Nevzat Evrim Önal
Marksizmle alıp veremedikleri ne?
Yayın Tarihi: 24.12.2025 , 22:52 Güncelleme Tarihi: 25.12.2025 , 00:10
Yazı uzun, peşinen affınıza sığınıyorum.
Yaklaşık bir aydır, Öcalancı siyaset saflarından Marksizme yönelik bir ideolojik taarruz yürütülüyor. Abdullah Öcalan’ın Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı’na gönderdiği mesaj1 işaret fişeği görevi gördü ve Yeni Yaşam gazetesi başta olmak üzere çeşitli kaynaklardan birbiri ardına metinler yayınlandı.
Öncelikle amacımızı netleştirelim. Bu yazıyı “Marksizmi savunmak” için yazmıyoruz; Marksizmin savunulmaya ihtiyacı yok. Ne var ki, tartışmanın sis bulutunu dağıtmak, söylenen şeylerin ideolojiler haritasında nereye oturduğunu net biçimde göstermek ve kimi Marksist dostlarımıza bazı uyarılar yapmak durumundayız. Zira ideolojiler arasındaki tartışma asla salt düşünsel düzlemde kalmaz; siyasette güçlenen taraflar tartışmada da bu güçten kaynaklı üstünlük elde eder ve bu üstünlük zaman zaman çok yanlış düşüncelere direnilmesini dahi zorlaştırır.
Başlayalım…
***
Birincisi, ortada söylenmiş yeni hiçbir şey yok ve Marksizm “aşılmış” falan değil. Öcalan’ın düşünceleri bire bir Murray Bookchin’den aktarma; dolayısıyla tarihte birkaç defa yaşanmış bir şeyle bir kez daha karşı karşıyayız, anarşizm ile Marksizm çatışıyor. Öcalan’ı her üniversite kantininde bulunan ve sol liberal hocalarının önerdiği birkaç kitabı okuyup Marx’ı aştığını düşünen gençlerden ayıran şey, devleti örgütüyle müzakere masasına oturtmuş olması. Bunu ise düşüncelerinin teorik derinliğiyle falan başarmadı: Ortadoğu üzerindeki emperyalist rekabetin son yıllarda hızla belirginleşen başat fay hattının bir tarafında İran’dan başlayarak “Avrasya”, diğer tarafta ABD, İngiltere ve İsrail yani temel emperyalist ittifak matrisi bulunuyor. Türkiye kapitalizmi ile silahlı Kürt gücünden herhangi biri bu fay hattının Avrasya tarafında yer alamayacağı için, birbirlerinin karşısında konumlanmaları da çok zorlaşıyor ve maliyetli hale geliyor; zira sürecin uzun vadede nasıl ilerleyeceği ve İran’ın direnip direnemeyeceğinden bağımsız biçimde, emperyalizmin tarafında kalmayan kısa vadede kaybeder.
İki taraf da bu somut gerçeğin bilincinde, ama Türkiye maddi çıkarları kabına sığmayan gelişmiş bir kapitalist ülke, Rojava ise varlık-yokluk mücadelesi veren bir uluslaşma hareketi. Aradaki bu ölçek farkı bütün yumurtaları aynı sepete koymak ve rezervsiz biçimde emperyalist ittifakın tarafında yer almak konusunda Kürt öznenin elini rahatlatıyor. Türkiye kapitalizmi ise onlarca yıldır biriken bir çelişkiyle kendisini hiç istemediği bir pozisyonda buluyor: Sonuçta sırtında yumurta küfesi olan taraf Türkiye kapitalizmi: Emperyalistlerin “pişmiş aşa su katmak” olarak tanımlayacağı bir çatışmada en iyi ihtimalle azdan az, çoktan çok gider.
Yani taraflar oturmadan kurulmuş bir masadan bahsediyoruz. Öcalan’ın başarısı 1999’dan bu yana bu masaya oturma ve muhatabını davet etme konusunda hiç sapmayacak biçimde siyaset yapmış olmasıdır. Bunu da herhalde Bookchin’in düşüncelerine borçlu değil.
Ama biz öne sürülen ideolojik iddiaları değerlendirmeliyiz. Bu yüzden devam edelim…
***
Ne deniyor? Devletsiz sosyalizm. Aynı anda ne deniyor? “Komün olmadan devlet, burjuvazi olmadan proletarya olmaz.” Komün neresi? Rojava. Siyasi hedef ne? Burada kurulan komünün korunması, güvenliğinin sağlanması ve bir siyasi özne olarak meşruiyetinin güçlendirilmesi. Verilen temel taviz ne? Bunun için benzer bir oluşumun Türkiye’de de kurulma iddiasından (en azından öngörülebilir gelecekte) vazgeçilmesi.
En temel olmasa da karşı taraf için en temel görülen meseleden başlayalım: Ortada “devletsiz” bir şey yok. Komün olduğu iddia edilen Rojava’nın kendi idari ve toplumsal yapısını şimdilik geçiyorum; bu model varlığını sürdürmek için başka devletler arasında oluşmuş (ve hayli kararsız) dengeye yaslanıyor. Uzaktaki emperyalist devletlerin işlerine öyle geldiği için desteklediği ve yakındaki tekçi, ceberut, faşist ve benzeri biçimlerde sıfatlandırılan Türkiye devletinin aynı nedenle kabullenmek zorunda kaldığı “Rojava Komünü” devletsiz mevletsiz değildir. Günümüzün devletler dünyasında kısmi siyasi egemenliğin dahi ön şartı devlettir ve devlet ihtiyacınızı başka bir devlete yamanarak gidermeniz sizi devletsiz yapmaz.
Devletsizlik iddiası, hiçbir devlete yaslanmamayı gerektirir. Tabii böyle bir ilkesellik hiç reel politik olmayacaktır.
İkinci mesele şu: Ortada devrimci bir şey yok. Devrimci mücadele kendi toplum modelini tüm insanlık için istemeyi gerektirir. Bugünün dünyasında, devletin sınıf karakterini bir kenara koysak dahi, devleti olan bir toplum devletten vazgeçemez. Ortadoğu’daki iki Kürt özneden Barzani aşiretinin kontrolündeki coğrafya de facto devlettir ve kendilerine de sorsanız böyle söyleyeceklerdir. Rojava’daki durum ise devletsiz olma ilkesi doğrultusunda bir hareket değil, mevcut dengeler devletleşmeye izin vermediği ölçüde mümkün olduğunca otonom olma çabasıdır ve Barzaniciliğin geçtiği yoldan çok bir farkı yoktur. Her iki Kürt özne de kendi öz güçleriyle değil emperyalist devletler mevcut ulus-devleti tepelediğinde oluşan boşlukta serpilmiştir.2
Ama meselenin bundan daha derin bir boyutu var: Her iki özne de, çok milletli bir devletin dağıldığı ortamda, rejimin ne olacağından bağımsız biçimde tek milletli bir ülke kurma girişimidir, yani etnik tanımlıdır ve başka türlü olması mümkün değildir. Barzanistan bir Kürt yarı-devletidir. Rojava ise bir “Kürt Komünü” olduğu iddiasındadır. Sürekli dillendirilen, ulus-devletin etnik temelli olması gerektiği safsatasının kaynağı budur: Kurulmaya çalışılan ülkeler etnik olarak tanımlanmaktadır ve bunun üstü “Her siyasi özne etniktir, en çok da ulus-devlet etniktir” iddiasıyla örtülmektedir. Oysa mesele bu iki öznenin kendilerini etnik olmayan biçimde tanımlamalarının imkânsızlığıdır. Dahası, diyalektik gereği özne kendisini hangi çerçevede tanımlıyorsa diğer tüm özneleri de aynı çerçevede tanımlar: Kürt siyasi özneleri için sadece kendilerini değil, başka herhangi bir devleti de etnik olmayan biçimde tanımlamak mümkün değildir. Dolayısıyla, örneğin, İran da bir “Pers Devleti” olarak tanımlanmak zorundadır.3
Bu devrimci, ilerici falan değil, çok ama çok geri bir pozisyondur. Dünyadaki devletli ya da devletsiz bütün otonom siyasi öznelerin tek etnisiteli olması dünyayı bugünkünden bin beter bir yere dönüştürür.
Marksistler açısından asıl önemli olması gereken üçüncü mesele ise şu: Ortada bir komün de yok. “Ben komünüm” demekle komün olunmuyor. Bir komünden bahsedilebilmesi için, bu yapının, merkezi devletin altında yerel bir otonomi olarak tanımlanıyorsa dahi4, kendi içerisinde belirgin sınıf ayrımları barındırmaması gerekir. Günümüz dünyasının iki başat geriliği olan aile ve özel mülkiyetin ayrı ayrı ikisinden de daha geri bir birleşimi olan aşiret formasyonunun sorgulanmadığı ve aşiretlerin varlığının veri alındığı bir yerde komünallikten bahsedilemez. Feodal bir koruma-kollama mekanizması barındırıyor olmaları aşiretleri komünal falan yapmaz.
***
Gelelim yazının başlığı olan soruya; Marksizmle alıp veremedikleri ne?
Öcalancı siyasetin yapmakta olduğu sadece Marksizmi reddetmek değildir; Marksizmin teorik tutarlılığından kaynaklanan ideolojik üstünlüğünü pratik siyasetten gelen güç ile bastırma ve Marksizmi kendi anarşist teorik çerçevesine yedekleme çabasıdır. Buna ihtiyaç duyuyorlar, çünkü;
- Marksizm tarihe sınıf merkezli bakar ve komünizme giden yolun ancak özel mülkiyeti ortadan kaldırmaya yönelen bir sınıfsal devrimle gerçekleşebileceğini gösterir. Dünya çapında emperyalist kapitalist sistemin neredeyse mutlak egemenliği varken, kendisini etnik özgürlük hedefi üzerinden tanımlayan ve ancak var olduğu coğrafyadaki başka halkların zarar görmesi pahasına ilerleyebilecek bir siyasi hareketin, Marksist muhataplarına kendini devrimci diye yutturabilmesi için, insanlığın büyük çoğunluğu olan emekçilerin çıkarına olacak herhangi bir devrimin sınıfsal karakter taşıma zorunluluğu reddedilmelidir. Zira bir siyasi hareketin sınıf karakteri üyelerinin hangi sınıftan geldiği değil siyasetinin hangi sınıfın çıkarına hizmet ettiğiyle belli olur. Kürt siyasi hareketinin gerek silahlı gerekse yasal siyasette edindiği sınıf karakteri kabak gibi ortadadır ve kim ne yazarsa yazsın bugün gelinen noktada kimsenin Kürt siyasi hareketinin “bir baldırı çıplaklar, bir topraksız köylü hareketi” olduğuna inanması mümkün değildir.5
- Marksizm kapitalist toplumun temel ve uzlaşmaz çelişkisinin üretimin toplumsallığı ile üretim araçlarının özel niteliği arasında, yani emek ve sermaye arasında olduğunu çözümler ve bu temel, uzlaşmaz çelişkinin diğer tüm çelişkileri ya sıfırdan ürettiğini ya da kendisine tabi kıldığını savunur. Öcalancılar Marksizmi bu iddiasından vazgeçirmeye çalışmaktadır çünkü toplumun temel çelişkisi özel mülkiyet ile mülksüzlük arasında saptandığı müddetçe;
- Siyasi özneyi etnik temelde tanımlamak ve başka halkların kaybından kazanacak bir etnik özgürleşme eylemine girişmek meşruiyetinin tamamını olmasa da büyük kısmını kaybeder,
- Etnik temelde tanımlanan öznenin mecbur olduğu, hiç de devrimci olmayan sınıf uzlaşmasının etrafından “Çelişkileri birbirini yok eden uçlar şeklinde değil, birbirini besleyen toplumsal olgular olarak görmek zorundayız (…) burjuvazi olmadan proletarya olmaz” gibi safsatalarla dolaşılamaz ve,
- Devlet özel mülkiyetten ve toplumsal sınıflardan bağımsız, kendinde bir şeymiş gibi ele alınamaz.
- Marksizm anarşizmden farklı olarak devletin yıkılıp yerine yenisi kurulmayarak değil büyüyerek yok olmasını öngörür. İnsanlık sınıflardan kurtuldukça eşitleşecek ve herkesin eşit biçimde katıldığı devlet de devleti kötücül kılan özelliklerini yitirip bugün anladığımız anlamda devlet olmaktan çıkacaktır. Bu yolda devrimler eski devletleri yıkıp yeni işçi devletleri kuracak; bu devletler işçi sınıfının henüz dünyanın tamamına egemen olmayan iktidarını emperyalist devletlerden koruyacaktır ve giderek tek bir devlete doğru bütünleşecektir. Şu açık ki, günümüz dünyasında sınıfsal bir devrimin devlet olmadan kendisini savunması da, yeni toplumsal düzeni kurması da mümkün değildir. Öcalancılar Marksistleri bu objektif ihtiyaçtan vazgeçmeye zorlamakta, ölçüsüz yazılarla, vazgeçmezlerse “bodoslama intihar edecekleri” biçiminde tehditler savurmaktadır6 zira devrim Marksistlerin savunduğu biçimde “sömürülen sınıfın kendi devletini kurma iddiası” olarak tanımlandığı müddetçe;
- Öcalancı hareketin devletleşme iddiasından Türkiye özelinde vazgeçmek zorunda kalmış olması, Türkiye devletini masaya oturmaya zorlamış olması gerçeğini gölgeleyecek ve bir “zafer” mitolojisi yazılamayacak,
- Rojava’nın devletsizlik iddiasının emperyalist devletlerin gölgesinde hayata geçirildiği gerçeğinin etrafından dolaşılamayacaktır.
***
Sona geliyoruz.
Marksizm ve anarşizm zaman zaman ittifak kurmuş olsa da tarihte esasen birbirleriyle mücadele halinde oldular. Yaşayan tek uzun ittifak deneyimi olan Birinci Enternasyonal, Paris Komünü’nün yenilgisinin ardından Bakuninci anarşistler tarafından bozulmuştu. Marksizm, 1917’deki büyük zaferiyle devrimcilik iddiasındaki ideolojiler üzerinde hegemonya kurduktan sonra bu ikili arasındaki ideolojik mücadele çok eşitsiz hale geldi. Öte yandan kapitalizm geliştikçe ve ürettiği toplumsal zenginlik büyüdükçe, üretim araçlarını tamamen toplumsallaştıracak bir düzen değişikliği aramak yerine kapitalizm içinde bu zenginliğin bir kısmıyla nefes alma alanları yaratmak mümkün hale geldi ve anarşizmin önemli bir bölümü 19. yüzyıldaki devrimci çizgisini (tabii ki söylem düzeyinde bu iddiayı bırakmadan) terk edip liberalleşerek bu boşluğa yerleşti.
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla beraber Marksizm ideolojik hegemonyasını destekleyen en temel siyasi kazanımını kaybetti. Ne var ki onun gerek teorik derinliğine gerekse tarihsel başarılarından gelen prestijine meydan okumak, hele ki siyasi anlamda tek bir tarihsel başarısı bulunmayan anarşizm için yine de kolay değildi. Bugün Öcalancıların bu işe kalkışmış olmasının sebebi bir teorik hesaplaşma gününün geldiğini düşünmeleri değil; aksine bu konuda eski dengelerin sürmesini tercih ederlerdi. Ne var ki bu hareket, kendi siyasi hattını dahi zorlayan işlere giriştiği bu dönemde, yukarıda detaylıca anlattığımız ideolojik çelişkilerden dolayı, uzun süredir çok eşitsiz ittifak ilişkileriyle kendisine yedeklediği sosyalistlerin desteğinin sarsıldığını hissediyor ve konsolidasyon yolu arıyor. Kendisini Marksist olarak tanımlayan müttefikleri üzerindeki hegemonyasını koruyabilmek için Marksizmi ezmeye çalışıyor. O ölçüsüz yazıların yazılıp, sınıf siyasetinde ısrarın “sınıfta kalmak” diye hakir görülmesinin sebebi bu telaş.
Marksizm ezilmez, bu ülkede Marksizmin teorik birikiminden asla vazgeçmeyecek bir siyasi parti ve çok sayıda Marksist aydın var. Kaldı ki Marksizm bir anlatı değil, kapitalizm denen gerçekliğin soyutlamasıdır ve kapitalizm var olduğu müddetçe Marksizm de var olacak.
Ne var ki yaşananlar, kendisine Marksist diyen her örgütün ve her aydının, anarşizmin (üstelik onun da hayli liberal bir varyantının) arkasına saklanan ve “Ya asimile ol ya yok ol” tehditleri savuran etnik milliyetçilikle yollarını ayırması gerektiğini gösteriyor.
Değerli soL okurları, önümüzdeki hafta Perşembe günü 1 Ocak’a denk geliyor. İnsanların benim sevimsiz yazılarımı okumaktan daha güzel meşguliyetleri olacağını tahmin ediyor ve umuyor, bu yüzden ben de bir haftalık izin kullanıyorum.
- 1
- 2
Bu başlıkta ABD emperyalizminin sabık Ortadoğu diplomatlar ve ideologlarından Peter Galbraith’in T24’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği röportaj hayli “açık sözlü.” Okunmasında yarar olduğunu düşünüyorum: https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/eski-abd-li-diplomat-galbraith-turkiye-pkk-yla-savasi-1999-da-kazandi-bugun-yapilacaklar-basit-bagimsizlik-isteyen-tek-suriyeli-kurt-tanimadim-oysa-irakli-kurtler-icin-ozerklik-ara-durak,52975.
- 3
- 4
Ki öyle tanımlanıyor, “Komün olmadan devlet olmaz” lafının başka açıklaması yok.
- 5
https://yeniyasamgazetesi9.com/sosyalizm-ve-sinifta-kalanlar/.
- 6
https://yeniyasamgazetesi9.com/kurdistan-ozgurluk-hareketi-ile-birlikte-sosyalizmi-dusunmek/.