Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Kanada Başbakanı’nın derdi…

İlk söylenmesi gereken şu: Beter olun! Ama bu yeterli değil. Kanada devletini yöneten açık sözlü alçağın söylediklerinin emekçi insanlık açısından ne anlama geldiğini konuşmamız gerekiyor.

Yayın Tarihi: 21.01.2026 , 20:12 Güncelleme Tarihi: 22.01.2026 , 00:00

Geçen haftaki yazımızda 20. yüzyılın ikinci yarısında oluşturulmuş olan ulusal ve uluslararası kurumların, merkezinde ABD hegemonyasının durduğu emperyalist ittifak sistemine ait olduğunu, Sovyetler Birliği’nin yarattığı sosyalizm tehdidine karşı emperyalizmi korumak için kurulduğunu tartışmıştık.

Kanada Başbakanı Carney eksik olmasın, emperyalistlerin küresel tartışma platformu olan Davos’ta saptamalarımızı doğrulamış. Müsaadenizle, uzun uzun alıntılayacağım.

Kanada gibi ülkeler on yıllar boyunca kurallara dayalı uluslararası düzen dediğimiz koşularda zenginleşti. Kurumlarına katıldık, ilkelerini övdük, öngörülebilirliğinden faydalandık. Ve bu sayede, onun koruması altında değerlere dayalı dış politikalar izleyebildik.

Bu uluslararası kurallara dayalı düzenin hikayesinin kısmen uydurma olduğunu, en muktedir olanların işlerine öyle geldiğinde kendilerini kurallardan muaf tutacağını, ticaret kurallarının asimetrik uygulandığını ve uluslararası hukukun, zanlı veya mağdurun kimliğine bağlı olarak değişen bir titizlikle uygulandığını biliyorduk.

Bu hikâye faydalıydı ve özellikle Amerikan hegemonyası, kamu malları, açık deniz yolları, istikrarlı bir finansal sistem, ortak güvenlik ve anlaşmazlıkları çözmek için çerçeveler sağlamaya yardımcı oluyordu.

Bu yüzden pencereye tabelayı astık. Ritüellere katıldık ve söylem ile gerçeklik arasındaki boşlukları dile getirmekten büyük ölçüde kaçındık.

Bu uzlaşı artık işlemiyor.

Açık konuşayım. Bir geçiş değil, bir kopuş dönemindeyiz.

Son yirmi yılda, finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarındaki bir dizi kriz, küresel aşırı entegrasyonun risklerini açıkça ortaya koydu. Ancak son zamanlarda büyük güçler, ekonomik entegrasyonu silah olarak, gümrük vergilerini kaldıraç olarak, finansal altyapıyı baskı aracı olarak, tedarik zincirlerini ise istismar edilecek zaaflar olarak kullanmaya başladılar.1

Bu satırları aklını başına toplayan birinin samimi özeleştirisi falan zannetmeyin. Şimdi Kanada Başbakanı olan Mark Carney 2008-2013 yılları arasında Kanada Merkez Bankası Başkanı, 2013-2020 yılları arasında ise İngiltere Merkez Bankası Başkanıydı. Yani bugün emperyalist kurumlar sisteminin işlememesinden yakınan adam o sistemin başkomutanlarından biriydi. İngiltere Merkez Bankası Başkanıyken, yapay zekâ ve diğer teknolojik ilerlemelerin yaratacağı işsizlikle komünizm tehdidinin yükseleceği yönünde uyarılarda bulunuyordu.

Yukarıda uzunca alıntıladığım konuşmasında da, Kanada gibi ülkelerin ABD hegemonyası altına girmelerini Soğuk Savaş yıllarında Çekoslovakya’nın durumuna benzetiyor ve böylelikle bizim “uluslararası kurumlar sisteminin özü antikomünizm ve antisovyetizmdi” saptamamızı doğruluyor. Hepsi Sovyetler Birliği’ne karşı ABD’nin arkasına dizilmişti. Şimdi ABD “kendi çıkarımdan başkasını tanımam” diyor ve herkes kendi başının çaresine bakmak zorunda kalıyor.

İlk söylenmesi gereken şu: Beter olun!

Ama bu yeterli değil. Kanada devletini yöneten açık sözlü alçağın söylediklerinin emekçi insanlık açısından ne anlama geldiğini konuşmamız gerekiyor.

***

Emperyalizm bir el koyma hiyerarşisidir. Dünyaya emperyalizm hâkim olduğu müddetçe, her ülkenin sermaye sınıfı gücü yettiğince ülke sınırları dışından kazanç sağlamaya çalışır, kendisinden daha güçlü olanlara da haraç verir.

Sovyetler Birliği’ne karşı kurulan, Türkiye’nin de parçası olduğu uluslararası emperyalist ittifakta bu ilişkiler ortadan kalkmamış, ama sıkça söylendiği üzere “kurallı” bir hal almıştı. Örneğin bir ülkenin sermaye sınıfı hesapsız kitapsız borçlanıp ödeyemez hale geldiğinde bu borç halkın sırtına IMF’nin “yapısal uyum” programlarıyla yıkılıyordu. Devlet sermayedarların ödeyemediği borcu üstleniyor, ülkenin kaynakları, devlet işletmeleri özelleştiriliyor, emekçi halkın ücretleri baskılanıyor, bunun karşılığında IMF’den uzun vadeli borç alınarak dış borç “çevriliyordu.”

Bu kurallılık, emperyalist sisteme, tekelci sermayenin heveslerini biraz sınırlamak pahasına daha öngörülebilir, krizlerin yumuşak atlatıldığı bir nitelik kazandırıyordu. Yani görece düşük risk karşılığında, görece düşük kâr.

Ama kapitalizm öyle bir sistemdir ki, kendisi geliştikçe ve piyasalar doydukça kâr oranları düşer. Sovyetler Birliği’nin yarattığı tehdidin olmadığı bir dünyada, düşen kâr oranları karşısında “kurallılık” giderek gereksiz bir maliyet haline geldi. ABD devletinin bugün eski ittifak sisteminin işleyişini kökten reddetmesinin sebebi bu.

Kapitalizm çırılçıplak haline geri dönüyor. Sadece uluslararası kuralların reddedilmeyeceği, dünya çapında sermaye çıkarlarının tek değer olarak tanımlanacağı, tüm insani değerlerin ayakları altına alınacağı bir döneme giriyoruz. Bu dünyada en büyüğünden en küçüğüne her egemen güç, her mülk sahibi kişi ve sınıf, kontrolü altındaki emekçi insanların kanını, emeğini, ahlakını, yurdunu pazarlık malzemesi olarak görecek. Örneğin tüccarların temsilcisi çıkıp devlete “insanların bireysel olarak yurt dışından mal almasını yasakla ki ben aynı malı ithal edip onları güzelce kazıklayabileyim” diyecek ve halk böyle bir soyguna karşı tehdit oluşturamıyorsa kaybedecek. Ya da ihracatçıların temsilcisi devlete “asgari ücreti düşür ki ben işçileri daha ucuza çalıştırıp maliyetlerimi düşüreyim ve mallarımı dünya pazarlarında daha kolay satabileyim” diyecek ve işçi sınıfı böyle bir saldırıya karşı saldırıyla yanıt veremiyorsa kaybedecek.

Böyle bir dünyada, nasıl hiçbir şirkette patronla işçinin çıkarı aynı olamıyorsa, hiçbir ülkede de sermayedar sınıfla emekçi halkın çıkarları aynı olmayacak. Ülkeler şirket gibi yönetilecek ve emekçi halk maliyetlerin sırtına yükleneceği yük hayvanları olarak görülecek. Sermayedar sınıf için halk hep böyleydi, ama artık devlet yönetimleri de bu konuda eskisine göre çok daha pervasız davranacak. Emperyalist sistemde yukarıdan aşağı gelen basınç, kapitalist düzenin kıyısında köşesinde kalmış son insani kırıntıları da yok edecek. Dünya nasıl kuralsızlaşıyorsa ülkeler de kuralsızlaşacak. Zayıf düşen bir ülke nasıl talan edilebiliyorsa kendisini savunamayan insanların hayatı da talan edilecek. Çocuk işçi çalıştırmak olağanlaşacak, iş cinayetleri normalleşecek, parası olmayanın hastane kapısında ya da açlıktan ölmesinin adı “nasipsizlik” olacak, çeteleşme yaygınlaşacak, sokaklarda çocuklar çocukları öldürecek. 

Birbiriyle birkaç kuruş kâr uğruna kıyasıya rekabet eden sermaye için insancıllık maliyettir. İnsancıl olmamanın maliyeti daha yüksek hale gelmedikçe, insancıllık maliyetinden kaçınacaklar.

Ve biz komünistler şunu bıkmadan, usanmadan anlatacağız: Kapitalizm ortaya çıktığı günden bu yana içindeki insancıllığı yavaş yavaş kaybetmedi. 20. yüzyılın başından itibaren Sovyet sosyalizmi sadece askeri değil, ahlaki açıdan da öyle büyük bir tehdit oluşturdu ki, kapitalizm kendisini frenlemek, insancıllaşmak zorunda kaldı.

Ama asıl mesele bu değil. Asıl mesele, her biri kendi başına güçsüz ve savunmasız milyarlarca insanın bu despot, kan emici düzenden nasıl kurtulacağı.

Bunun tek yolu var, örgütleneceğiz ve ayaklanacağız. Sülük gibi kanımızı eme eme şişmiş zenginlere sülüğe ne yapılırsa onu yapacağız. Sermaye devletini yıkıp emeğin devletini kuracağız ve emeğimizi, toprağımızı, canımızı emperyalizme karşı hem ahlakımızla hem de namlularımızla savunacağız.

Yoksa, emperyalist rekabette kim kazanırsa kazansın, kaybeden hep biz olacağız.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları