Kemal Özer
Şiirin Toplumsallaşması ve Dağlarca
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
Her ölümün ardından yaşamımıza giren bir dizi çağrışım var. Sözcüklerden başlarsak, ölümün haberini verirken ne demeliyiz? Hangi sözcükler seçilmeli? "Yaşama veda etti" mi? "Yaşamını yitirdi" mi? "Yaşama gözlerini kapadı" mı yoksa? Ardında bıraktıklarını anarken neler vurgulanmalı? "Yeri(nin) doldurulamayacak" olması mı? "Anılar(ımız)da yaşayacak/yaşatılacak" olması mı yoksa?
Ya haberi aldıktan sonra neler yapmalı? Başsağlığı dilemekten, cenaze törenine katılmaktan başka? Anılara dalıp gitmekle mi yetinmeli, yoksa ölenin yazar/sanatçı olması halinde yapıtlarına yeniden el mi atmalı?
Dağlarca'nın ölümüyle bütün bu sorular bir daha gündeme geldi. Hepsini tek tek yeniden sorduk kendimize. Bendeki görüntüsü neydi dedik Dağlarca'nın? En çok neydi?
Kuşkusuz yazdıklarıyla, yaptıklarıyla hepimizin belleğinde bıraktığı izler, izlenimler vardı. Ünü oranında, ününün yaygınlığı ve çok yönlülüğü oranında bir değil, birçok çağrışımla gelebilirdi gündemimize.
Dağlarca'nın bendeki görüntüsü, yazdıklarıyla ve kişiliğini sergileyen davranışlarıyla/sözleriyle belki iki ayrı düzlemde, ama birbiriyle iç içe beliriyor. Okurluğumun ilk yıllarında şiirleriyle, bir de karşılaştığımız kısa anlarla sınırlıydı bu görüntü. Ama doğup büyüdüğüm İstanbul'un Aksaray semtinde bir kitabevi açtıktan sonra, bu kısa anlar, yerini daha yoğun bir gözlem birikimine bıraktı.
Üniversite yıllarında sık sık uğradığımız bir yerdi Aksaray'daki Kitap Kitabevi. İçine her giren, Dağlarca'yla yüz yüze gelebilirdi. Genç yardımcıları olurdu, ama onlar sık sık değişirdi. Değişik bir insandı çünkü. Satın aldığımız bir kitabı ödemeye sıra geldiğinde, fiyatını söylememizle yetinmez, kitabı elimizden alıp etiketi kendi görmek isterdi. Yardımcı gençlerin sık değişmesiyle bu davranışın arasında bir ilişki olabileceğini düşünmüştüm ilk olarak. Sonradan (kimini duyarak, kimine tanık olarak) öğrendiğim ayrıntılar, beni çok "kendine özgü" bir insan olduğu gerçeğine götürdü. "Kendine özgü"lüğün ise, yaşama herkesten değişik bakmakla ilgili olduğu sonucuna vardıktan sonra, bununla yaptığı sanat arasında birebir ilişki bulunduğunu düşündüm.
Bu "kendine özgü"lük, onun yazdıklarına bakanların şaşırtıcı buldukları kimi özellikleri açıklayabilirdi bence. Sanat yapanlara, "ortalama" gibi, "sıradanlık" gibi kavramları yeniden düşünme ve değerlendirmede yol gösterici de olabilirdi. Kendini, kendi özelliklerini iyi tanımanın, bu özellikleri sanat yaparken doğru kullanmanın bir ayırıcı nitelik katacağını öğretebilirdi.
Doğan Hızlan, bir yazısının başlığını koyarken "Tek Başına Bir Okul" demişti Dağlarca için. Sözü edilen okula birçok girişten biri de, değinmek istediğim bu "kendine özgü"lük olacaktır. Dünyaya ve yaşama başka türlü bakamamaktan kaynaklanan bir özelliği varsa, o özelliği her yazdığına ve yaptığına yansıyorsa "özgünlük" denen şeyin ne olduğu, sanata ne kattığı (Dağlarca üzerinden) daha iyi kavranabilir.
Dağlarca, "kendine özgü" bir insan, yazdıkları "özgünlük"le anılması gereken bir ozansa, onun okulundan neler öğrenileceği bir soru olarak akla gelebilir. Ben kendi adıma bu soruya yanıt aradığımda, şiirin toplumsallaşması için örnek sayılabilecek bir dönemi anımsıyorum.
Kitap Kitabevi'nde cumartesi günleri yeni bir şiir yazar, büyük harflerle yazdırıp cama asardı. Herkesin gelip geçerken okuması için. Karşı Duvar Dergisi adı altında. Bu "kendine özgü"lük, asılan şiirlerin "özgünlük"leriyle kalmadı, zamanla insanları şiirle buluşturmanın, şiiri dolaşıma çıkarmanın yeni bir atılımı oldu. Yalnız semtin insanlarınca değil, İstanbul'un en uzak semtlerinden, hatta yakın illerden gelenlerce bile aranır, okunur hale geldi şiir.
O kadar ki, bir cumartesi sabahı o haftanın şiirini camda göremeyenler yoğun tepki gösterdiler. Sabahtan akşama değin kitabevine girerek bu tepkilerini dile getirdiler. Şiiri yazmıştı Dağlarca, ama onu büyük harflerle yazdırdığı kişi aksatmıştı işini. Yaptığı bu açıklamayı yeterli bulmayanlarca öylesine bunaldı ki, vaktinden önce kitabevini kapatıp kaçmak zorunda kaldı.
1960 sonrasında ise, her hafta yazılan bu şiirler toplumsal ve siyasal eleştiri içeren örneklerle şiirin toplumsallaşması yolunda örnek alınası bir aşamaya geldi. Artık izleyenler arasında savcılar da vardı. Hatta "Horoz" adlı şiir cama asıldığında o hafta toplatma kararı bile verildi. Polisler gelip şiiri camdan söktüler, götürdüler. Ertesi hafta yazılan ve cama asılan şiir ise doğrudan "Savcı'ya" seslenecekti:
Savcı, nedir düşündün mü,
Dağları sorguçlu kılan?
Onlar susmaz, gece gündüz, onlar haykırır yücede.
Geçmiş dağlardan yalnayak, durmuş kapına bir işsiz,
Seni bile içli kılan.
Savcı, nedir düşündün mü,
Bıçakları uçlu kılan?
Bir eski hak alınmamış, bir dere kan sorulmamış,
Şunun bunun alın teri,
Alınları taçlı kılan.
Savcı, nedir düşündün mü,
Yazıları suçlu kılan?
Usla, yürekle büyümüş, gündüzler geceye karşı,
Ama nedir çağlar üzre,
Beni senden güçlü kılan?
Yıllar sonra bir başka ozandan, Bulgar ozanı Lubomir Levçev'den duyduğum "Ozanlığın en önemli niteliği cesarettir" sözü, Dağlarca'yla buluşmuş oldu belleğimde. 1970-80 arasında ise şiirin eline bir toplumsallaşma fırsatı geçtiği halde bunu yeterince değerlendiremediğini düşünürken yine onu anımsar oldum hep.