Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Nevzat Evrim Önal

Nevzat Evrim Önal

Adalet üzerine…

Adaleti ancak bu düzeni yıkıp, kimsenin yoksul ya da zengin olmadığı, eşitliğe dayalı yeni bir toplum kurarak, yani hep beraber kurtularak sağlayabiliriz.

Yayın Tarihi: 04.08.2025 , 23:54 Güncelleme Tarihi: 05.08.2025 , 00:02

Adalet salt soyut, ilişkisel bir olgu değil aynı zamanda çok güçlü ve köklü bir duygudur. Öyle köklüdür ki, sadece insana özgü değildir ve insanın yakın akrabası olan primatlarda da gözlenir.

Bunu ispatlayan, Frans de Waal ve Sarah Brosnan tarafından yapılan çok ilginç bir dizi deney var. Bu deneylerde aynı türden iki maymun yan yana kafeslere konuyor ve bunlara, karşılığında ödül olarak yiyecek aldıkları basit bir görev yaptırılıyor. Deneyin bir noktasında, maymunlardan birine ödül olarak daha sevdikleri bir yiyecek (salatalık yerine üzüm) veriliyor, diğer maymuna ise aynı ödül verilmeye devam ediliyor ve davranışları gözleniyor.

Bilişsel açıdan görece az gelişmiş, kuyruklu kapuçin maymunlarında, salatalık almaya devam eden maymun ödülü deneyi yapan bilim insanının kafasına atıyor ve isyan ediyor. Aynı deney hayvanlar alemindeki en yakın akrabamız olan şempanzelerle yapıldığında ise, üzüm alan şempanze diğer şempanze de üzüm alana kadar kendi üzümünü yemeyi reddediyor.

İnanılır gibi görünmeyebilir, ya da bireyci liberal safsatalara fazla ikna olduysanız inanmak da istemeyebilirsiniz, ama deneylerin sunumunu şu Ted Talks videosundan izleyebilir ve okuyabilirsiniz.

Görüldüğü üzere adalet, insanın uygarlaşma sürecinde düşünerek geliştirdiği felsefi bir kavramın çok ötesinde, evrimsel köklere sahip. Hatta uygarlaşma sürecimiz adaleti değil, adaletsizliği doğurdu. Henüz bir uygarlığa sahip değilken ve küçük kabileler halinde hayatta kalmaya çalışıyorken birbirimize adil davranmak zorundaydık. Ama uygarlık geliştikçe bir noktada insanın insanı sömürdüğü toplumsal yapılar kuruldu ve sistemik bir adaletsizlik yerleşik hale geldi.

Dolayısıyla adalet çok karmaşık ve bugün kullanıldığı biçimiyle çelişkilerle yüklü bir kavram. Bu çelişkiler, insanların adalet duygusunu sürekli baskılıyor, aşındırıyor ve çarpıtıyor.

Gelin, inceleyelim…

***

İnsan adalet duygusuyla doğar ve içinde yaşadığımız toplumsal düzenin adil olmadığını yaşayarak öğrenir. Yani sadece fiziksel değil duygusal anlamda da düşe kalka büyür ve hayatın adaletsizliğine maruz kaldığı ölçüde, adalet duygusu örselenir. Hemen her yetişkin insanın çocukluk anılarında, bizzat maruz kalınan ya da başkalarının maruz kalmasına şahit olunan adaletsizliklerin açtığı duygusal yaralar bulunur. Biraz düşünürseniz siz de mutlaka kendinizinkileri hatırlarsınız.

Ne var ki, nasıl sürekli aynı yerimizden yaralanırsak bir süre sonra vücudumuzun o bölgesi hissizleşir ya da nasır tutarsa, aynı şey adalet duygumuza da olur. Hayatın, bilhassa da maddi yaşantının her hücresine işlemiş olan adaletsizliğe sürekli duygusal tepkiler vererek yaşayamayacağımız için onun varlığını kanıksar; salt kendimizi (ve genelde sevdiklerimizi) adaletsizlikten korumaya ve kurtarmaya çalışırız.

Ve tuzağa düşeriz.

Çünkü adaletsizlik, aynı maddi zenginlik gibi, toplumun olağan işleyişinden üreyen ve bireyler arasında eşitsiz biçimde paylaşılan bir olgudur. Bu olgu karşısında liberalizmin bir başka safsatası olan “herkes kendi kapısının önünü süpürse…” argümanı kifayetsizdir. Bireyler kendi paylarına düşen sistemik adaletsizlikten ancak onu başkalarının sırtına yükleyerek kurtulabilirler.

Baba filmlerini düşünün. Üç filmde de başroldeki mafya babasını gözümüzde meşrulaştıran (hatta yücelten) şey, onun ailesini Amerikan toplumunda İtalyan göçmenlere yönelen adaletsizlikten korumak için suça bulaşmış bir “kader kurbanı” olmasıdır. Tüm senaryo bunun üzerine kurulur: Baba her nasılsa sürekli mağdurdur; haksızlığa uğrar, aldatılır, kendisinin ve ailesinin canına kast edilir. O da sevdiklerini bu kötülüklerden korumak için kötülere adil ve meşru bir şiddet uygular. Kimse de çıkıp “yahu, bu adam suç işleyerek, tehditle, şantajla, kaçakçılıkla, cinayet işleyerek para kazanıyor” demez.

İtalyan göçmenlere yönelik bahis konusu adaletsizlik, alabildiğine gerçektir. Don Corleone ise maruz kaldığı adaletsizliği ortadan kaldırmamakta, onu başkalarının sırtına yıkmaktadır. Tabii filmlerde işin bu kısmı kadrajın dışındadır.

Ne var ki hayatta, “kadrajın dışı” yoktur. Tüm insanlık tek bir büyük toplumdur ve herkes, herkesle bağlıdır.

***

Uzun uzun açmayacağım ama konunun değinmezsek eksik kalacak bir boyutu daha var.

Adaletsizliğin başkalarına yüklenmesi ne bireysel ne de yakın çevreyle sınırlı bir eylemdir. İçinde yaşadığımız kapitalist sistemin doğasında olan adaletsizlik, aynı zamanda uluslararası bir meseledir. Örneğin bugün Türkiye’deki hukuksuzluklara ve yoksulluğa bakıp ülkemizi Avrupa ülkeleriyle karşılaştırabilir; İngiltere, Hollanda, Belçika gibi ülkelerdeki hukukun üstünlüğüne ve yurttaşların refah seviyesine imrenebiliriz. Oysa bakışımızı gözümüzün önünde olanla sınırlı sığlıktan kurtardığımızda, bu ülkelerde hukukun (görece) üstünlüğünü de mümkün kılan büyük zenginlik ve refahın kaynağının bu ülkelerin sömürgeci geçmişleri ve bilhassa geçmişte sömürgeleştirdikleri ülkeler üzerinde bugün halen sahip oldukları emperyalist tahakküm olduğunu görürüz.

Bundan iki yüz yıl önce, dünyanın ilk sanayi ülkesi İngiltere’de işçi sınıfı sefalet içinde, izbe barakalarda yarı aç yarı tok yaşıyordu. Bu sefalet beraberinde korkunç bir toplumsal çürüme getirmiş, Majestelerinin devleti de çareyi “Serserilik Yasası” (Vagrancy Act) diye bir yasa çıkartmakta bulmuştu. Nezih orta sınıfın alkışlarla karşıladığı bu yasa geçim ve barınma olanaklarına sahip olmayan herkesi suçlu olarak tanımlıyordu.1

Evet, yanlış okumadınız, sefaletin sebebi olan sistem, sefaleti suç ilan etmişti.

Bu yasa, kimi değişikliklerle bugün halen yürürlükte; ama artık İngiltere’de böyle bir yasanın varlığına eskisi gibi ihtiyaç duyulmuyor. Çünkü aradan geçen zamanda İngiliz emperyalizmi başta yoksulluk olmak üzere pek çok çelişkisini büyük ölçüde sömürgelerine ihraç etti. Şimdi yarattıkları “uygarlık adası”nda oturuyor ve utanmadan eski sömürgeleri Hindistan’daki yoksullara bireysel nitelik ve çabalarıyla kendilerini kurtarabilecekleri masalı anlatan film çekip Oscar ödülü topluyorlar. 

***

Bu dünyada adaletsizliğin bin bir yüzü ama tek özü var. Adaletsizliğin özü eşitsizlik. Dünyada adalet olabilmesi için, önce herkesin hukuk önünde falan değil, maddi yaşam koşulları açısından eşit olması gerekiyor. Bugün böyle bir durum yok, hukuk kudretli olanın iradesinden başka bir şey değil ve hep birlikte adaletsizlik bataklığında debeleniyoruz. 

Kapitalistler sermaye istifledikçe eşitsizlik artıyor, zenginlik ve adaletsizlik birlikte birikiyor. Bu adaletsizlik birikimi, cerahat gibi toplumun çeşitli yerlerinde apselerde toplanıyor. Örneğin hayatın olağan akışında tüm ömrünü yoksul yaşayıp sonunda yoksul öleceğini genç yaşta kavrayan pek çok insan, “alem böyleyse…” diyor ve yolunu bulmak için tarikatlara ya da çetelere katılıyor. Kendi özgür iradesiyle bu kararı alanlardan çok daha fazlası “abiler” tarafından ikna ediliyor. Devlet ise yoksulların devrimci olmasındansa bu gayrimeşru ve kontrol edilebilir örgütlere katılmasına çanak tutuyor ya da en azından göz yumuyor.

Ve sonunda çürüme tüm toplumu sarınca, çeteci çocuklar sokak ortasında bir çocuğu bıçaklayıp katledince, bir tarikat yurdunda onlarca çocuğa tecavüz edilince, iş kazasında yaralanan kimsesiz bir göçmen işçi patronu tarafından canlı canlı yakılınca, hayatının baharında bir kadın onu malı gibi gören ve boşanmayı kabul etmeyen eski kocası tarafından onlarca kişinin gözü önünde yere yatırılıp ensesinden vurulunca, aklımıza en fazla olayın failinin yakasına yapışmak, daha çok ise bu ülkeden çekip gitmek geliyor.

Üzgünüm, ama o kadar kolay değil. Bu korkunç olayların her birinin haysiyetsiz failini hep beraber linç edip parçalasak da dünyada adaletsizlik azalmaz. Çünkü adaletsizlik bireylerin bireylere yaptığı bir şey değil. Bireyler sadece kendi paylarına düşen adaletsizliği başkalarına yıkmaya çalışıyor. 

Evet, bunu bilhassa en şerefsiz, alçak insanlar yapıyor. Ama, farkında mısınız, sayıları her geçen gün artıyor. 

Cezasızlıktan mı sanıyorsunuz? Hayır. Herkesin sadece kendi kurtuluşunu aradığı bir dünyada adaletsizlik azalmaz, artar. Bugün de adaletsizlik büyük bir hızla artıyor. Adaletsizlik arttıkça, başkalarının pahasına onun yükünden kaçmak isteyen bencillerin de sayısı ve yaptıkları alçaklıkların şiddeti artıyor.

İçinde yaşadığımız toplumsal düzen eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulu. Bu düzen, en temel insani duygularımıza aykırı. Ama bu düzende bireysel kurtuluş ancak başkalarının zararına, bencilce olabilir. Adaleti ise ancak bu düzeni yıkıp, kimsenin yoksul ya da zengin olmadığı, eşitliğe dayalı yeni bir toplum kurarak, yani hep beraber kurtularak sağlayabiliriz.

Nevzat Evrim Önal 'ın Son Yazıları