Nevzat Evrim Önal
Düzenin meşruiyet kaynağı olarak sol
Yayın Tarihi: 11.02.2026 , 23:58 Güncelleme Tarihi: 12.02.2026 , 00:04
Bir olgu “münferit”se, üzerinde uzun uzadıya konuşmak en fazla hoş bir sohbete vesile olur. Biz ise olguların tekrarlanabilir yönlerini bulmakla, bunlardan genellemeler çıkartmakla ilgilenmeliyiz.
Bu bağlamda, Epstein meselesi münferit bir sapıklık vakasıysa, hakkında çok şiddetli duygular hissedip ağzımıza geleni söyleyebiliriz ama bir yandan da bir daha tekrarlanamayacak bir rezillikle karşı karşıya olmanın rahatlığıyla hareket edebiliriz.
Dünyanın her yerinde komünistler, rezaletin boyutları ortaya çıktığından bu yana, meselenin böyle bir gürültüde boğulmaması için bu yüzden çabalıyor. Münferit bir vakayla değil, sömürü düzeninin doğal, kaçınılmaz sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Emek sömürerek zenginlik biriktirmeye dayalı bir ekonomik düzenin egemenleri, zenginleştikçe ve böylece zenginlikleri sayesinde dokunulmazlık kazandıkça, mutlaka sömürüyü kişisel alana da taşır ve sadece sermaye biriktirmek için işçilerin emeğini değil, kişisel hazlar için başka insanların bedenini, kişiliğini, ahlakını da istismar eder. Dolayısıyla Fatih Yaşlı “Epstein adası kapitalizm denizindedir” derken çok doğru söylüyor ve o denizde başka bir sürü adalar, takımadalar var. Sular yükselip hepsi batmadan insanlık rahat, huzur bulmayacak.
Bu köşeyi düzenli takip edenler derdimizin “okumuş karanlık”la, yani içinde yaşadığımız sömürü düzenine hizmet eden entelektüellerle kavga etmek olduğunu biliyor. Dolayısıyla geçtiğimiz hafta, ifşa olan Epstein vakasının spesifik bir yönünü, liberal anarşist Chomsky’nin siyonist tecavüzcü ile olan ilişkisini masaya yatırdık. Bunu yaparken, vakanın bütünü gibi bu yönünün de münferit olmadığını, nice “solcu” ideoloğun düzenle benzer ilişkiler kurduğunu belirttik ve ülkemizden örnekler sıralarken Ufuk Uras’ın adına yer verdik.
Ufuk Bey alındı ve X’te tepki gösterdi. Biraz karşılıklı yazıştık1 ve konuya devam etme ihtiyacı ortaya çıktı. Gelin, inceleyelim…
***
Başlıca eseri ve dünya sol literatürüne en önemli katkısı olarak değerlendirilen Rızanın İmalatı’nda Chomsky, medyanın egemen ideolojinin oluşturulması ve yaygınlaştırılmasında, bu yolla kitlelerin duygu, düşünce ve kanaatlerinin düzenin arzu ettiği biçimlerde belirlenmesinde oynadığı rolü inceler.
Medyanın bu konudaki önemi kuşkusuz çok büyük; ama egemen ideolojinin salt medya kanallarından dolaşıma sokulan propagandayla nakledilen bir şey olduğunu düşünmek egemen ideolojiyi de, kitlelerin muhakeme yeteneğini de fazlasıyla hafife almak olur. Zannedilenin aksine emekçi halk, en örgütsüz dönemlerinde dahi egemenlerin her sözüne inanan bir alıklar güruhu değildir ve düzenin meşruiyeti hayli karmaşık, aynı zamanda çelişkili mekanizmalarla üretilir. Kitleler egemen ideolojiyi sadece düzenin yalanlarına ve çarpıtmalarına aldanarak değil; çaresiz veya alternatifsiz olduğunu zannederek, kötünün iyisini seçtiğini düşünerek ya da güvendiği kanaat önderlerinin peşine takılarak da içselleştirir.
Burada konumuz açısından altının kalınca çizilmesi gereken mesele şu: Sermaye düzeni, bilhassa emekçi halkın tepkisini göğüslemek zorunda kalacağı, keskin virajlar alacağı dönemlerde “soldan” meşruiyet desteğine ihtiyaç duyar. Bunlar sermayenin emekçi halka karşı saldırıya geçeceği dönemler olabileceği gibi, onun tepkisi karşısında gerileyerek savunmaya çekilmek zorunda kaldığı zamanlar da olabilir. Böyle dönemlerde Chomsky gibi ahlaki üstünlük payesine sahip entelektüeller düzenin eylemlerine açık ya da örtük biçimde ahlaki vize vererek, ya da düzen karşıtı tepkinin sivri uçlarını ahlaki açıdan eleştirip meşruiyetini zayıflatarak düzen açısından başka kimsenin üstlenemeyeceği bir işlev üstlenirler.
***
Şimdi, bu işlevin Ufuk Bey tarafından nasıl yerine getirildiğini görelim.
Türkiye’nin düzeni 12 Eylül darbesinden bu yana, sermayedar sınıfın çıkarları doğrultusunda çok kapsamlı bir dönüşümden geçti. Ülkenin egemen ideolojisi baştan yazıldı, siyasi rejimi değiştirildi ve emekçi halkın yalnız şiddetli toplumsal mücadelelerle geçen 1960’lar ve 1970’lerde değil, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana biriktirdiği tüm ekonomik, politik ve ideolojik kazanımları büyük ölçüde yok edildi.
Bu ölçekte bir dönüşümün baştan sona planlanması falan mümkün değildi; öte yandan sermayedar sınıfın çıkarları net bir doğrultu işaret ediyor ve siyasi kariyerini o çıkarlara hizmet etmeye adamış aktörler koşulların elverdiği ölçüde buna göre hamleler yapıyordu. Bu doğrultunun tartışmasız en önemli unsuru, birbiriyle pozitif anlamda ilişkili olan iki ideolojik değerler öbeğinin, Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri ile Sovyetler Birliği’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası kazandığı prestijle evrenselleşen sosyalizm ilkelerinin Türkiye’nin rejiminden, devletinden ve egemen ideolojisinden kovulmasıydı.
Süreçte büyük ya da küçük rol üstlenen tüm ideolojik öbekleri bir araya getiren bu doğrultuydu. On yıllardır süren bu dönüşümün mantığını kavramadığınız durumda yan yana gelmelerine şaşıracağınız Öcalan ve Bahçeli gibi aktörleri birleştiren iki temel ilkeydi: Antikomünizm ve antikemalizm.
Bunlar liberal bir entelektüel olarak Ufuk Bey’in de varoluşsal ilkeleridir.
Bu dönüşüm düzenin selameti açısından itinayla gerçekleştirilmesi, tıkandığında toplumsal krizlere yol açacak biçimde zorlanmaması gereken, tehlikeli bir yolculuktu. Öyle ki, sürece direnen ve eski Türkiye’yi restore etmeye çalışan, ama kendileri hiç de ilerici olmayan kimi “devletli” aktörler süreci durduramadılar ama bazı kritik virajlarda hız kesmesini ya da bazı sarp rampalarda vites düşürmesini sağlayarak sürecin yolda kalmamasına ya da yoldan çıkıp devrilmemesine hizmet ettiler.
Ufuk Bey kariyeri boyunca bu sürece soldan destek sağladı. Bu destek tek bir yazı kapsamında inceleyemeyeceğimiz kadar çok boyutluydu, ama büyük bölümü “Türkiye’de solun yeni düzene uyacak biçimde şekillendirilmesi” başlığı altında toplanabilecek nitelikteydi. Nitekim Uras, Nuriye Akman’a verdiği ve 13 Temmuz 2008’de Fethullahçıların Zaman Gazetesi’nde yayınlanan röportajda, Genel Başkanı olduğu ÖDP’nin Ergenekon Davası konusunda yaşamakta olduğu ayrışma konusunda konuşulan bölümde bu misyonunu çok açık biçimde ifade ediyordu:
- Peki ÖDP içindeki bu grup niye ulusalcılarla ittifak yapıyor?
- Bu çok somut bir ittifak değil. Böyle bir eğilim olabilir solda. Solun ihtiyacı siyasi rönesans. Siyasette kendisiyle yetinenler bir tarafta, kendisini yenileyenler bir tarafta. Bu milliyetçilik dediğimiz şey, adına ister ulusalcılık deyin, küreselleşmeye karşı aslında negatif bir tepki. Halbuki küreselleşmeyi aşmaktan yana olan bir evrensel sol var. Avrupa sosyal forumunu yapıyor, dünya sosyal forumunu yapıyor. Küreselleşme öncesine isteseniz de dönemezsiniz. Yanlış ilaç nasıl hastayı öldürürse, yanlış politik tahliller de karşınızdakini güçlendirir.
- Siz kendi partiniz içinde bunlarla da mücadele ediyor musunuz?
- Eee tabii etmez miyiz? Bizim bir yandan solu yeniden formatlamamız söz konusu. Diğer yandan da Türkiye'nin yeniden yapılanmasında solun ihtiyaç olduğunu göstermemiz gerekiyor. Solun vizyonunu değiştirerek ancak, Türkiye'nin yeniden yapılanmasında inisiyatif sahibi oluruz.
- Dolayısıyla siz hem Meclis'te partinizi temsil eden tek kişi olmanızdan hem de kendi partiniz içindeki hıyar ya da salatalıklardan dolayı, bir yalnız adam mısınız?
- Ben 82 bin oy aldım. Ayrıca Türkiye genelindeki toplumsal muhalefet örgütlerinin desteğini aldım. Bu anlamda çok yalnız olduğum söylenemez. Parti içinde genel başkan seçildiğime göre çoğunluğun oyunu aldım. Siyaset bir mücadele süreci ve biz bir şekilde miadı dolmuş zihniyetlerle Türkiye'nin geleceğini şekillendiremeyeceğimizi bilerek solu yenileme konusunda, aslında güçlü ve yeni bir ortak irade oluşturmak konusunda kararlıyız.2
Ufuk Bey’in bahsettiği “solu formatlama”nın içeriği şuydu: Solun antiemperyalist ve ulusal bağımsızlıkçı, laik ve aydınlanmacı, işçi sınıfının iktidara gelmesi için çalışan sosyalist devrimci niteliklerinden arındırılması. Bunun yerine emperyalist dünya düzenini küreselleşme, dinci gerici örgütlenmeleri ise sivil toplum adı altında kaçınılmazlık olarak gören, bu ikisinin ve sermaye çıkarlarının devleti belirlemesini “devlet dediğin her haliyle kötüdür zaten” yavesi ile meşrulaştıran, iktidar hedefinden vazgeçmiş, her ilkesi tartışmaya açık, amip gibi şekilsiz, kimseye güven veremeyecek, dolayısıyla örgütlü bir toplumsal güce dönüşemeyecek bir sol yaratılması.
Bu başarılamadı, başaramadılar. Mütevazı olmayacağım, biz komünistlerin sayesinde.
***
Geçen günkü tartışmamızda Ufuk Bey her niyeyse söylediğim onca şey içerisinden en fazla “örgütsüzlük” tespitime bozulmuş. Oysa ben onunla Chomsky’yi aynı kefeye koyarken, bir kişi olarak Chomsky gibi örgütsüz olduğunu değil, Chomsky’nin yaptığı gibi örgütsüz bir sol yaratmaya çalıştığını söylüyordum. Pek tabii ki Ufuk Bey’in misyonunda örgütsüz olmadığını biliyoruz. AKP’ye liberal soldan verilen “Yetmez Ama Evet” sloganıyla özetlenebilecek (gerçi Ufuk Bey “yetti gayri, sapına kadar evet” dediğini belirtmişti3) ama tarihsel olarak 2010 Anayasa Referandumuyla sınırlı olmayan destek gayet örgütlüydü.
Bu destek olmasa, Türkiye’de Cumhuriyetin ulusal ve sosyalizmin evrensel değerlerine yönelik tasfiyeci saldırının sonuçları bu kadar kapsamlı olmazdı.
Bunun nasıl bir toplumsal kayıp ve felaket olduğunun en açık göstergesi, tarikatların kazandığı dokunulmazlıkla bu karanlık yuvalarında yaşanan çocuk istismarlarının ayyuka çıkması arasındaki ilişkidir ve açık söylüyorum, Ufuk Bey’le Chomsky arasındaki asıl benzerlik de burada.
Bu yüzden, nezaket bir yere kadar. Suçluyorum: Bu ülkede Enes Kara’nın intiharında, Aladağ’da maazallah yurttan kaçar da erkek arkadaşlarıyla öpüşüp koklaşırlar diye yangın çıkışı üzerlerine kilitlendiği için yanarak ölen kız çocuklarını çığlıklarına, tarikat yuvalarında istismar edilen her çocuğun hayatına çöken karanlıkta, AKP’nin öncülük ettiği değerler tasfiyesine soldan destek verenlerin; yani yalnız olmadığını, bireysel hareket etmediğini, örgütlü olduğunu ısrarla vurgulayan Ufuk Bey ve onunla aynı yola baş koyan tüm liberallerin dahli var.
Bu yüzden, geçen hafta yaptığım vurguyu tekrarlıyorum: Örgütlü mücadelenin parçası olmayan, bir kenarda durup akıl veren, elinde ahlak terazisi sağa sola eleştiri ve meşruiyet dağıtan hiç kimseye güvenmeyin. Meşruiyetlerinin bir kısmını Chomsky gibi işbirlikçi solculardan alan sömürü düzeni savunmasız, biçare insanlara akla hayale sığmayacak kötülükler yapıyor, ama Chomsky’nin aksine çoğu durumda pislik bu pirüpak ahlak sinyalcilerine sıçramıyor.
Oysa kirliler. Ufuk Bey’in dediği gibi, “sapına kadar” kirliler.
- 1
Sevgili Emel Diril’in paylaşımı vesilesiyle başlayan tartışma şurada: https://x.com/emeldrll/status/2019519913388576832.
- 2
Zaman Gazetesinin arşivine artık internet ortamında ulaşılamıyor. Öte yandan, bütünüyle bir ibret vesikası niteliğinde olan bu röportaj başka mecralarda da yayınlandı. Şuradan tamamına ulaşabilirsiniz: https://www.timeturk.com/tr/2008/07/13/cumhuriyet-mi-12-eylul-rejimi-mi-tehlikede.html.
- 3