Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Düşünsel çoraklaşma karşısında…

Çoraklık çağının en temel özelliklerinden biri doğrunun yanlışa, aydınlığın karanlığa kendiliğinden üstün gelmemesi. Kurtuluş için aydınlığın kalabalıklaşması gerekiyor.

Yayın Tarihi: 08.10.2025 , 23:22 Güncelleme Tarihi: 09.10.2025 , 00:00

İçinde yaşadığımız dönemin en belirgin özelliklerinden birinin düşünsel çoraklık olduğuna aklı başında kimse itiraz etmeyecektir. Akademi, sanat, basın, popüler kültür gibi ideoloji belirlenimli alanların tümünde tarihte benzerine az rastlanır bir sığlık, beceriksiz tekrarlara dayalı bir “aynen”cilik, vasata tapınma hâkim hale geldi. Televizyonlardaki tartışma programlarında hep aynı birbirine benzeyen adamlar homur homur aynı şeyleri söylüyor. Popüler kültür sürekli bir takım basmakalıp, yontulmamış, inceliksiz kimlikler pazarlıyor. Sanatta yeni hiçbir şey yok, yeniyi arayış da yok, eskiyi tekrar bile eskiden iyi olanı bağlamından kopartarak ve içine ederek yapılıyor.

Ne oldu da böyle oldu, buraya nasıl geldik?

Buna kestirmeden “düşünce özgürlüğü yok da ondan” yanıtı veren çok olacaktır. Gerçekten de, insanlara yaptıkları bir espriden, sahne şovlarından, hatta onlar sahnedeyken seyircinin yaptığı tezahüratın içeriğinden dolayı soruşturma açılan, tutuklamalar yapılan bir istibdat döneminden geçiyoruz. Düşünce dünyası bir mayınlı alan gibi, hangi adımı attığınızda hangi “toplumsal hassasiyete” basıp havaya uçacağınız belli değil.

İyi de, bu baskı gerçekten yeni bir şey mi?

Mesela bu ülkede başı ve sonu iki darbe ile paranteze alınmış olan 1970’lerde düşünce daha mı özgürdü? Çantanızda bir Lenin kitabıyla yakalansanız soluğu hapiste alırdınız. Gözaltında işkence olağandı ve kontrgerilla çeteleri her gün insan öldürüyordu. Örneğin daha dün, devlet memuru ve şeref yoksunu katillerin yedi komünist genci işkence ederek öldürdükleri Bahçelievler katliamının kırk yedinci yıl dönümüydü.

O yıllarda işlenen her cinayetin yıl dönümünü ansak, yılın her günü bir anma yapmamız gerekir. Buna rağmen, aynı dönemde yazılan romanlara, öykülere, şiirlere, çekilen filmlere, gazete köşelerinde yapılan tartışmalara, üniversite eğitiminin kalitesine, ilk ve ortaöğretim müfredatlarının içeriğine bakın. Düşüncenin gürül gürül çağladığını görürsünüz.

Dolayısıyla, hayır, bugünün düşünsel çoraklığı “demokrasi eksikliğiyle” açıklanamaz.

Hatta tam tersine, liberalizmin kimliklerin ifade serbestliğine dayalı demokrasisi, her kimliği hassasiyetleriyle beraber dokunulmaz hale getirerek düşünce alanını daraltan temel faktörlerden biri oldu. Özgürlük kavramını baş aşağı eden bu çürümeyle birlikte İsrail’in soykırımcı olduğu gerçeğini değil haykırmak, fısıldamak bile “antisemitizm” haline geldi. Şakası yok, bu nedenle demokrasi şampiyonu İngiltere’de İşçi Partisi’nin genel başkanını partiden attılar.

Aynı süreci Türkiye’de de gericiliğin her soy ve boyu güle oynaya kendine yonttu. İslamcılık, dinin en soyut düzeydekiler dahil olmak üzere her türlü eleştirisini bu kimlikçi liberalizmi araçsallaştırarak yasakladı. Tarikatlar, cemaatler, bunların devlet içerisinde örgütlenmesi, eğitimin dinselleştirilmesi, dinsel öğretiye dayandırılan kadın düşmanlığı… Tüm bunlar “inanç ve ibadet özgürlüğü”nün arkasına saklandı. Öyle ki, dinci gericiliğin tarihsel figürleri olan şeyhler, mollalar dahi eleştiriden azade hale geldi. Daha geçen gün, şeriatçı bir gerici olduğu tartışmasız Şeyh Said hakkında espri yapan bir komedyen, Türkiye’de devletin baskı ve şiddetinden en fazla nasiplenmiş siyasi akımlardan birinin bugünkü partisi olan DEM Parti’nin bir milletvekili tarafından Twitter’da jurnallendikten sonra soruşturulup hapse atıldı.1

Dolayısıyla meselenin “demokrasi eksikliği” olmamasının ötesinde, demokrasinin liberal yorumu sorunun kaynaklarından biri. Zaten Türkiye’nin tarihine bakın, kendisini “demokrat” diye tanımlayanların, Demokrat Parti’den itibaren, insanlığın ilerlemesi adına hayırlı bir şey yaptığına rastlayamazsınız. Türkiye’de “demokrat”, aynı faşiste faşist denmemesi gibi, liberal gericinin kibar sıfatıdır.

Neyse, sorunun kaynağının “ne olmadığını” bu kadar tartışmak yeter, gelin bir de ne olduğuna bakalım…

***

Gustave Aimard, “insanın tüm meselelerinde, süngülere dayalı kaba kuvvetten çok daha güçlü bir şey vardır, o da zamanı gelmiş fikirlerdir” der ve haklıdır.2 İnsanlığın binlerce yıllık tarihi bize düşüncenin dışsal baskılarla sınırlandırılmasının imkânsız değilse de çok zor olduğunu ve bu baskıların uzun erimde devrimci dönüşümleri durduramadığını, en fazla geciktirdiğini gösteriyor.

Ne var ki, düşünceler kendi durdukları yerde devrim yapmazlar, Marx’ın dediği gibi “maddi güç, maddi güçle devrilir” ve düşünceleri güce dönüştüren şey onların kitleler tarafından benimsenmesidir.3 Devrimci düşünce toplumun maddi yaşantısında bir dönüşüm yaratacaksa, kendisi de maddi bir güce dönüşmek, yani örgütlenmek zorundadır. Bu da salt iyi retorikle, süslü sözlerle olmaz. İnsanlar fikirleri olmayan ve harekete geçmek için doğru fikirleri duymayı bekleyen kurmalı oyuncaklar değildir. Her düşünce, kök salabilmek için insanları kendi doğruluğuna ikna etmek, yani ideolojik mücadele vermek zorundadır.

Zamanı geldiyse de, henüz gelmediyse de…

Dünyada ve Türkiye’de devrimci ve devrimci olmayan ilerici aydının son 40-45 yıllık tarihi, giderek mücadeleden vazgeçmenin tarihidir. Aydın için mücadeleden vazgeçmenin tek yolu ilerici düşüncelerini toptan bırakıp gerici düşünceler benimsemek (yani döneklik) ya da susup köşeye çekilmek değildir. Düşüncenin maddi bir güce dönüşmesinin ön şartı olan örgütlenmeden vazgeçmek, kibirli ve dikenli bir yalnızlığa kapanmak, en devrimci fikirleri savunup iş eyleme gelince demokrat reform partilerine yanaşmak… bunların her biri son tahlilde mücadeleden, mücadelenin külfetlerinden vazgeçme biçimleridir.

Hepsine şahit olduk.

Bunun sadece düzenin baskı ve tehditlerinden kaynaklandığını düşünmek, tek tek aydınları değil ama “aydın” kavramını çok hafife almak demektir. Tarih hiç göremeyeceğini düşündüğü devrimin fikirleri için gözünü kırpmadan darağacına giden aydınların trajik öyküleriyle doludur.

Dolayısıyla, konunun çuvaldızı kendimize batıracağımız kısmına geliyoruz... 

***

Kapitalizm geliştikçe sermaye sınıfının zenginlikten aldığı pay sürekli büyür; öte yandan zenginliğin toplam miktarı artıyor olduğu için, orta sınıfların (aldığı pay oransal olarak artmasa da) refahında da bir artış olur.

Bu bağlamda, Türkiye’de de aydınların büyük bölümünün mensup olduğu orta sınıfların yaşantısının konforunun, bahsettiğimiz son 40-45 yılda sürekli arttığını söyleyebiliriz.

Konfor çok sinsi biçimde bağımlılık yapar. Konforlu yaşadıkça, sahip olduğumuz konforu sürdürecek tercihler yapma eğilimimiz güçlenir. Dolayısıyla maddi konfor, mevcut dengeleri koruyup sürdürme yönünde kararlar almayı teşvik ederek, düşünsel konformizm de üretir.

Bu, bilhassa devrimin kendisini somut bir maddi olasılık olarak göstermediği koşullarda, aydını örgütlü devrimci mücadelenin dışına doğru çeken başlıca faktördür. Zira bu dönemlerde devrimci mücadele aydın için sadece konfor bozucu değil, aynı zamanda bu bozulmayı telafi edecek bir kişilik gerçekleşmesi yaratmayacak biçimde sonuçsuzdur; çoğu zaman asılı yorgana yumruk atmak gibidir.

Buna ek olarak, düzen bir yanda sopa sallarken, diğer yanda türlü çeşitli havuçlar uzatır. Fonlar, danışmanlık pozisyonları, mücadele edenlere kapalı ama düzenin tabularına dokunmayanlara açık popülarite kanalları… Bunlar aydını sürekli olarak düzenin iç çekişmelerinde görev üstlenmeye, böylelikle düşünsel şiddet becerisini düzenin sınırları içinde ve son tahlilde onun devamlılığı için kullanmaya çağırır.

Bugün içinde olduğumuz düşünsel çoraklaşmanın temelinde, bu uzun süreli basınca Türkiye aydınının direnememiş olması yatıyor.

Dönenler döndü, yanaşanlar yanaştı. Temiz kalanlar ise düzenin pek çok parselini tartışmaya tamamen kapatıp daralttığı, tartışmaya açık kısmında bile nerede hangi mayının gömülü beklediği belli olmayan ideolojiler dünyasında, bir yandan kendi saygınlıkları ve/veya konforlarını korumaya çalışarak, diğer yandan biraz alan bulabilmek için birbirleriyle itişip kakışarak yaşamaya çalışıyor.

***

İnsanlığın bir bütün olarak bu düşünsel çoraklaşmadan nasıl çıkacağı bu yazıda konuştuklarımızın çok ötesinde bir mesele; ama aydının bu çıkışa nasıl katkı koyacağına dair atmamız gereken ilk adımın örgütsüzlükten vazgeçmek ve bireysel konfor alanını terk etmek, fikirlerimizi, yazdıklarımızı, söylediklerimizi yoldaş gördüğümüz insanların eleştirilerine açmak olduğunu düşünüyorum. 

Aydını potansiyelinin sonuna kadar zorlayacak, ona üretebileceği en nitelikli, en derin düşünceleri ürettirecek olan şey eleştiri kabul etmeyen bireyselliğin sınırsızlığı değildir. Bu sınırsızlık, aksine, iki hafta önceki tartışmamızdakine benzer bir biçimde düşünceyi seyreltir ve sığlaştırır. Düşünceyi en fazla geliştiren ve derinleştiren şey, kaynağına güvenilen eleştirilerin aşılmasına yönelik çabadır. Bir eleştiri kaynağını güvenilir kılacak şey ise onunla amaç birliği içerisinde olmak, yani örgütlülüktür.

İçinde yaşadığımız düşünsel çoraklık aydının geriye düşmesinden ibaret olmayan genel bir yenilginin sonucu. Bu köşede sık sık bahsettiğimiz “okumuş karanlık” bu çoraklıkta kendine en uygun habitatı buldu ve her yere yayıldı; ekranlarda, köşelerde, kürsülerde hemen her köşe başına yerleşti. Ne var ki, onunla mücadele etmeye çalışan aydın da yalnızlaştıkça ve kendi yalnızlığını korumayı bir savunma mekanizması olarak gördükçe etkisizleşti. Çorak topraklarda yetişen kaktüsler gibi, dikenleri belki kendisini koruyor; ama çevresinde, dünyada bir değişiklik yaratmıyor.

Çoraklık çağının en temel özelliklerinden biri doğrunun yanlışa, aydınlığın karanlığa kendiliğinden üstün gelmemesi. Kurtuluş için aydınlığın kalabalıklaşması gerekiyor.

Bu yüzden, dünyanın değişmesi gerektiğini düşünen, bunu samimiyetle arzu eden tüm fikir insanlarını dost düşman ayırt etmeyen savunma duvarlarını sorgulamaya ve Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşunda yer aldığı Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi ve Cumhuriyetçiler Kurultayı oluşumlarına katılmaya çağırıyorum. 

  • 1

    https://haber.sol.org.tr/haber/soguk-savas-komedi-kanalina-jet-sorusturma-komedyenlere-gozalti-karari-401469

  • 2

    Gustave AimardThe Freebooters: A Story of the Texan War, Londra: Ward and Lock, 1861, Project Gutenberg elektronik kopya, https://www.gutenberg.org/files/40602/40602-h/40602-h.htm, Erişim tarihi 08.10.2025.

  • 3

     Karl MarxHegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, çev. Kenan Somer, 2. Baskı, Ankara: Sol Yayınları, 2009, s.201.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları