Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Baş aşağı gerçeklik ve zorbalık

Bugün kapitalizmi savunan, dünyaya baktığında emperyalist ABD saldırganlığını, Epstein adasındaki tecavüzleri, Akdeniz’de boğulan göçmenleri, Kongo’da kobalt madenlerinde göçük altında ölen çocuk işçileri, Pasifik Okyanusu’nda gezen, Türkiye’nin yüzölçümünün iki katından daha geniş çöp kıtasını; Türkiye’ye baktığında iş cinayetlerini, kadın cinayetlerini, tarikat yuvalarındaki çocuk istismarlarını, mafyalaşmayı, özelleştirmeleri, üç gram altın çıkartmak için sökülen zeytinlikleri savunmak zorunda. Bunlar savunulabilir şeyler olmadığı için, gerçeklik baş aşağı edilmeli, yalan sürekli büyütülmeli.

Yayın Tarihi: 18.02.2026 , 23:44 Güncelleme Tarihi: 19.02.2026 , 00:24

Geçtiğimiz günlerde, Arjantin’in liberal başkanı Milei’nin Marx hakkında atıp tuttuğu bir video, onun ülkemizdeki şubesi olan bir holding profesörü tarafından dolaşıma sokuldu. Milei bu videoda Marksizm hakkında tek kelime etmiyor ama Marx hakkında Akit Gazetesi usulü birtakım dedikodular yapıyor. Videonun en azından paylaşılan kısmı “Marx hayatında bir gün çalışmamış bir orospu çocuğuydu” diye başlıyor.

Küfür için kusura bakmayın, cümleyi bu konuya döneceğim için alıntılamak durumundayım ve terbiyesiz lümpenleri sansürlemek gibi bir görevim olduğunu düşünmüyorum. Bilhassa da bu kişiler devlet başkanıysa…

Ama başlarken ilk olarak, sık sorduğumuz bir soruyu tekrar soralım: İki lafından biri “komünizm bitti” diğeri “işçi sınıfı bitti” olan liberaller niye kendisini terk eden sevgilisinin arkasından konuşup duran takıntılı tipler gibi konuyu ha bire Marksizme getirir?

Çünkü Marksizm, içinde yaşadığımız kapitalist ekonomik düzenin mümkün olan en derin eleştirisidir ve daha önemlisi, onun nasıl yıkılıp daha iyiye doğru aşılacağının reçetesidir. Dolayısıyla kapitalizm var olduğu müddetçe onu savunanlar, dünyada tek bir sosyalist ülke kalmasa bile Marksizmle kavga etmek zorunda olacak. İşleri bu. “Komünizm bitti” ise yalnızca Sovyetler Birliği yıkıldığından bu yana bu işi yapmak için kullandıkları bir argüman.

Peki, bu heyecan niye?

Çünkü bu günlerde hayatını kapitalizmi ve emperyalizmi savunarak kazananların, kapıkulu oldukları zenginlerden aldıkları maaşın hakkını vermeleri kolay değil. Emperyalizmin egemen ülkesi ABD bazı “müttefikleri” dahil dünyanın her tarafına ekonomik ve askeri tehditler savuruyor, bir ülkenin devlet başkanını kaçırıp rehin alıyor. Öte yandan bu habis “özgürlükler” ülkesinde zenginlerin çocuklara tecavüz etme özgürlüğü olduğu anlaşılıyor; yüksek duvarlı, etrafı denizlerle çevrili malikanelerinden çocuk çığlıkları geliyor. Bu yüzden, nasıl İsrail Filistin’de on yıllardır sürdürdüğü soykırımı her şiddetlendirdiğinde ağlak bir Yahudi soykırımı filmi çekip herkese izletmek gerekiyorsa; kapitalizmin insanlık dışı bir sistem olduğunu ortaya döken böyle rezillikler sırasında da Marksizme, komünizme iyice kudurarak, aklı kenara koyarak ve herkesin aklına hakaret ederek saldırmak gerekiyor.

Bu öyle bir ipten kazıktan kurtulma hali ki, holding profesörü (adet edindiği üzere sonradan sildiği) bir tweetinde Marx’tan “sözde komünist” diye bahsediyor.

***

Öte yandan, sadece bir ölçüsüzlükle değil, sermayenin ideolojisinde nasıl her şeyin baş aşağı edildiğini gösteren çok güzel bir örnekle karşı karşıyayız. Açalım…

Marx “hayatı boyunca bir gün bile çalışmamış bir aylak” mıydı?

Yazdıklarıyla kendisinden sonraki tüm düşünce dünyasını belirlemiş, sadece felsefe ve bilimde değil, gündelik düşüncede dahi başka hiçbir düşünürün sahip olmadığı bir etkiye sahip bir kişinin nasıl “hayatı boyunca çalışmadığı” düşünülür?

Çünkü liberallerin kıt ufkunda çalışmak para kazanmakla eş anlamlıdır, ne kadar çok kazanıyorsan o kadar çok çalışıyorsundur.

Oysa gerçek hayatta durum tam tersidir. İçinde yaşadığımız dünyada en çok çalışanlar işçilerdir (örneğin geçtiğimiz günlerde Milei Arjantin’de günlük azami çalışma süresini 12 saate çıkarttı) ama bunun karşılığında belki geçinebilecekleri kadar, hatta sık sık “açlık ücreti” denen, geçinmeye dahi yetmeyecek ücretler alırlar. İçinde yaşadığımız toplumun gerçek aylakları ise birikmiş sermayeye varis olarak doğan burjuva çocuklarıdır. Şirketleri profesyonel CEO’lar yönetir, kârını bunlar yer; hatta kendileri yönetmeye kalkıştıklarında genelde zarar ederler. Milei ya da onun papağanı holding profesörü gibiler bu zenginlere hizmet eder, yatırım tavsiyeleri verir, onların yerine şirketleri ve ülkeleri yönetir ve sürekli zengini daha zengin eden düzeni allayıp pullar.

Annelerinin mesleğinden bağımsız biçimde, “hayatları boyunca bir gün bile çalışmamış” olanlar bu mirasyedilerdir. Ne var ki, sermayenin baş aşağı ideoloji dünyasında, en çok para kazanan bunlar olduğu için, en çalışkan da bunlardır.

Bu baş aşağı düşünce öyle çelişkilidir ki, aynı anda hem komünistleri aylaklığı övmekle suçlar, hem komünizmin iktidara geldiği ülkelerde mülklerine el konduğu için çalışmak zorunda kalan zenginlere zulmedildiğini savunur.

Anlaşılacağı üzere bu sıradan bir çelişki değil, bir yansıtma. Birilerinin hiç çalışmadan zengin olması için başkalarının anlamsız derecede çok çalışması gerektiğini bilen liberal, toplumsal refah için gereken çalışmanın herkesçe paylaşılmasını, böylece herkesin makul miktarda çalışmasını savunan komünisti “aylaklığı övmekle” suçluyor. Çünkü başkaları çalışırken yatma özgürlüğü olsun istiyor.

***

Gerçeğin baş aşağı edilmesi yöntemi yeni değil. Kapitalizmin şapa oturduğu her dönemde bu yöntem kullanıldı. En bilinen örneklerinden biri 1929 Büyük Buhranı içinde yükselen Nazi Almanyasıydı ve halkı aldatmak için uygulanacak prensibi Hitler Kavgam’da aşağıdaki satırlarla çerçevelemişti:

Bir milletin geniş kitleleri, bilinçli veya gönüllü olarak değil, duygusal yapılarının daha derin katmanlarında her zaman daha kolay yozlaştırılır; böylece zihinlerinin ilkel sadeliği içinde, küçük yalanlardan ziyade büyük yalanlara daha kolay kurban olurlar. Çünkü önemsiz meselelerde kendileri de sık sık ufak tefek yalanlar söyler ama büyük çaplı sahtekarlıklara başvurmaktan utanırlar.1

Ve tabii ki, aynı baş aşağı gerçeklik prensibi çerçevesinde bu yöntemi “Yahudilere ve onların silah arkadaşı Marksistlere” atfediyordu.

Bu yöntemle bir milleti, onun en ilkel, en aşağı dürtülerini ajite ede ede kudurttular. Onu, mitinglerde “daha çok tereyağı mı, daha çok tank mı istiyorsunuz?” sorusunu sorup “tank istiyoruz!” diye bağırttılar2 ve insanlığın ilerlemesine sayısız katkısı olmuş Almanya’yı bir ülke olmaktan çıkartıp öldürülmeden durdurulamayacak bir canavara dönüştürdüler.

İnsanlık adına bu işi yapmak da komünistlere düştü.

Ve Kızıl Ordu Almanya’ya girerken, soykırımcı Nazi rejiminin Führer’i “Alman halkının yok edilmesi çağrısı yapıyorlar” diye ağlıyor3; başyalancısı Goebbels “Alman kadınlarına tecavüz edilmesini emrediyorlar” diye uyduruyordu4. Gerçeği baş aşağı çevirmeyi ve bizzat işlediği suçların iftirasını düşmanlarına atmayı meslek edinmiş olan Goebbels kendi yalanlarına öyle inanmıştı ki, sefil hayatında yaptığı son şey, Sovyet askerleri tarafından bulunsalar diğer Alman sivillerinden farklı bir muameleye kesinlikle uğramayacak olan altı öz çocuğunu zehirletmek oldu. Bu dünyadan sadece bir yalancı ve soykırımcı değil aynı zamanda evlat katili olarak göçüp gitti.

Peki sonra?

Sonra, bilhassa Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, komünistler dünyayı Nazizmden kurtarırken oturup seyretmiş, sadece Kızıl Ordu Lizbon’da değil Berlin’de dursun diye müdahale etmiş olan emperyalistler tarihi de bağ aşağı etti. Siyonist Spielberg’in çektiği yedi Oscar’lı Schindler’in Listesi’nde Yahudileri soykırımdan kurtarma payesi Nazi ordusuna mühimmat üreten fabrikalarında Yahudi çocukları çalıştıran bir Alman sermayedara verildi. Amerika’dan İsrail’e taşınıp yerleşmiş bir başka Siyonist Tarantino’nun Soysuzlar Çetesi filminde Hitler’i Yahudi asıllı Amerikan askerleri öldürdü. ABD tarafından savaş sırasında Sovyetler Birliği’ne borç olarak verilen ve savaştan sonra bedeli tahsil edilen askeri yardımların bile karşılıksız olduğu iddia edildi. Bazen gerçekler çarpıtıldı, bazen dümdüz yalan söylendi, bazen “yahu bu kadar da olmaz” dendiğinde “sanatsal kurgu canım, belgesel değil sonuçta” diye ağız eğe eğe konuşuldu ve insanlığı faşizm belasından komünistlerin kurtardığı gerçeği baş aşağı edildi.

***

Bugün kapitalizmi savunan, dünyaya baktığında emperyalist ABD saldırganlığını, Epstein adasındaki tecavüzleri, Akdeniz’de boğulan göçmenleri, Kongo’da kobalt madenlerinde göçük altında ölen çocuk işçileri, Pasifik Okyanusu’nda gezen, Türkiye’nin yüzölçümünün iki katından daha geniş çöp kıtasını; Türkiye’ye baktığında iş cinayetlerini, kadın cinayetlerini, tarikat yuvalarındaki çocuk istismarlarını, mafyalaşmayı, özelleştirmeleri, üç gram altın çıkartmak için sökülen zeytinlikleri savunmak zorunda.

Bunlar savunulabilir şeyler olmadığı için, gerçeklik baş aşağı edilmeli, yalan sürekli büyütülmeli.

Dolayısıyla, bir insanın mesleği kapitalizmi savunmaksa, söylediği hiçbir şeye inanmayın. Marx’ı, Marksizmi, komünizmi böyle insanların anlattığı şeyler zannetmeyin. Söylediğimiz gibi, kapitalizm var olduğu müddetçe onu devirmeye yönelik sosyalizm mücadelesi de var olacak ve kapitalistler bu mücadeleyi ne yalanlarla karalamayı bırakacak ne de zorbalıkla ezmekten geri duracak.

Bu yüzden Küba’yı da boğmaya çalışıyor ve işgal etmeye hazırlanıyorlar. Çünkü küçücük bir adada dahi, emperyalist ablukaya rağmen, komünizm onların bencilliğe dayalı uygarlığından ne kadar üstün olduğunu ispatlıyor. Bu bencilliği seven ve savunanlar emperyalist haydutluğu göz ardı edip “Küba çok yoksul” diyor ama Birleşmiş Milletler verilerine göre 2015-2020 periyodunda Küba’da bebek ölümü sayısı 1000 bebekte 4,49 iken ABD’de onca sermaye birikimine, ölçüsüz zenginliğe rağmen 5,82’ydi (bu arada Türkiye’de 8,90’dı)5.

Daldan dala atlamıyoruz, tek bir şeyden bahsediyoruz. Bir tarafta bu dünyadaki en önemli şeyin zenginlerin servetinin büyümesinin olduğunu, diğer tarafta ise halkın refahının artması olduğunu savunan iki sistem var. Bu iki sistem birbiriyle mücadele ediyor. Kapitalizm sıkıştıkça, yaldızları döküldükçe, sosyalist alternatife saldırıyor ve bunu yaparken, onu düşünsel olarak çürütmek pek mümkün olmadığı için ya yalan söylüyor ya zorbalığa başvuruyor.

İnsanlık bu yalanları ve zorbalığı, Nazi işgali gibi püskürtüp yenebilirse kazanacak ve bunu yapamazsa, kaybedecek.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları