Fadime Uslu
Tanıklık ve direniş
Yayın Tarihi: 16.11.2025 , 23:28 Güncelleme Tarihi: 17.11.2025 , 00:00
İnsanın yedeğinde sakladığı cümleleri olmalı. Acıyla karşılaştığında mücadelesindeki dirence güç katacak sözleri. Çünkü sistem her gün büyük suçlar üretiyor. Tanık olduğumuz suçların kaynağında olup bitenleri görmek hepimize ağır sorumluluklar yüklüyor. Direnci arttıracak, görmeyi derinleştirecek sözler gerekiyor bize.
Sanat yaşamsal bir işleve dönüşüyor bu noktada. Bir direnç biçimine. Hatta hayata tutunma refleksine. İfade aracının türü, biçimi ne olursa olsun sanatçının yaşadığı döneme verdiği yanıt, onun görme iradesini temsil ediyor. Eseri, dünyayı kavrama tarzının bir aynası oluyor.
Çağının karanlığına yanıt veren yazarlardan birine; İtalyan yazar Ugo Foscolo’nun Jacopo Ortis’in Son Mektupları adlı kitabına bakacağız bu hafta.
“Bizi soymuş, hor görmüş, satmış olanlar gözümün önündeyken hırsımdan ağlamadan yaşayabilecek miyim? Papaların haçlı seferlerinden yararlandıkları gibi, toplumların yıkımına neden olanlar da özgürlükten yararlanıyorlar.” (s.14)
Kitabın ilk satırlarında isyanını böyle dile getiren Foscolo, aydınlanma dönemiyle romantizmin kavşak noktasında, Fransız Devrimi sonrasının çalkantılı ortamında verir eserini. Her ne kadar yüzyıllar önce yazılsa da çözülmenin ruhunu işlediği eserindeki saptamaları ve önerileri hâlâ yenidir.
Roman, Ekim 1797 ile Şubat 1799 tarihleri arasındaki kurgusal karakter Jacopo Ortis tarafından yazılmış mektuplardan oluşur. Ortis, özgürlükçü, yurtsever bir entelektüeldir. Vatanına tutkuyla bağlı olan Ortis, Napolyon’un Venedik’i Avusturya’ya vermesi üzerine Venedik’i terk eder. Adı sürgünler listesindedir. Ne iktidarla iş birliğine yanaşır ne düzenin kurbanı olmaya. Venedik’ten adım adım uzaklaşırken gördüğü dehşeti, iradesi elinden alınan vatanının çaresizliği karşısında duyduğu ıstırabı ve bu süreçte yaşadığı umutsuz aşkı, arkadaşı Lorenzo Aldenari’ye mektuplarında anlatır. Lorenzo bu mektupları okurla paylaşarak romanın kurgusal çerçevesini çizer.
Anlatıcı Lorenzo, Jacopo’nun ölümünden sonra, onun yazdığı mektup ve öteki belgeleri bir araya getirerek romanın omurgasını kurar. Zaman zaman arkadaşının yaşamı hakkında okura bilgi verir. Merkezdeki karakter Jacopo Ortis, roman boyunca döneminin gerçekliğini betimler. 1797 Campoformido Antlaşması, Venedik’in Avusturya’ya devri, Napolyon’a duyulan hayal kırıklığı, Ortis’in ülkesiz kalmasının acısı. Tüm bunları Ortis’in anlatısı aracılığıyla izleyen anlatıcı, okurun gözü yerine geçer. Tanık olduğu yaşamın gerçeklerini dolaysız, saf haliyle yansıtır. Görmenin iradesini güçlendirmenin özel bir yoludur bu.
Tarih sahnesindeki bir aydının kişisel yaşamı, tutsak Venedik’in acısını yansıtır. Ortis, hem bağımsız bir karakter hem vatanının ruhunu temsil eden semboldür. “Yurdumun şöyle haykırdığını duyuyorum,” der Ortis, “Gördüğünü yaz. Sana harabelerden sesleneceğim. Yüzyıllar benim yalnızlığıma ağlayacaklar. Toplumlar ise başıma gelen felaketlerden ibret alacaklar. Zaman güçlüyü alt eder. Kanlı cinayetleri ise ancak kan temizler.”
Ortis’i mektupları yazmaya yönelten temel motivasyon, iradesi elinden alınan İtalya’nın iç sesini kendinde bulmasıdır. Bu sorumluluğu paylaşmaları için, “bir avuç kalmış, yalnız ve zulme uğramış yüce ruhlu kişiler”e de tanıklığını yazması için açık davetiye gönderir.
“Eğer yazgı, güce karşı savaşmanıza engel oluyorsa neden sıkıntılarınızı hiç olmazsa gelecek kuşaklara anlatmıyorsunuz? Herkes adına sesinizi yükseltin ve şöyle bağırın: “Belki şanssızız ama ne körüz ne de alçağız; cesaretten değil ama ne yazık ki güçten yoksunuz.” Kollarınız zincire vurulmuşsa, her şeye hükmeden diktatörlerin asla hükmedemeyeceği zekânıza neden ket vuruyorsunuz? Yazın. (...) Günümüz insanı tükenmişliğin cinnetiyle güçsüz ve yorgun düşmüş ama insanoğlu ölüme yaklaşınca yeniden ve öncekinden daha güçlü doğar. Sizi dinlemeyi hak edecek ve intikamınızı alacak kadar güçlenecek olan gelecek kuşaklar için yazın. Sizi zulme uğratanlar hakkındaki gerçekleri bir bir yazın.” (s.139)
Ortis’in kısa bir alıntısını aktardığım bu uzun mektubu, baskıya karşı direnişi yücelten ve direnişin yöntemlerini açıklayan bir çağrıdır. Zamanı aşan, manifesto niteliğinde evrensel bir çağrıdır bu.
Yazar, romanı aracılığıyla sadece kendi ülkesinin değil, büyük idealleri yaratan aydınlanma döneminden sonra Fransız Devriminin beraberinde getirdiği bunalımı, değerlerin çöküşünü, ideallerin sönmeye yüz tuttuğu kıta Avrupası’nın kaosunu dile getirirken okuruna kaybedilmiş büyük coşkuyu yeniden duyurabilmeyi hedefler. Kitabın henüz açılışında anlatıcı, okuyucuya şöyle seslenir:
“Sen ey okuyucu, kendilerinin yapamadığı kahramanlığı başkalarından bekleyen kişilerden değilsen, umarım ki bu mutsuz gence acıyacaksın ve belki de onu örnek alarak yürekleneceksin.” (s.11)
Ortis’in yazma eylemi, direnci her geçen gün tükenirken ölüme doğru koşan bir adamın yaşamsal gerekçesine dönüşür.
Birey ve kitle psikolojisinin irdelendiği bu mektuplarda, tarihin bir kesiti, ülkenin bilinçdışına işleyen kültürel atmosferi hatırlatılarak çözümlenmiştir. Siyaset, sanat, bilim, toplum, doğa ve din ile ilgili görüşleri ölümün eşiğine vardığının farkında olan bilincin dile gelişidir.
Yazar, sık sık bilinçdışı bir yönlendirmeyle illüzyon yaratan dinin kitleye etkilerine değinir. “Şanssızlar, acı ekmeklerini yedikleri, gözyaşlarına karışmış sularını içtikleri bu dünyadan başka bir dünyaya muhtaçtır. Hayal öyle bir dünya yaratıyor, yürek de onunla avunuyor. Bu dünyada hep umutsuzluğa mahkûm olan erdem, bir gün ödüllendirilme umuduyla, varlığını sürdürebilmek için direniyor. Fakat alçak olmamak için dine gereksinim duyan kişiler ne zavallıdır!” Böyle diyen Ortis, küçük bir kilisede diz çöküp kalbinin üzerinde Tanrı’nın eli olduğunu söyler. Arkadaşına, “Yoksa zayıf olan ben miyim Lorenzo?” diye seslenir, “Dilerim Tanrı sana yalnızlık duygusunu, gözyaşını ve bir kilise ihtiyacını hiçbir zaman hissettirmesin. (s.101)
Yazarın eleştirel tutumunu besleyen dini inancın kendisi değil, dini inancın aracılarıdır.
“İtalya’nın rahiplerinin ve papazlarının olduğu ama gerçek din adamlarının olmadığı doğrudur. Çünkü din bir toplumun yasalarına, örf ve adetlerine girip onlarla özdeşleşmemişse, orada dini kuruluşlar ticaret yapar.” (s.53)
İktidar ilişkilerini gözeten bilim için de benzer bir tutum içindedir yazar.
Jacopo Ortis’in Son Mektupları, biçim ve tema olarak Goethe’nin Genç Werther'in Acıları’nın içinden doğmuştur. Genç Werther’in Acıları, uzun bir monologa dönüşen tek yönlü mektupların anlatıcı tarafından derlenmesiyle şekillenir. Her iki romanın kahramanı kentten uzaklaşarak doğaya sığınır. Yaşadıkları acı, ölümle sonuçlanan intihara neden olur. Bireysel acıyla toplumun travmaları iç içedir. Doğadaki değişimler, doğanın gösterilen formu insanın o anda hissettikleriyle koşuttur.
Goethe’nin romanında otobiyografik unsurları işlediği bilinir. Yaşamında karşılığı olan umutsuz aşkın izlerini, engellerle dolu aşkın tasviriyle dile getirir. Gerçek hayatının Charlotte’u, kurmaca ortamında Lotte olmuştur. Bu ayrıntı, Foscolo’nun yaşamı ve kurgusunda da karşımıza çıkar ve Foscolo’nun âşık olduğu Teresa, aynı adla kurgudaki yerini alır.
Foscolo, biçimsel ve tematik yönüyle Goethe’nin kurduğu yapıyı örnek alır fakat kahramanlarını anlatma yöntemi kendine özgüdür. Kişilerinin karakterleri, inançları, görüş ve tutumları ayrıntılarıyla belirginleştikçe Goethe’nin eseriyle arasındaki mesafe gittikçe açılır. Böylece, benzerlik şematik bir çerçevede sınırlı kalır. Sonuçta sanat, sanattan doğar. Bir eseri anıştırmak onun sözlerine yanıt vermeyi de içerir. Delacroix’nın Halka Yol Gösteren Özgürlük eserinin Zeki Faik İzer’e de yol göstermesi gibi, Velazquez’in Nedimeler tablosunun Picasso’da yeniden form kazanması gibi sanat, sanatı doğurur.
Türü, biçimi ne olursa olsun sanatın icat ettiği formu çağın sözcükleri biçimler.
Yaşadığımız dönemin sözcükleri baskının gramerini üretiyor sürekli.
Son günlerde, Turgay Fişekçi’nin bir şiirinden yedeğimde sakladığım şu cümle sık düşüyor aklıma: “Bakıla bakıla eskitilmiş dünyada hiç görmediğimsin.”
Sonuçta çöküş, çürüme, adaletsizlik karşısında insanı ayakta tutan gerçek, dünyayı görme yöntemidir.
Foscolo’nun Ortis’e yüklediği tanıklığın sorumluluğu da aynı noktaya yöneliyor: Görmenin suskunluğa değil, haykırmaya çağırdığı alana. Çünkü her çağ, kendi karanlığını aşabilmek için onu gören ve gösteren gözlere ihtiyaç duyar. Hakikatin ağırlığına rağmen güçsüzden yana olan evrensel doğrunun cesaretle dile getirilmesine.
Cümleler bu yüzden hâlâ en ince direnç biçimidir. Bugünün karanlığı, geçmiş yüzyılların gölgelerinden bütünüyle farklı değil; yöntem değiştiriyor, adını yeniliyor, iktidarını tahkim ederken yeni maskeler takıyor. Ama değişmeyen şeyler de var. Suskunluğu kırma cesareti bunun başında geliyor. Çünkü suskunluğu kırma cesareti, tarihin yönünü değiştirecek bir eylemdir.
Foscolo’nun da Ortis’e yüklediği görev, bir bireyin iç sesi olmaktan çıkar, halkların bastırılmış sesine dönüşür. Karanlığı gerçekliğiyle kaydeden her cümle, olanı bütün çıplaklığıyla sergileyen her söz, muktedirin anlatısını aşındırır. Onu belli bir düzen içerisinde ve gereğince tekrarlamak aşınmayı hızlandırır.
Bu yüzden tanıklık, kritik bir eşiktir. Sanat yoluyla karanlıkta olanı teşhir etmek, olan bitenin nedenleriyle sonuçlarını cesaretle görmek ve göstermek, okuyucunun ya da izleyicinin yoluna hakikatin ışığını düşürmek.
Turgay Fişekçi’nin “Bakıla bakıla eskitilmiş dünyada hiç görmediğimsin,” dizesindeki gibi. Eskitilmiş dünyayı değiştirecek olan, ona başka bir gözle bakmayı göze alanlardır. Tanıklık bir tutum, söz büyük bir eylem, gerçekliği dile getirmek ise politik bir konumdur.
Ugo Foscolo, Jacopo Ortis’in Son Mektupları, Çev: Gülbende Kuray Ulusoy, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2010.
Turgay Fişekçi, Unutulmaz, A7 Kitap, İstanbul 2019.