Nevzat Evrim Önal
Korku üzerine…
Yayın Tarihi: 14.07.2025 , 23:28 Güncelleme Tarihi: 15.07.2025 , 00:19
Korku insanın en ilkel, kökleri içgüdülerine en gömülü duygusu.
Milyonlarca yıl önce, Afrika savanalarında hayatta kalmaya çalışan atalarımız sürekli korkuyordu; çünkü iki ayağının üzerine doğrulmadığında boyunu geçen otlar onu avlayıp yiyen aslanı saklıyordu.
Ayağa kalkmak bu yüzden evrimsel bir avantajdı. Korkmak da…
Ama sadece korksaydık, korkuyu hiç yenemeseydik bugünlere gelemezdik. Çünkü başka hayvanların, bilhassa da diğer memelilerin etini yiyebilmek de büyük bir avantajdı ama henüz pek alet bile yapamıyorken ceylan avlamamız çok zordu. Bu yüzden aslanların öldürüp, karnını doyurduktan sonra bıraktığı hayvan leşlerini yiyebilmek için sırtlanlarla kavga ediyorduk.
Aslandan korkmalıydık, ama korkumuzu yenip sırtlanla dövüşebilmeliydik.
İnsan, korkusunu birbiriyle yoldaş olarak yendi. Sırtlan sürüsünde olmayıp bizde olan büyük avantaj buydu. Birbirimizi tanıdık, güvendik, hırlayıp ısırarak, üstünlük kurarak değil kucaklaşıp severek, işbölümü yaparak, bir arada hayatta kaldık.
Önce sırtlana üstün geldik, et yiyebilir olduk. Et yedikçe bilişsel kapasitemiz daha da gelişti. Daha iyi alet yapmaya başladık.
Ve milyonlarca yıl sonra, böyle vicdansızlıklar yaparak kendimizi alçaltmamızın hiç anlamı olmamasına rağmen, artık aslanı kafese koyup, karşısına geçip eğlenebiliyoruz. Kaçarsa da öldürüyoruz.
Buna rağmen, kökleri içgüdülerimize gömülü korku duygumuz ortak mirasımız olarak kaldı. Öyle ki, milyonlarca yıl sonra Roma İmparatorluğu Afrika’ya yayıldığında, doğa tarihçisi Gaius Plinius Secundus bir kitap yazacak, bu kitapta ele geçirdikleri halkın efsanelerinden bahsedecekti. Bu efsanelerden biri, uzun savana otlarının içinde sinip çobanları dinleyen, sonra gece evlerinin önüne gidip, onlar uyurken seslerini taklit ederek çocuklarını dışarı çağıran ve karanlıkta boğup yiyen sırtlanlardan bahsediyordu.
Öykülerimiz içgüdülerimiz kadar inatçı şeylerdir; eminim bugün hala Afrika boynuzunda bir yerde yaşlı nineler torunlarını sırtlan Crocotta masallarıyla korkutuyordur.
***
Aradan çağlar geçti. İnsan gezegenin hâkim türü oldu. Ne sırtlandan korkmasına gerek kaldı ne aslandan. Ama bu arada tuhaf bir şey oldu; insan, kendi eliyle kurup içinde yaşadığı, istese bir günde değiştirebileceği toplumsal düzenin sonuçlarından korkar oldu.
Bugün dünyada herkese yetecek kadar gıda var mesela, dolayısıyla kimse açlıktan korkmamalı. Ama her on insandan biri aç. Her yıl, her bin insandan biri açlıktan ölüyor. Aslandan kaçar ve sırtlanla dövüşürken, içimizden birini aç bırakmamız düşünülemezdi; ya hep birlikte aç ya hep birlikte tok oluyorduk. Şimdi ise sanki bir açlık tanrısı uydurup tapmaya başladık da, her yıl binde birimizi, bilhassa da çocuklarımızı ona kurban veriyor gibiyiz.
İşi eşit bölüşsek kimse ölecekmiş gibi yorulmaz, kimse de işsiz kalmaz. Evleri eşit bölüşsek herkesin evi olur. Zenginliği eşit bölüşsek kimse yoksul olmaz. Ama işsizlikten, evsiz kalmaktan, yoksulluktan korkuyoruz.
Böyle, çünkü kendi ellerimizle kurduğumuz düzen her şeyden fazla korkuyla ayakta duruyor. Bu düzende kimse huzur bulmamalı; varsıl elindekini kaybedip yoksula benzemekten, yoksul daha beter yoksul kalmaktan korkmalı. Çünkü bu uygarlıkta zenginler egemen ama her gün daha da zenginleşmezlerse, yoksullaşıyorlar. Sürekli sermayelerini daha da biriktirebilmek için hiçbirimizde huzur bırakmıyorlar.
İşsiz misin? Kesin bir eksiğin vardır. Mutlaka bunu gidermelisin ki iş bulabilesin. “Neyim eksik?” diye mi soruyorsun? E onu da sen bileceksin. Bak bakalım piyasada ne beceriler aranıyor, sonra bir sertifika programına yazıl.
İş buldun mu? Güzel. Şimdi çok çalışmalısın, çünkü performansın düşük olursa, seni işten atıp yerine başkasını alırlar.
Ha bu arada, evin yok mu senin? Ev sahibinin insanı ne zaman kapı önüne koyacağı belli mi olur? Mutlaka borçlanıp ev almalısın.
Aldın mı? Güzel. Şimdi daha da çok çalışmalı, on yıl boyunca zinhar işsiz kalmamalısın, yoksa ev taksitini ödeyemez bir de evsiz kalırsın.
Böyle uzayıp, gidiyor. Bizi korkuttukça, daha fazla çalıştırıyor ve daha fazla şey satıyorlar. Hasbelkader aştığımız her korkumuzun yerine yenisini icat ediyorlar ki çalıştırmaya devam edebilsin ve başka şeyler satabilsinler.
Kendimiz için korkmazsak mutlaka çocuklarımızın geleceği için korkuyoruz. Çocuğumuz yok mu? Bu sefer de yaşlanınca kimsesiz kalmaktan, elden ayaktan düşünce yabancılara muhtaç kalmaktan korkuyoruz.
Ve hepsinden önemlisi, bu düzen bizi birbirimizle korkutup, hepimizi yalnızlaştırıyor ve yalnızlaştırdıkça daha kolay korkutuyor. Bunu yapabilmek için de insanları insanlara düşman ediyor. Herkesi “soyar seni, malını çalar” diye kendisinden daha yoksul olanla korkutuyor ama bununla yetinmiyor. Kadını erkekle, erkeği kadınla. Türkü Kürtle, Kürdü Türkle. Her işçiyi yanı başında çalışan işçiyle...
Tüm bunların sonunda kaygılarımızla baş edemediğimizde ise, bir de psikolojik danışmanlık satıyor.
***
Bu çelişkilerin olmadığı bir toplumsal düzen kurarsak korkudan tamamen arınabileceğimizi falan iddia etmiyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar Huzur romanında “İnsanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkânsızdır. Düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. Bilhassa korku vardır. İnsanoğlu korkan mahlûktur” derken haklı.
Ama bugünün toplumunda korkunun en temel kaynağı toplumsal düzenin ta kendisi. Yani korku, insana dışsal değil insan yapısı bir şeyden ürüyor. Başka pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da insan kendi eseri tarafından esir alınmış durumda.
Bunu değiştirebiliriz.
Düşünün ki, çok değil elli yıl önce, dünyanın neredeyse yarısında işçiler iktidardayken, geri kalanında yukarıda saydığımız korkular yok değildi ama çok daha azdı. Çünkü düzen bu korkuları bugünkü kadar üretmiyor, mesela herkese bedava eğitim ve sağlık hizmeti sunuyor, hayli ileri düzeyde iş güvencesi sağlıyordu.
Çünkü düzenin egemenleri devrim denen şeyin ne olduğunu, nasıl yayılabildiğini görmüşlerdi ve işçilerden korkuyordu. Hatta bunun bir adı vardı: Kızıl Korku. Bu korkuyla nükleer bomba yapıyor, 1984 ve Hayvan Çiftliği gibi antikomünist propaganda romanları yazıp liselerde edebiyat dersinde okutuyor, “Komünizmle Mücadele Dernekleri” kuruyorlardı.
Ama işçinin hakkını tam vermeseler de emeğini bugünkü gibi ağır, gözü dönmüş biçimde sömürmekten çekiniyorlardı.
Sonra komünizm yenildi, Sovyetler Birliği dağıldı ve emekçiler için hayat bir korku tüneline dönüştü.
Şunu açıkça söylemek istiyorum: Komünizmin kapitalizmden kötü olduğunu ve devrimin işleri daha da beter edeceğini düşünen herkes de, devrimin imkânsız olduğunu düşünen herkes de, eğer bizzat sermayedar değilse, sermayedar sınıfın düşünce ve korkularını kendi düşünce ve korkuları gibi içselleştirmiş durumda. Kapitalizmin tarihinde yüzlerce devrim girişimi oldu ve bunların her biri, kısmen başarıya ulaşanları dahi, sıradan emekçi insanın hayatını iyileştirdi.
Ve tüm devrimler, büyük kahramanlıklar içerse de, özünde kahramanca bireysel girişimler değil örgütlü kitlesel eylemlerdi. Bu yüzden düzen, bireyin en fazla örgütlü olmaktan korkması için çalışıyor. Komünist Parti’ye üye olma, iş bulamazsın. Sendikalı olma, işten atılırsın. Eylem yapıp hakkını arama, polis döver. Toplu dilekçe bile verme, suç.
Silivri soğuktur…
Bunlar uyduruk korkular değil, ama korkuyu aşmanın yolu da örgütlenmek. Nasıl kabile olduğumuz için her birimizi tek tek öldürüp yiyebilecek sırtlanı yendiysek, patronu ve patronlar düzenini de örgütlü olursak yenebiliriz.
Aslandan sırtlandan korkmak bizi insanlıktan çıkartmıyor, aksine insan yapıyordu; ama birbirimizden, kendi eserimiz olan şeylerden korkmak aynı zamanda bizi kendimize yabancılaştırıyor, ruhumuzu kemiriyor. Bu duvarı yıkmak, devrimi yapmak ve insanın insana böylesine yabancılaştığı bu düzene son vermek zorundayız.
Tanpınar haklı, korkudan tamamen kurtuluş yok. Ama zengin azınlığın en büyük korkusunu gerçek kılıp devrimi yaptığımızda, bolluk içinde aç kalmak, ilaç varken tedavi olamamak, bir nükleer savaşta topyekûn yok olmak gibi, bir adım geri çekilip baktığınızda saçmalığın daniskası olan korkulardan kurtuluruz. Ve sonra, birbirine yabancılaşmaktan kurtulmuş insanlık olarak, iklim değişikliği gibi hepimizi ilgilendiren dışsal tehditlerden korkmaya başlayabiliriz.