi ve boşalttı. Alman ordusu kaleyi bir kurşun atmadan ele geçirdi ve yıktı.

Savaşı yönetenler için ölenler de sakat kalıp bakıma muhtaç hale gelenler de birer maliyet kaleminden ibaretti. Harcanan top mermileri ya da gaz varillerinden bir farkları yoktu.

Bu yüzden, yirminci yüzyıl savaşları için kahramanlık hikayeleri anlatan hemen herkes haksız ve bu kahramanlık öykülerinin içyüzünü gösteren “Ölü Askerin Destanı”nı1 yazan Brecht yerden göğe kadar haklı.

Derdim ölen o cesur insanların anısını kirletmeye çalışmak değil. Brecht’in derdi de bu değildi. Tarihteki bu ve benzeri olaylar “insanın özü bencildir” diyen her aklı evvelin yüzüne bir tokat niteliğindedir ve insanın özgeci olduğunda ne büyük işler başarabileceğinin göstergesidir.

Ama “ne uğruna?” ve “kimin çıkarına?” soruları odanın ortasında fil gibi oturuyor.

Bugün, dünyanın her yerinden yeni savaşların hazırlık sesleri gelirken şunu söylemek zorundayız: Savaş denen dehşet ancak nefsi müdafaa niteliğindeyse haklıdır, bu da ancak anayurdunuzu ve halkınızı savunma durumudur. Geri kalan her türlü savaş insanlığa ihanettir ve engellenmesi de insanlığını korumak isteyen her insan evladının görevidir.

***

Pazartesi sevgili Anıl Çınar, Kosova’ya çok sayıda kamikaze dron satan Türkiye’nin Kosova ile Sırbistan arasında yeni bir savaşın tohumlarını ekiyor olduğunu yazdı.2 Yanlış anlaşılmaması için şu notu düşerek söyleyeyim: Sırbistan Başkanı Vučić’in insanlık adına barıştan yana olduğunu düşünmemiz için somut bir neden yok. Öte yandan Vučić’in “Herkes savaşa hazırlanıyor, kimse müzakere yapma niyetinde değil, siper kazıyor ve savaşın çıkmasını bekliyorlar” sözleri yüzde yüz doğru.3

Dünya yeni bir emperyalist savaşa doğru sürükleniyor ve son birkaç yılda yaşanan savaşların tamamı bu büyük savaşın uvertürü niteliğinde. Düşünsenize, dünyanın en büyük emperyalist askeri gücünün başında olan ve ülkesinin Savunma Bakanlığının ismini değiştirip Savaş Bakanlığı yapan alçak aylarca “Nobel Barış Ödülü bana verilmeli” dedi durdu, insanlık tarihinde ikiyüzlülüğün en rezil örneklerinden biri olan Nobel Barış Komitesi ödülü gitti kendi ülkesinin işgal edilmesi için lobi yapan daha küçük bir alçağa verdi, o küçük alçak da ödülü büyük alçağa atfetti.

Evet, savaş geliyor. Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanındaki gibi. Göstere göstere…

***

Peki, bu sırada Türkiye’de egemenler ne yapıyor?

Sermayedar sınıfın sanayi yatırımları da ihracatı da en hızlı savaş sanayiinde artıyor. Bu yatırımların medyatik ve öncü patronu Cumhurbaşkanı’nın damadı. Siyasi iktidar elinin uzandığı her yerde savaşlara yol açacak çelişkileri derinleştiriyor, sermayedarların daha fazla silah satmasının zeminini yaratıyor. Libya’da, Azerbaycan-Ermenistan savaşında, Ukrayna-Rusya savaşında defalarca ateşe odun attılar. Suriye’nin mevcut halinden ise birinci derecede sorumlular.

Ana muhalefetin başka bir kafada olduğunu düşünüyorsanız, maalesef yanlış düşünüyorsunuz. Daha iki gün önce, CHP Milletvekili Utku Çakırözer’in NATO Parlamenterler Asamblesi’ne “İran’ın Bölgesel ve Avro-Atlantik Güvenliğine Oluşturduğu Tehdit” başlıklı bir rapor sunduğu ortaya çıktı. Raporun ilk paragrafı şöyle: “1979 Devrimi'nden bu yana İran, bölgesel hegemonya kurmaya çalışarak, Şii siyasal İslam'ı yaygınlaştırarak ve Batı'nın, bilhassa da ABD'nin nüfuzuna karşı sistematik muhalefeti teşvik ederek nüfuzunu genişletmeye çalışmış ve Orta Doğu'da kalıcı bir istikrarsızlık kaynağı olmuştur.” Devamında, çok özetle, bu tehdidi bertaraf etmek için NATO ülkelerinin ellerindeki tüm olanaklarla ABD’nin arkasında hizalanması gerektiği savunuluyor.

Rapor NATO’nun sitesinde duruyor, dileyen açıp okuyabilir. Ama uyarıyorum, insanlığınız sağlamsa, sonuna kadar okuyabilmek için sabrınızın da sağlam olması gerekiyor.

Türkiye’de hiçbir sermaye partisinin savaş çıktığında emekçi halkın kurtuluşundan yana olacağını zannetmeyin. “Barış” lafını ağzından düşürmeyen DEM Parti dahi iş ciddiye bindiğinde temsil ettiği milliyetçi ideolojinin gereğini yerine getirecek ve Kürt sermayesinin çıkarlarına göre pozisyon alacak. Bu pozisyon bugün ABD-İsrail hattına hizalanmaktır. Türkiye’nin sermayedar sınıfı da aynı yere hizalanıyor. Zaten apar topar yola koyulan “çözüm süreci” kelimenin temiz anlamıyla barış için değil, daha büyük savaşlar öncesinde bu emperyalist hatta itişmeden kakışmadan, birlikte hizalanabilmek için yürütülüyor.

***

Bu, ilk defa yaşanmıyor.

İlk defa yaşandığında, haksız ve emperyalist karakterli savaşı son nefesinde dahi düşmanın üzerine atılan kahramanlar değil, kendilerini bu haksız savaşta cepheye sürenlere karşı ayaklanan, siperlerde “cepheyi terk edin” bildirileri dağıtan Bolşevik “vatan hainleri” bitirmişti. Bu sefer de farklı olmayacak. “Vicdani retçilik” gibi bireysel-ahlaki saçmalıklar hiçbir işe yaramayacak. İnsanlık, yaklaşan felaketi ancak çıkarları savaştan yana olan ve ölecek milyonlarca insanı en fazla bir maliyet kalemi olarak gören sermayedarların egemenliğini devrimle yıkarak durdurabilir.

Bu yüzden bugün her emekçi insanın, hem bizzat kendisi için, hem kendisi gibi emekçiler için, hem de yurdu için yapabileceği en iyi şey sermayedar sınıfın peşine takılıp, meçhul bir asker olup haksız savaşlarda kahramanca ölmek değil, gerekirse "vatan haini" damgası yemeyi göze alarak devrim için yaşamak ve mücadele etmek.

Çünkü asıl hainler savaş isteyenler, bir yandan barıştan bahsedip diğer yandan savaş kışkırtıcılığı yapanlar. Bu hainler hem yurtlarına hem insanlığa ihanet ediyor.

İnsanlığın bir geleceği olacaksa, bu ihaneti durdurmak zorundayız.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları