Nevzat Evrim Önal
Devrim üzerine…
Yayın Tarihi: 18.08.2025 , 23:38 Güncelleme Tarihi: 13.09.2025 , 23:33
İnsanlığın iyiliğini isteyen insanlar için, uzun zamandır kabullenilmesi çok zor bir dünyada yaşıyoruz. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından bu yana, dünyanın herhangi bir yerinde devrim olmadı, sömürücü egemenlerin otoritesi insanlık tarafından başarılı biçimde sarsılmadı. Aksine, o sömürücü egemenlik hayatın her alanına nüfuz etti; tüm çürütücülüğü ve kıyıcılığı ile bir yandan insanlığın varoluşuna anlam katan tüm değerlere, diğer yandan da somut insan hayatlarına her geçen gün daha pervasızca saldırır oldu.
Yazıya “insanlığın iyiliğini isteyen insanlar” diyerek başladım ve insanlığın kesinlikle çoğunluğunu tarif eden bu tanımın aynı zamanda “devrimciler” hatta “devrimi arzulayanlar” kümesini oluşturmadığının farkındayım. Ama 1917’deki Büyük Ekim Devrimi’nden bu yana, sosyalist devrimlerle kurulmuş ülkeler, insanlığın yüzünü daha iyiye, daha güzele, eşitlik ve özgürlük içinde yaşayabileceği bir geleceğe döndüğünün somut kanıtıydı. Bu yüzden, devrimci olmayan, hatta devrimlerin gereksiz ve kanlı maceralar ya da toplum mühendisliği girişimleri olduğunu düşünen insanlar için dahi, bir Lenin büstü olumsuz değil olumlu duygular çağrıştıran bir obje, umutlu bir tebessüm sebebiydi.
Şimdi, bir tek Küba kaldı, karanlıkta bir mum ışığı.
Çok uzun zamandır insanlık madde alanında sonuç alacak biçimde örgütlü mücadele edemiyor. Sömürücü egemenliğe karşı kavgamızda esasen mana alanına sıkışmış durumdayız. Kavgamızı düşünce silahlarıyla vermeye çalışıyoruz ama burada da çoğunlukla enerjimizi israf ediyor, sorunun özünü ıskalayan, hatta aktif olarak onun etrafından dolaşan tartışmalarla uğraşıyoruz. Üstelik insanlık asıl madde alanında güçlüdür ve mana alanında zayıftır, çünkü emekçi halk sömürücülerden çok daha kalabalıktır ama okullar, üniversiteler, gazeteler, televizyon kanalları, filmler, diziler, bilgisayar oyunları, internet, sosyal medya platformları hepsi ama hepsi esasen sömürücülerin elindedir.
Marx, kendi düşünsel yolculuğunun başında, “eleştiri silahı asla silahlı eleştirinin yerini alamaz, maddi güç ancak maddi güçle devrilir” der, ama hemen ardından şunu ekler: “Ama teori kitleleri yakaladığında maddi bir güce dönüşür.”
Uzun bir süredir, dünyada ve Türkiye’de, kendine solcu ya da devrimci diyenler madde ile mana, eylem ile düşünce arasında sanki bu diyalektik yokmuş gibi davranıyor.
Çünkü yaşanan büyük yenilgi ile pek çoğu devrime olan inançlarını kaybetti. Kendisine “solcu” diyen insanların büyük bir bölümü hiç devrim olmayacakmış gibi yaşıyor. Sosyal demokrat partilerin, mesela CHP ve DEM’in peşine bu yüzden takılıyor; bir devrimcinin asla savunmayacağı, egemen sınıfın çıkarına ve halkın zararına şeyleri bu yüzden savunuyorlar.
Kemal Okuyan’ın son kitabı Devrim, içeriğindeki tüm zenginlikle, bu “insanlığa inançsızlığa” meydan okuyor.
***
Oldum olası, insanlığın kurtuluşunda rol üstlenmek isteyenlerin, her şeyden önce birbirlerine dürüst olması gerektiğini düşünürüm. Sadece yalan söylememekten ya da gerçekleri çarpıtmamaktan bahsetmiyorum. Devrimciler kendi aralarında teori tartışırken de dürüst olmalıdır.
Okuyan’ın kitabı, Devrim kavramını hem soyut düzeyde hem de somut örnekleriyle, çok dürüst biçimde ele alıyor.
Müsaadenizle burayı biraz açayım, çünkü kitabın en kıymetli unsurunun bu olduğunu düşünüyorum.
Bugün bir toplumsal çürüme ve çöküş dönemindeyiz. Böyle dönemlerde toplumun görece aydınlanmış kesimlerinde nihilizm, hedonizm, narsisizm gibi bireyi toplumsallıktan kopartan ideoloji ve psikolojiler, yoksul kitlelerde de “Mesih beklentisi” hâletiruhiyesi yaygınlaşır. Ayrıca bu ikisi etkileşime girer ve ortalık kurtarıcılar, peygamberler ve her birinin peşine taktığı müritlerinden geçilmez olur.
Bu ortamda devrimciler için esaslı bir tuzak vardır; zira bir devrimci için siyaset yaparken devrimi, ya da devrimci örgütü, daha da kötüsü bizzat kendisini ilahileştirmek, yani nesnel koşullar çaresiz göründükçe öznenin rolünü abartmak kolaylıkla sapılabilecek bir çıkmaz sokaktır. Böylelikle devrim, halkın ayaklanarak kendi zincirlerini kırması, kendi kendisini kurtarması eylemi olmaktan çıkar ve devrimciler de kurtarıcıya dönüşür.
Bu, farkındaysanız, aynı zamanda insanlıktan umudu kesmektir.
Yine de, ortamın karanlığında pek çok kişinin gözleri somutu iyi göremediği, pek çoğu da en ufak bir olumlu gelişmeye sarılma arzusunda olduğu için, iyi bir demagog kolaylıkla küçük kıvılcımları büyük yangınlar diye yutturabilir ve devrimci olmak isteyen birilerini de bu şekilde peşinden sürükleyebilir.
Okuyan, tüm bunların karşısında çok temel bir doğrunun altını çizerek dikiliyor: Devrimler “yapılmaz.” Devrimler gelişir, yükselir, ortaya çıkar (s.43). Kitabın en önemli meselelerinden biri bu: Gericilik dönemlerinde, devrimci dönemlerde ve devrim anında devrimcilerin hangi ilkelerle örgütlenmesi gerektiği, kitleler ile aralarında nasıl bir diyalektik olacağı ve bu diyalektiğin olabildiğince devrimin lehine işlemesi için neler yapılması gerektiği.
Devrimci partiyi abartmadan, ama onun devrimde üstleneceği vazgeçilmez rolü küçümsemeden, dürüstçe…
***
Okuyan’ın kitabında çok önemli bir diğer nokta şu: Kitap, altını çize çize bize defalarca ispatlanmış, çok önemli bir olguyu hatırlatıyor. İnsanlık olarak tarihsel bir yolculuktayız ve bu yolculukta toplumun büyük çoğunluğu küçük bir azınlık tarafından sömürülüyor olduğu için, çelişki biriktiriyoruz. Devrimlerle sonuçlanabilecek altüst oluş dönemleri bu çelişkilerin patlama anları ve böyle dönemler asla eski dengelere dönüşle sonuçlanmıyor. Bu dönemlerde ezilen kitleler ya ayaklanmalarını devrimle (ya da en azından kalıcı siyasi kazanımlarla) sonuçlandırıyor, böylelikle insanlık ilerliyor; ya da sömürü düzeni eskisinden ağır biçimde yeniden kuruluyor. Yani devrime gebe dönemlerde devrim, insanlığın ilerlemesi için bir zorunluluk olarak kendisini dayatıyor. Emekçi kitleler açısından, zaten içinde yaşamak istemedikleri, bu yüzden ayaklandıkları koşulların daha da kötüleşmemesi için devrim tek çareye dönüşüyor.
Devrimler kaçınılmaz değil, ama böylesi devrime gebe dönemlerin yaşanılması kaçınılmaz.
Ve böylesi dönemlerde, kitlelerin devrimin tek çare olduğunun farkına varmalarından devrimi başarabilmelerine kadar bir dizi konuda ise devrimciler hem bir fırsat yakalıyor hem de bir sorumlulukla karşı karşıya oluyor.
Okuyan’ın kitabı, her paragrafında okuyucuyu bu sorumluluğu üstlenmeye, tarihin doğru tarafında durup elini taşın altına koymaya hazır olmaya, devrimci bir cüret göstermeye davet ediyor ve yüreklendiriyor. Dahası, bunu gaz vererek, gerçekleri olduğu gibi değil de toz pembe göstererek, yani dürüst olmayan bir biçimde değil; devrim konusunda söylenen yalanları çürüterek, insanlığın tarihsel deneyimlerini hatırlatarak, okurun aklını hiç küçümsemeden onunla tartışarak yapıyor. Devrimci insan her gün devrim arayışına tekrar örgütlenir. Bazı günler devrimciliğinizi biraz aşındırır, inanç ve umudunuzdan bir şeyler alır, bazı günler ise bu umudu güçlendirir, insanlığa olan inancınızı pekiştirir. Okuyan’ın kitabını okuduğun iki gün zarfında devrim mücadelesine tekrar, daha güçlü biçimde örgütlendim.
Sizi de okumaya, aynı deneyimi yaşamaya çağırıyorum.