Kemal Özer
Gelenekten Geleceğe Bir Arayış Zinciri
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
"Kavga huzursuzlukla başlar. Ama biteviye bir huzursuzlukla sürmez. İnsanı kavga ettiren huzursuzluk, süreklileştiği ölçüde, kavganın kendisiyle de kavgayı zorunlu kılar. Bu basit anlamda bir sürekli sorgulama değildir. Çünkü sürekli sorgulama, iyiyi arayışı da zorlayabilir. Oysa, kavganın kendisiyle kavga ettirmeyi başaran huzursuzluk, aslında huzursuzluğun umutsuzlukla buluştuğu yeri imler."
Bu alıntıyı, Sanat Cephesi dergisinin Temmuz sayısından yaptım. Özgür Şen'in yazısından. Gerek dergi, gerek derginin yayınladığı kitaplar, bir arayış zincirinin halkalarını oluşturarak ilerlemeyi sürdürüyor. Takas kitabının ardından, Bir Benden... Bir O'ndan derlemesi çıktı. Sonra da Radde yayınlandı.
Sanat Cephesi'nin Temmuz sayısı, öteki sayıları gibi, çıktığı ayın nabzını tutmayı amaçlayarak hem o ayın gerçeklikleriyle hem o gerçeklikleri ele alan yaklaşımıyla yoğrulmuş yine. Bu sürekli ve ufuk açıcı devingenliği, iki konak arasında bir yolculuğa benzetirsek, çıkış noktasına "gelenek" erim noktasına da "gelecek" diyebiliriz.
Yayınlanan kitaplara baktığımızda, şiir ve öykü alanında hangi "gelenek"e çıkış noktası olarak bakılacağına ilişkin bir araştırma yapıldığını görüyoruz. İnsana bakışın, dünyayı algılayışın sanatta sürüp gelen gerçekçi geleneğini kesintiye uğratan bir dönemden sonra, Sanat Cephesi'nde bir araya gelen gençler, yaptıkları seçimi bu kitaplarda ortaya koyuyorlar. Takas ve Bir Benden... Bir O'ndan kitapları, şiirde yansıtmıştı bu seçimi. Cemil Kavukçu'yla Barış Çağrı Genç'i buluşturan Radde kitabıysa öyküde yansıtıyor.
Bu kitapların, aynı zamanda bir başka seçimin ipuçlarını taşıdığını da söyleyebiliriz. "Gelenek" bir ayıklama ve bağlanma gerektirirken, "olan"ı değerlendirmeyi içerirken, "gelecek" doğrudan bir tasarımı ve kurguyu gündeme getiriyor.
Yazısından alıntı yaptığım Özgür Şen, "gelenek" ve "gelecek" konakları arasındaki yolculuğa Yusuf Atılgan örneği ve huzursuzluk kavramı üzerinden sergilediği yaklaşımla dikkat çekerken, aynı sayıda "2010 Kuşağı ve Genç Şairin Ölümü" başlıklı yazısında Efe Duyan, hem gelenek hem gelecek odağı olarak ele aldığı Nâzım Hikmet üzerinden uyarıcı bir açılım getiriyor.
Huzursuzluk kavramıyla içli dışlı olunan bir dönemde bu kavramdan yola çıkan Özgür Şen'in, "huzursuzluğun yakışıklı çocukları" diye nitelediği yazarlar arasında Yusuf Atılgan'ı mercek altına alması çok yerinde bir yaklaşım. Çünkü (kendisini daha 50'li yıllardan tanıdığım) Atılgan, hem siyasal çıkışından ve yazdıklarının sanatsal başarısından, hem de 80 sonrasında (özellikle ölümünden sonra) birtakım çevrelerce gerçekçi edebiyatın karşısına çıkarılışından dolayı iyi bir örnek sayılır. Genç insanlar için bir kafa karışıklığına çok uygun görünen böyle bir örneği Özgür Şen "sevmeye nasıl hakkımız varsa, kızmaya da hakkımız var" anlayışıyla ele aldığı için, doğru sonuçlara götürerek çözebiliyor düğümü. Huzursuzluğun "kavgaya götüren bir üretkenlik kaynağı olması"yla, insanı "kavgayla kavga eder hale getirmesi" arasındaki ayrımı, bir başka deyişle "en yetenekli kalemleri yakışıklı bir kaybedene dönüştürmesi" ile "sanatçılıklarının bu kaybedişle açıklanıyor olması" arasındaki bağıntıyı yerli yerine oturtarak.
Efe Duyan'ın yazısı ise kendisini huzursuz eden önemli bir gözlemle uyarıcılık kazanıyor. "Nâzım'ın adı her zaman ağzımızda, ancak onun temsil ettiği gelenekten çok uzaklaşmışız" dedikten sonra, gelinen yolun "hayattan kopuk, kendi biçimsel kriterleri ile ayakta duran, onlara güvenen ve topluma neredeyse hiçbir şey söylemeyen" bir şiire vardığını belirterek, bunun "vahim bir durum" olduğunu vurguluyor. Geleneği "toplumcu şiir kaynakları"na dönmekte ararken, geleceği de genç ozanların "kendi sesini, kendi yolunu" bulmasında, "şiiri ile yüreği"ni barıştırmasında görüyor.
Bu arayış zinciri, kuşkusuz önümüzdeki aylarda yeni halkalarla sürdürecek ilerleyişini.