Nevzat Evrim Önal
İşçiler, hizmetçiler ve askerler
Yayın Tarihi: 12.11.2025 , 22:44 Güncelleme Tarihi: 13.11.2025 , 00:00
Gelin basit bir soruyla başlayalım: Üretimde işçi mi önemlidir, makine mi?
Buna çoğunluk tereddütsüz “makine” diye yanıt verecektir. Zaten aynı sebepten dolayı makineleşmenin “işçi sınıfını sonunda ortadan kaldıracağı” tartışılıp duruyor.
Konuya salt teknik bir yerden yaklaştığımızda bu gerçekten bir ölçüde mümkün de görünüyor. Ne var ki, içinde yaşadığımız toplumsal düzende sermaye (yani özel mülkiyet) tarafından yapılan üretim asla salt teknik bir mesele değil. Şöyle ki, üretimin somut amacı doğadan faydalı nesneler elde etmektir; ama kapitalist üretim maksimum toplumsal fayda değil, maksimum bireysel kâr elde etmek için yapılır ve bu ikisi aynı üretim düzeyinde gerçekleşmez. Üretim arttıkça ortaya çıkan fayda artmaya devam eder, ama piyasada dolaşıma çıkan ürün miktarı arttıkça fiyat düşeceği için kâr oranı düşmeye başlar.
Bu çok büyük bir çelişki ve başka bir sürü çelişki bundan türüyor. Ama bu yazıda konuyu dağıtmayacağız ve makineleşme meselesine odaklanacağız.
Bu konuda aklımızda tutmamız gereken ilk olgu, makinenin kendisinin de üretilen ve satılan bir meta olduğu. Bir işletme bir makine kullanacaksa, bunu kendisi tasarlayıp üretmiyor, başka bir işletmeden satın alıyor. Makineleşmenin amacı üretimi daha az işgücü maliyetiyle gerçekleştirmek olduğuna göre, makineyi satın alan, yani makineden faydalanacak olan tarafın amacı belli: Makineye harcayacağı para, makinenin ömrü boyunca onu en az aynı miktarda işgücü maliyetinden kurtarmalı. Makinenin satıcısının amacı ise bu satıştan olabildiğince yüksek kâr elde etmek, yani makineyi satabildiği kadar pahalıya satmak. Dolayısıyla kabaca şunu söyleyebiliriz: Geri kalan tüm değişkenler aynı kaldığı müddetçe, makinenin alıcısı ve satıcısı, makinenin yarattığı işgücü tasarrufundan kaynaklanan ekstra kârı, pazarlık güçleri oranında aralarında bölüşecektir.
Böylelikle birinci çelişkiye geliyoruz: Üretim makinelerinin üretildiği sektör, ihtiyaç duyulan teknik gelişkinlik, yüksek araştırma maliyetleri vb. sebeplerden dolayı üretilen makinenin kullanıldığı sektöre göre her zaman daha tekelleşmiştir. Dolayısıyla bu birincil sektörde faaliyet gösteren sermayedarlar, ürettikleri makineleri satın alıp kullanacak olan ikincil sektördeki sermayedarlara göre daha yüksek pazarlık gücüne sahiptir. Bunun sonucunda, üretimin teknik boyutu ilerledikçe, üretim makinelerini üreten tekellerin kârı, tüketim nesneleri üreten şirketlerin kârını baskılayacak biçimde artar. Yani makineleşme, esasen üretimini makineleştirenlere değil makine üretenlere yarar.
İkinci çelişki şu: Küçük işletmeler için makineleşmek ya yüksek yatırım maliyetinden dolayı imkânsız ya da düşük üretim düzeylerinde kardan çok zarara yol açacağı için irrasyoneldir. Dolayısıyla herhangi bir sektörde makineleşme, en büyük, en tekelleşmiş şirketlerden başlar ve bu şirketlerde birim maliyet düşüşü yaratır. Böylelikle büyük şirketler ek bir rekabet avantajı elde eder ve süreç, makineleşemeyecek küçük ölçekli işletmelerin ya iflasıyla ya da taşeronlaşmasıyla sürer. Yani makineleşme tekelleşmeyi artırır, sermaye hiyerarşisini sivriltir ve küçük işletmeleri büyüklere bağımlı hale getirir. Bağımlı hale gelenler, kârlarının bir kısmını bağımlı oldukları tekellere devretmek zorunda kalır ve bunun sonucunda bazı küçük işletmeler işçilerin sefalet koşullarında çalıştırıldığı, sahibinin geçimini ise ancak sağlayacak derecede daralabilir. Örneğin Türkiye’de tekstil sektöründe sadece büyük markalar için fason üretim yapan bu şekilde pek çok işletme vardır.
Üçüncü çelişki: Tekelleşme, tekellere, alıcılarına daha yüksek fiyat dayatma olanağı sağlar.
Bütün bunların üzerinde, bir de aslında en başta söylediğimiz çelişkiyi eklemeliyiz. Makineleşme, işgücünden tasarruf sağlar, yani üretim düzeyi aynı kaldığı müddetçe işsizliği artırır.
Dolayısıyla, kapitalist toplumda makineleşme, maliyetleri düşürse de kendiliğinden fiyatları düşürmeyen, ancak istihdamı düşüren bir süreçtir. Bu yüzden kapitalizmin tarihindeki büyük otomasyon atılımlarının ardından büyük aşırı üretim krizleri yaşanmıştır. Düşen maliyetler tekelleşme nedeniyle fiyatlara yansımamış ama düşen istihdam nedeniyle toplumun satın alma kapasitesi daralmış, bunun sonucunda teknik ilerlemeler sayesinde ortaya çıkan üretim olanakları değerlendirilememiş, zira üretilen nesneler satılamaz hale gelmiştir.
***
Gelelim günümüze…
ABD’de senenin başından bu yana 1 milyondan fazla istihdam azalması yaşandı. Şirket kârlılığı benzersiz bir hızla artıyor ama istihdam tam tersi yönde hareket ediyor.1 Bu anaakım iktisat teorisine aykırı zira bu teorik çerçeveye göre kârlılık arttıkça şirketlerin üretimi artırmaları, dolayısıyla istihdamı artırmaları beklenir.
Ne var ki, Ekonomi 101 derslerinde gençlere papağan gibi ezberletilen skolastik dogmalar gerçekliğin duvarına çarptığında dağılıyor. Çünkü durum şu: Birincisi, pandemi bazı iş kollarını aşırı şişirmişti ve şimdi buralardaki istihdam balonu sönüyor (örneğin Türkiye’de de Getir gibi şirketler anormal büyümüş ve sonra tepetaklak olmuştu). İkincisi, yeni bir makine kategorisi olan yapay zekâ, sermaye yoğunluğunun en yüksek olduğu Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’dan başlayarak işgücü tasarrufu yaratıyor. Yapay zekânın emek üretkenliğinde yarattığı artış ancak piyasadaki talep kadar değerlendirilebileceği için; bilhassa yapay zekânın etkin biçimde kullanılabildiği iş kollarında bu aleti kullanmayı hızlıca öğrenen (çoğunlukla genç) işçilerin iş yükü artarken, bir kısım işçiye de yol veriliyor.
Karmaşık mı oldu, gelin basitleştirelim: Diyelim ki bir gazetede dört işçi çalışıyor. Görevleri muhabirlik olan bu işçiler ajansların geçtiği haber metinlerini gazetenin ideolojik çizgisine uyarlayıp yayınlıyor. Her biri günde yirmi haber yapıyor olsun. Yapay zekâ kullanarak bir kişi günde yirmi değil kırk haber yazabilir hale geliyorsa, günde yazılacak haber sayısı durup dururken seksenden yüz altmışa çıkmayacağına göre, iki muhabirin işine son verilir.
Diğer yandan, yazının ilk bölümünde çerçevesini çizdiğimiz biçimde, bu süreci yürüten yapay zekâ tekelleri olağanüstü kârlar elde ediyor. Örneğin ChatGPT’nin müsebbibi olan Open AI, 2025’in sadece ilk altı ayında, 2024’te elde ettiğinin yüzde 16 üzerinde kâr etti.2 Bu kârlılık (ve genel “hype”) doğal olarak finansal sermayenin New York borsasında yapay zekâ şirketlerinin hisselerine üşüşmesine neden oluyor ve daha şimdiden, 1995-2000 arasında internet tabanlı şirketlerin hisselerinin anormal değerlenmesi biçiminde yaşanan “Dot-com Balonu”na benzer bir yapay zekâ balonu oluştuğu tartışılıyor. Dot-com Balonu 2000’de patladığında o kaostan Google olağanüstü ölçüde tekelleşerek çıkmıştı. Benzer bir durumun yaşanması halinde yapay zekâ üretim alanı da tekelleşebilir ve yapay zekâ kullanması (daha da) pahalı bir teknolojiye dönüşebilir.
Zaten bir finansal çöküş yaşanmasa da, halihazırda hızla artan yapay zekâ talebinin karşılanabilmesi için yapılması gereken somut yatırımların maliyetinin bu araçların fiyatını yükselteceği tartışılıyor. Tüm bu gelişmeler, yapay zekâ kullanan şirketlerin kârlarının bir kısmının yapay zekânın üretim sürecinde yer alan şirketlere akması anlamına gelecektir.
***
Yapay zekâ denen yeni makinenin kapitalist üretim üzerindeki etkisi ne olursa olsun, bunun istihdamda hem büyük bir dönüşüm hem de dikkate değer bir azalma/duraklama yaratacağı konusunda hemen herkes hemfikir.
Bunun ötesinde, yapılan projeksiyonlarda istihdamın önümüzdeki on yıl zarfında daha da hizmet ağırlıklı bir hal alması bekleniyor. Örneğin Avrupa Birliği Mesleki Eğitimi Geliştirme Merkezi 2035’e kadar tarım ve madencilik alanlarında istihdamın mutlak olarak ve yüksek oranlarda azalacağını, inşaat ve imalat sanayii gibi alanlarda neredeyse yerinde sayacağını, asıl artışın hizmet alanlarında olacağını öngörüyor.3 Benzer bir görünüm ABD’de de mevcut.4
Yıllar önce ülkemizin Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı “üniversiteler fizikçi değil pastacı yetiştirsin” dediğinde pek çok insan yadırgamıştı.5 Şimdi emperyalist merkezlerde aşağı yukarı bu oluyor.
Sermaye düzeninin kalbinde gelecek projeksiyonu bu: Üretim süreçleri (daha da) insansızlaşırken, doğrudan doğruya insanın insana, daha net ifade edersek yoksulların zenginlere hizmet etmesine dayalı işler yaygınlaşacak. Bu alanda makineleşme sınırlı kalıyor, çünkü toplumsal çürümenin de temel kaynaklarından biri olan hizmet sektörünün temel dayanaklarından biri hizmet alanın kendisini ayrıcalıklı hissetmesi ve ayrıcalığın görünürlüğü için hizmet edenin de insan olması gerekiyor.
Alım gücü, toplumun sayıca giderek küçülen ama kişi başı harcaması arsızca büyüyen, bir sürü emekçiyi her gün kendilerine hizmet ettiren bir orta sınıfın elinde toplanıyor. Bu distopyanın işçileri olan masörler, evde hasta bakıcılar, kuryeler, temizlikçiler, tezgahtarlar, resepsiyonistler, garsonlar, baristalar ve benzerleri de en önemli gündemi kredi kartı borcunun çevrilmesi olan “asgari” bir yaşama mahkûm ediliyor.
Bu yaşam salt gelir açısından değil, sosyal açıdan da asgari; çünkü hizmetin gündüzü, gecesi yok ve kentlerin hizmet merkezleri yoksul emekçilerin yaşayamayacağı kadar pahalı. Bu yüzden düzensiz çalışma saatlerine bir de uzun yolculuk süreleri ekleniyor. Ve kimsenin kimseyle insanca sohbet etme fırsatının olmadığı bu kölelik düzeninde yapay zekânın “ücretsiz” sürümü insanı asla kırmadan yanıtlayan bir sohbet arkadaşı olarak kurgulanıyor.
Yok başka distopya, yaşıyoruz işte.
***
Bu tabii ki uzun erimde sürdürülemez ve sürdürülemeyecek. Nüfusun giderek daha büyük bir bölümünün işsiz bile değil âtıl kaldığı, toplumun üretim olanakları sınırsızca artarken üretilen faydaya erişimin bir ayrıcalık haline geldiği böyle bir gelişme vektörü kaçınılmaz olarak aşırı üretim duvarına çarpacak.
Ne var ki, bu olduğunda hoşnutsuzluk kendiliğinden devrimci bir kalkışmaya dönüşmez. Kapitalizmin tarihinde izlek belli: Çelişki birikimleri taşınamaz hale geldiğinde düzen krize giriyor ve kasılıp kalıyor, bu kasılıp kalma hali sermaye birikimini de yavaşlattığı için kâr arayışı delice biçimler alıyor ve sonunda emperyalistler arasında savaş çıkıyor. Devrim, emekçi halk bu kriz haline örgütlü bir yanıt verebilirse gerçekleşiyor.
Emperyalizm hiç saklamaksızın buna hazırlanıyor. Örneğin Trump’ın Başkan Yardımcısı Vance geçtiğimiz günlerde Deniz Piyadeleri Balosu etkinliğinde yaptığı konuşmada şunu söylüyor: “Ben şuna inanıyorum: En önemli savaş teknolojisi yeni bir uçak değil, yapay zekâ değil. En önemli savaş teknolojisi iyi eğitilmiş ve iyi silahlanmış bir ABD Deniz Piyadesi'dir ve bunu asla unutmayacağız.”6
İnsanın aklına Kubrick’in Full Metal Jacket filminde yatakhanede askerlerin hep bir ağızdan “Ben olmazsam, tüfeğim bir işe yaramaz. Tüfeğim olmazsa, ben bir işe yaramam” dedikleri sahne geliyor.
Bu düzen emekçiyi ya makinenin düşünmeyen bir uzantısına, ya hizmetçiye ya da katile dönüştürüyor. Kendisi canavarların egemenliğine dayanıyor, her insanı da ya zavallı bir kurbana dönüştürüp yemeye, ya da canavarlaştırıp kendine benzetmeye çalışıyor.
Ya bu çelişkili düzeni değişmez görüp, Dante’nin dediği gibi, tüm umudu bırakacağız. Ya da örgütlenip, ayaklanacağız; yıkıp, aşacağız.