Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fide Lale Durak

Fide Lale Durak

Sanatın savaşa alet edilmesi

Sanatın görevi, sanatın toplumsallığı ölçüsünde halk arasında, emperyalizmin haydutluğunu meşrulaştırmak üzere ideolojik alanda sinsice önden yolu açmak oldu.

Yayın Tarihi: 10.01.2026 , 21:43 Güncelleme Tarihi: 12.01.2026 , 11:19

Geçtiğimiz hafta Venezuela Başkanının ABD tarafından kaçırılması ideolojik alanda verilmesi gereken mücadeleyi tekrar hatırlattı. Bu kaçırma planında, askeri müdahalenin yanı sıra ideolojik bir kuşatma da gerekiyordu ve belli ki bunu yapacak görevliler de ayarlanmıştı. Mandacılık yanlısı profesörlerden sözde aydınlara kimler yoktu ki bu göreve koşanlar arasında…  Bu yazıda, emperyalizmin sanat alanına verdiği görevlere değineceğiz.

ABD haydutluğunun hemen peşine, adında sanat geçen yurt içi ve yurt dışı online haber kanalları, platformları öne sürdükleri yazılı içeriklerin tamamında şu ortak temayla hareket etti: “Trump kötüdür ama Chávez’den itibaren ülke diktatörlükle yönetilmeye başlanmıştır. Maduro da diktatördür.” Açık halk düşmanı pozisyon alanlar sonuna Maduro’nın “görevden alınmasının” kutlanması gereken bir şey olduğunu da ekledi. Sanatın görevi, sanatın toplumsallığı ölçüsünde halk arasında, emperyalizmin haydutluğunu meşrulaştırmak üzere ideolojik alanda sinsice önden yolu açmak oldu.

Aslında bilindik hikâyeyi ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyorlardı. Nedir bu hikâye? Ülkesinde özgür olamayan sanatçı yurt dışına kaçmak zorunda kalır, bu zorunlu sürgün hayatında ülke özlemi içindedir ama diktatörleşmiş yönetim sebebiyle ülkesine dönemez, emperyalist müdahale kötü olsa da demokrasi için başka çare kalmamıştır.

Soğuk savaş döneminde ABD’nin, CIA eliyle sanat dünyasına müdahalelerini, satın alınan sanatçılar aracılığıyla ideolojik alanın nasıl belirlendiğini yazmak uzun sürer. Şunu söylemek yeterli, emperyalizmin gözü dönmüş barbarlığa geri dönmesi gibi ideolojik alandaki taktikler de tekrarlanıyor. Bu bazen halkı ezen güç gösterileriyle sopa sallayarak, bazen de havucu gösterip kötünün iyisine ikna ederek. Yani insanlar en hafifinden emperyalist saldırganlığın pasif taraftarları haline geliyorlar ki bu da düzen açısından yeterli bir sonuç.

Sanat bu sonucu tek başına sağlayamaz. Bugün yandaş diyebileceğimiz sanat, emperyalist aklın bir aracı olarak sadece üzerine düşeni yapıyor.

Önce, neyin sanat olduğuna dair tanımın genişletilmesiyle başlandı. Bir nesnenin ya da üretimin sanat olabilmesi için iki şey yeterli hale getirildi. Bir, sanatçının yaptığına sanat demesi ve iki, sanat otoritelerinin bunu kabul etmesi. Herhalde şu birçok kişinin başına gelmiştir: gezilen bir güncel sanat sergisinde, sergilenen “şeylerin” neden sanat olduğuna dair bir fikrinin olmaması ama sanat olarak sunulduğu için öyle kabul etmeye dair bir iç basınç ya da sanattan anlamıyorum diyerek kendini yetersiz hissetme. Sanatın tanımı geleneksel biçimlerin dışına doğru da genişletildiği için bu hissin daha çok hazır nesne kullanımı ya da yerleştirme işlerde hissedilmesi olağan. Çünkü sanat ile sanat olmayan arasındaki çizgi o kadar belirsiz ki başımıza gelen şey büyüye inanmaktan farksız kalıyor. Mesela bir muzun, ne zaman sadece bir meyve, ne zaman sanat eseri olduğuna bir otorite söylemediği müddetçe karar vermek çok zor.

Bu noktada eleştiri yapmak tehlikeli yanlar barındırıyor çünkü, mevcut düzende sanat bir üst yapı elemanı olduğundan alımlayıcı ve üretici arasında doğal bir açı var. Ancak eleştirimiz buna değil; estetiğe dair kuralların delik deşik edildiği, sanat eleştirmenliği kurumunun kendini feshettiği günümüzde, piyasanın, liberal ideolojinin belirleyici hale gelmesi ve bunun bir sonucu olarak sanatın kapitalizmin güncel ihtiyaçlarını destekleyen bir araca indirgenmesine. Venezuela saldırısının ardından yaşanan bir kaç olayı örnek gösterebiliriz.

7 Ocak’ta, New York kaynaklı bir sanat yayın organında, ülke dışında yaşayan sanatçılarla röportaj yayınlandı. Özetle herkesin söylediği söz “diktatör Maduro’da” birleşiyordu. Röportaj veren sanatçılardan biri, Chávez’in modern sanat piyasasını yok ettiğinden, müzeleri folklorik öğelerle doldurduğundan bahsediyordu.

Venezuela’nın müzelerinin gerçekten niteliksiz işlerle mi doldurulduğunun yoksa aslında Bolivarcı devrimin sanat alanında da ulusal köklerini bulmaya mı çalıştığının bir önemi yok. Röportajda yer alan eleştiriler, sanat piyasasına müdahale edilmiş olmasına ve artık sanatçıların Venezuela’da zenginlere yeterince resim satamamalarına yaslanıyor. Yani petrolün devletleştirilmesine karşı olmaktan bir farkı yok. Yani, söz konusu eleştirilerin kaynağı sınıfsal.

Kendi ülkemizin kuruluşundan çok da bilinmediğini düşündüğüm bir örnek vermek istiyorum. Kurtuluş savaşına birçok ressam bizzat katılmıştı. Bunların bir kısmı zaten asker ressamdı, diğerleri de cephede gözlem yaparak propaganda resimleri üretmekle görevlendirilmişti. Bunlar arasında İbrahim Çallı’dan, Hikmet Onat’a bilinen isimler vardı. Bu isimler Kurtuluş Savaşı sonrasında da ülkenin kuruluşunda görev aldılar. Kimileri Meclis’te yer aldı, kimileri bir köy okulunda üzerine düşen görevden gocunmadı. Örneğin Fikret Mualla bu gerekliliği hiçbir zaman anlamadı. Savaş yıllarında zaten yurt dışındaydı. 1930’larda ülkeye döndüğünde, ülke devletçi ve planlı bir kalkınma dönemine giriyordu. SSCB ile ilişkiler had safhadaydı. Tüm bunların bir sonucu olarak ülkede bağımsız bir sanatçıya değil okullarda resim öğretmenine ihtiyaç vardı. Fikret Mualla bir süre öğretmenlik yaptı ama mutsuz oldu ve istifa etti. Sonra tekrar Paris’e döndü. Fikret Mualla iyi bir ressamdı, memleketini de seviyordu ama yapılması gerekenleri anlayamıyordu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında yurtseverlik o kadar meşruydu ki olup biteni anlayamamış olanları bile utanılması gereken bir çizgide durmaktan alıkoyuyordu. ABD’nin soğuk savaş döneminde saldırdığı en önemli değerlerden biri boşuna yurtseverlik olmadı. Bu yolla sanatçı, ülkesinden üstün bir ikon haline getirildi.

Bir diğer tuzak satın alınan sanatçılarla kuruldu. Yine Venezuela Başkanının kaçırılmasının hemen ardından, bu defa yerli bir online sanat platformunda; “sürgünde” bir Venezuelalı sanatçının tanıtımı yapıldı. Kimdi bu sözde sanatçı? ABD’de yaşayan ve belli ki oradan fonlanan biri. İşlerinde kilden yaptığı asker büstlerine tokat atıyor, postal yalıyor ve benzeri eylemlerde bulunuyor. Sanatçı yaptıklarına sanat diyor, ABD’nin sanat otoriteleri de kabul ediyor. Çürümenin boyutları korkunç. Sanatçının ise sadece Venezuela’daki iktidarı değil tüm Latin Amerika’nın Bolivarcı devrimlerini eleştirdiği açık. 

İdeoloji alanında mücadele bin bir çeşit yöntemle yürütülüyor, sanat da bu mücadeleye emperyalizm tarafından sinsice alet ediliyor. Sadece sanat alanından bakarak ne yapılması gerektiğine cevap aramak yetersiz kalır. 

Ama en azından sanatçılar Türkiye Halk Temsilcileri Meclisinde bir araya gelerek bu cevabı hep beraber arayabilirler. 

Fide Lale Durak 'ın Son Yazıları