Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Gösteri siyaseti

Rusya ile ABD arasında Alaska’da yapılan zirve irili ufaklı gösterilerin uç uca eklenmiş haliydi; ama herhalde içlerinde en sakil olanı Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un toplantının yapılacağı yere CCCP yazan bir sweatshirtle gelmesiydi.

Yayın Tarihi: 25.08.2025 , 23:27 Güncelleme Tarihi: 26.08.2025 , 00:00

Bu haftaki yazıya kısa bir anekdotla başlamak istiyorum.

Yıl 2002’ydi. AKP’nin ülkenin başına çörekleneceği seçimler yaklaşıyordu. Yakın bir arkadaşımızın babası, beni DSP’den ayrılan (kendisinin de parçası olduğu) hizbin kurduğu Yeni Türkiye Partisi’ne örgütlemeye çalışıyor; bana bu partinin AKP’nin yükselişini durdurabilecek tek sosyal demokrat barikat olduğunu anlatıyordu. O günlerde partinin genel başkanı İsmail Cem, İstanbul’daki örgütlenmeye güç vermek için bir “İstanbul Çıkartması” düzenledi. Partinin merkezindeki karakterler hep beraber uçakla Atatürk Havalimanına inecek, burada İstanbul örgütü tarafından karşılanacak ve bir araç konvoyu eşliğinde İstanbul turu atacaklardı. Arkadaşımın babasının peşine takılıp ben de gittim.

Manzara tam bir rezillikti. İlçe örgütleri alanda daha fazla görünmek için itişip kakışıyor, Kadıköy örgütünün bastırdığı tişörtlerinde sadece partinin ismi değil aynı zamanda “Kadıköy İlçe Teşkilatı” ibaresi olması kıskançlık ve tartışma konusu oluyor, Mustafa Sarıgül briyantinli saçları ve sırtlan gülümsemesiyle alanda gezinip elini sıktığı herkesin kulağına bir şeyler fısıldıyordu.

Akşam hayal kırıklığımı paylaştığımda, beni örgütlemeye çalışan kişiden burjuva siyasetinin en temel kurallarından birini öğrendim: Bana canımı sıkan şeyleri kafama takmamam gerektiğini, siyasetin “çoğu film, azı ilim” bir şey olduğunu söyledi.

Kulağıma küpe yaptım, voltamı aldım ve Türkiye Komünist Partisi’yle tanışana kadar bir daha siyasete bulaşmadım.

***

1968 altüst oluşunun Fransa ayağının en önemli teorisyenlerinden biri Guy Debord’du. Yazdığı Gösteri Toplumu dönemin temel metinlerinden biridir ve bu kitapta Debord, özetle, kapitalizmin güncel halinin bir “gösteri” olduğunu, bu gösterinin salt bir şov değil kapitalizmin ta kendisi olduğunu savunur.

Debord kendisini Marksist olarak tanımlıyordu; ne var ki, 68 hareketi ne kadar Marksistse, o kadar Marksistti. Örnek olsun: “Gösteri, sermayenin imgelere dönüşeceği noktaya dek biriktirilmiş halidir” diyecek kadar materyalizmin dışına çıkan bir çerçeveye sahipti. Nitekim yazdıkları, Marksizme bir katkı olmaktan çok, Baudrilliard’ın Simülakrlar ve Simülasyon kitabı ya da Yuvel Noah Harari’nin “para insanların birbirine anlattığı bir hikayedir” tezi gibi postmodern düşüncelere ilham oldu.

Yine de, bana sorarsanız Debord devrimciliğinde samimiydi. Emperyalizmin en önemli imge imal etme merkezlerinden biri olan Paris’te yaşıyor; markalara ve modalara dayalı popüler tüketim kültüründen de burjuvazinin sahtekârlık üzerine kurulu, “çoğu film azı ilim” siyasetinden de tiksiniyordu.

Debord’un düşüncelerinin kapsamlı bir eleştirisi yazımızın sınırlarını aşar; bu yüzden biz konumuzla bağlantılı bir alıntı yapıp, bu bahsi kapatalım:

"Bir yanda, bir hükümet iktidarı kendini bir sözde-yıldız olarak kişiselleştirebilir; diğer yanda, bir tüketim yıldızı, yaşam üzerinde bir sözde-iktidar olarak tanınmak için kampanya yürütebilir. Ne var ki, bu yıldızların faaliyetleri aslında özgür değildir ve gerçek bir seçenek sunmaz."1

***

Düzen siyasetinin popüler figürlere indirgenmesi, bu figürlerin bir yandan siyasi fonksiyonlarını yerine getirirken (örneğin devletleri yönetirken) bir yandan birer pop yıldızı gibi abuk sabuk magazin basınına konu olacak davranışlar sergilemesi ve toplumun siyasetin maddi sonuçlarından ziyade bu abuk sabukluklarla meşgul olması son otuz-otuz beş yıl zarfında giderek düzen siyasetinin hâkim özelliklerinden biri haline geldi.

Bu sadece bir çürüme semptomu olarak görülemez. Siyasetin bir gösteriye dönüşmesi ve (eskisinden bin beter biçimde) sakilleşmesi, sermaye egemenliğinin çürümekte olan kapitalizmi sürdürülebilir kılma çabasının bir parçası. Böyle, çünkü emperyalist sistemde ve sistemi oluşturan tek tek her ülkede çelişkiler öylesine birikmiş, rekabet öyle şiddetlenmiş durumda ki; sermaye sınıfı emekçi sınıfları mümkünse hiçbir maddi ödün vermeden yönetmeye, yaratılan toplumsal artı değerin tamamına el koymaya çabalıyor.  

Güncel bir örnek verelim: Rusya ile ABD arasında Alaska’da yapılan zirve irili ufaklı gösterilerin uç uca eklenmiş haliydi; ama herhalde içlerinde en sakil olanı Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un toplantının yapılacağı yere üzerinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin Kiril alfabesindeki kısaltması olan CCCP yazan bir sweatshirtle gelmesiydi. Fotoğrafları on yıl önce görsek “fotoşop!” diye düşünürdük, bugün ise doğal olarak “yapay zekâ” diye düşündük, ama değildi.

Lavrov’un gösterisi Rusya karşıtı batı basınında “Gördünüz mü, kötülükler imparatorluğunu yeniden kuracaklarını ilan ediyorlar! Ukrayna’dan sonra sırada Estonya, Letonya ve Litvanya var!” bağırışlarıyla karşılandı. Oysa Putin ve avanesi “Büyük Rusya” imajını güçlendirmek için Sovyetler Birliği’nin anısını ilk defa değil uzun yıllardır istismar ediyor. Bu istismar bir gösteri ve muhatabı tabii ki diğer ülkelerdeki sermaye sınıfı ya da siyasetçileri değil; bu düzenin ajanı niteliğindeki herkes Sovyetler Birliği ile Putin Rusyası’nın taban tabana zıt iki siyasi özne olduğunu biliyor. CCCP baskılı sweatshirt gösterisinin ön sıralarında Sovyetler Birliği'nin en büyük ülkesi olan Rusya'nın eski gücünü özleyen (ya da o güce şahit olmamış ama hikayelerini dinlemiş olan) Rus halkı, arka sıralarında ise dünya kamuoyunun Batı emperyalizminden rahatsız olan, Sovyetler Birliği’ni özlemle anan sosyalist veya antiemperyalist kesimi oturuyor. Bu gösteri, Rusya’nın bilhassa dış politikasının bu kitlelerin gözündeki meşruiyetini güçlendirmek amacını güdüyor.

Ve gaza gelen olduysa kusura bakmasın, Lavrov’un göbeğinin üzerinde o dört harf “kelebek konmuş” gibi duruyor.

***

İdeoloji, karmaşık toplumsal gerçekliğe “belli bir kamera açısından” bakılmasıdır. Bir açı özü kavramanızı sağlayabilir, bir başkası çok yanıltıcı olabilir. Son otuz-otuz beş yıl zarfında, kapitalist gerçeklik insanlık için bir bütün olarak soruna dönüştükçe, ideoloji de onun çirkinliği örten değil olağanlaştıran ve emekçi halkı bu çirkinliğin içine çekmeye, suç ortağı yapmaya çalışan bir nitelik kazandı.

Bu, tarihte ilk kez yaşanmıyor. Kapitalizmin en büyük krizlerinden birinin içinden yükselen 20. yüzyıl faşizminin siyaseti de kitleleri Alman ve İtalyan sermayedarlarının giriştiği aşağılık maceraya ortak etmeyi hedefleyen bir gösteriydi. İnanmayan Hitler ve Mussolini’nin kürsü performanslarını izleyebilir. Vermeye çalıştıkları duyguyu anlamak için Almanca ya da İtalyanca bilmenize gerek yoktur.

Ne var ki, Debord’un hatasını tekrarlamamamız için bir şeyin altını çizmemiz gerekiyor. Gösteri, gerçekliği çarpıtıyor olmakla beraber, ondan bağımsızlaşan bir kurmaca değil. Temel prensip değişmiyor, egemen sınıf ideoloji ve siyaset yoluyla kendi çıkarlarını herkesin çıkarları gibi gösterip2 kendi amaçlarını herkesin amacı haline getirmeye çalışıyor. Gösterinin abartılı olması, çıkarların tamamen toplum düşmanı ve amaçların delice olmasının bir yansıması.

Yazıyı uzatmamak için sadece değinip geçeceğim, Yeni Osmanlıcılık da bir kostüm defilesi değil, böyle bir şey.  

Ne var ki, tarih tekerrürden ibaret değil. Kuşkusuz toplumun bir bölümü ucubeler geçidini andıran bu gösteriyi ağzı açık izliyor, hatta bazıları gösteriye katılıp bizzat ucubeye dönüşüyor; ama 1930’ların aksine bunlar toplumun hayli küçük bir kısmını oluşturuyor. Çeşitli sebeplerle bu habis karnavala katılmaktan geri duran büyük çoğunluk ise şimdilik siyasete kayıtsızlaşıyor ve kendi bireysel hayatına kapanıyor; en fazla seçimden seçime kendi dünya görüşüne yakın bir gösteri sunan partiye oy verip, birkaç ay sonra “elim kırılaydı da…” diyor. Çürümenin tüm toplumu sarmış gibi görünmesinin sebebi, çürüme örneklerinin çoğalmasından ziyade şiddetinin artması ve bunların başlı başına bir gösteri alanı olan sosyal medyada sürekli sirküle edilmesi.

Öte yandan, gösteri bir süre sonra sönümlenip dağılmayacak; çünkü farklı ülkelerde yığılmış olan sermayenin rekabetle çatallanan çıkarları büyük bir yıkım olmaksızın daha ılımlı, uzlaşabilir bir nitelik kazanmayacak. Aksine, bu karnaval yürüyüşünün sonu savaş meydanlarına çıkıyor ve yürüyüşe katılanların azlığı sermaye açısından bir dert olarak görülmüyor; zira savaşa eskisi gibi yoksul kitleleri sürmekten ziyade birbirlerine “insansız”laştırdıkları yeni model ordularla saldıracaklar. Dolayısıyla kayıtsızlık, yaşananlara eylemsizlikle rıza vermekten başka bir anlam taşımıyor.

Bu çılgınlığın karşısına “biz de kendi gösterimizi yapalım” saçmalığıyla çıkılamaz. Bu işe yarayacak olsaydı, İsrail’in Filistin’de yürüttüğü soykırımın görüntüleri başka herhangi bir faktöre gerek olmaksızın insanlığı ayağa kaldırırdı. İçinde yaşadığı düzenin işleyişine kayıtsızlaşan insanların, izleyecekleri başka bir gösteriye, başka bir “çoğu film, azı ilim” siyasete değil, parçası olmak isteyecekleri ve katıldığında öznesi olacakları örgütlü eyleme ihtiyacı var.

Dünyanın her yerinde ve Türkiye’de, gösteri siyasetine karşı gerçek siyasetin, ucubelerin savaş karnavalına karşı insanlığın ortaklaşa, kitlesel, örgütlü ve devrimci eyleminin adresi komünist partiler olmalı. Çünkü sermaye egemenliği sürdüğü müddetçe insanlığın geleceği karanlık ve sadece komünizm insanlığa, insanın insana düşman olmayacağı, dolayısıyla bugün içinde debelendiğimiz çelişkilerin tamamının aşılacağı bir gelecek sunuyor.

  • 1

    Guy Debord, Gösteri Toplumu, B.3/60. 

  • 2

    Karl Marx ve Friedrich Engels, Alman İdeolojisi [Feuerbach] (çev. Sevim Belli), 3. Baskı, Ankara: Sol Yayınları, 1992, s.55.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları