Fadime Uslu
Sosyal sürrealizm
Yayın Tarihi: 09.11.2025 , 22:56 Güncelleme Tarihi: 10.11.2025 , 00:01
Öykü yazdığı dönemde sanatını böyle adlandırıyor Yılmaz Güney: Sosyal sürrealizm. Haziran 1957 tarihinde Vedat Günyol’a şöyle yazar:
“Abi; Bugünlerde sosyal sürrealizm dediğim denemeler üzerinde çalışıyorum. Pazar Postası’nda çıkan ‘Mavisiz Yalnızlık’ sosyal sürrealist diyebileceğim ilk öyküm. Dün ‘Serseri Neron’u bitirdim. Bu da öyle.”
Yılmaz Güney’in sanatı lise yıllarında öyküyle başlar. Romanla devam eder. Sinema yaşantısı sonradan gelir. Güney’in ilk gençlik çağındayken sosyal sürrealizm adını verdiği bu öyküler, gündelik hayatın gerçekliğini terk etmez; aksine gerçekliği soyutlayarak ona yeni bir gözle bakılmasını sağlar. Dil, maddi dünyayı katılaştıran ağırlığından uzaklaştırılır ve oyunsu bir düzleme çekilir.
Mavisiz Yalnızlık’ta bir resmin tamamlanma sürecini anlatır. Güney, öyküsünde, Ressam Orhan karakterinin resim yapma sürecini aktarırken soyutun sınırlarını sorgular. Öyküdeki ilk gerçeküstü olay, resimdeki figürlerin tuvalden çıkıp gitmesidir; üstelik bunu bir gerekçeye dayanarak yaparlar: renklerinin gözlerinden alınması ve başka bir figüre verilmesi.
“Tuvaldeki boyaları ezdi. Fırçayı suya batırıp temizledi iyice. Köprünün uzaklarında, elektrik santral binasının kırmızı kiremit damları görünüyordu. Uzaklardaki mavi Orhansızlığın acısını çekiyor. Yalnız. Bitmeyen bir keder. Orhan’ın fırçası oraya değin yetişmiyor. Omuz çırpıyor. Ceyhan’ın yağlı sularında balık avlayan insanların gölgesine renk bulamadı. Bunlar da gölgesiz olsun deyip, kadehini boşalttı. Gölgesiz insanların kamışları kontralitten dışarı fırlamıştı. Biri, ‘Bana balık tutturmazsan senden olmam,’ diye tutturdu. Orhan pazularını gösterdi. ‘Bilek güreşinde beni yenersen balık tutarsın’ dedi. Adamla tutuştular. Orhan yıktı. Yaşasın Orhan! Köprünün üzerindeki kum arabalarının takırtısı uzadı uzadı. Bir arabacı koşa koşa geldi, ‘Beyim beni de resme al,’ diye yalvardı. Orhan tuttu bu adamı da resme koydu. Adam resme girmekten büyük bir sevinç duyuyordu; ağzını kapamasını söyledi. Adamın sevinçten ağzı kapanmıyordu. ‘Kapa be adam ağzını!’ diye bağırdı Orhan. Adam diklendi. ‘Ne diyon be, bağırıp duruyorsun?’ Orhan da, ‘İstersen çık,’ deyip fırçayı salladı. Adam boyalı boyalı çıktı. Üzülmüştü. Hemen arabaya binip atını kırbaçladı. Resimdeki adamların üstüne sürdü. Adamlar hep kaçtı. Orhan’ın boyaları darmadağın oldu.”
Anlatı ilerledikçe resim biçim kazanır. Eylem, bir tema olarak öne çıkar. Seyhan nehrinin akışından karakterlere kadar, devinim vurgulanır. Temposu hızlı bir öyküdür ‘Mavisiz Yalnızlık’. Öyküde kurucu unsur olarak karşımıza çıkan Ressam Orhan’ın figürler üzerindeki egemenliği sınırlıdır. Anlatma biçiminde de bu kısıtlı bakış açısına başvurur yazar.
“Abidin Paşa Caddesi’ndeki evlerin pencereleri yavaş yavaş açıldı. Bunları Orhan görmedi. Görse dellenirdi.”
Resimdeki figürlerin gözlerinin olmaması, öykünün merkezindeki çatışmadır. Ressam, maviyi herkese eşit dağıtamadığı için göz yapmadığını söyler:
“Efendiler, efendiler. Susun, susun beni dinleyin biraz. Şimdi hepinize yetecek değin mavim yok. Ben istiyorum ki hepinizin gözü mavi olsun. Kalkıp başka başka renklerde göz yaparsam, niye benimki mavi de onunki siyah deyip içerleneceksiniz. Efendiler, hepinize yetecek mavi bulduğum gün gözlerinizi yapacağım. Anlaştık mı?”
Hikâyenin olay örgüsü çatışmalar zinciriyle ilerler. Süreç ilerledikçe çatışma derinleşir; figürler yalnızca göz değil, müzik de talep ederler:
“Efendim,’ dedi, Müzik ruhun gıdasıdır diyorlar. Bizim de gıdaya ihtiyacımız yok mu?’ Orhan apışıp kaldı. Kekeledi. Sonra fırçayı mırçayı elinden attı. Kontralite bir tekme savurdu. ‘Ne haliniz varsa görün,’ dedi. ‘İnsanlı resim yapmayacağım bir daha. Hep hayvan yapacağım. Durmadan bağırıyorlar be’ Ne adamlara çattık yahu…”
Çelişkileri ve güzellikleri görmeyi, bunları konuşmayı ihtiyaç olarak değerlendirir karakterler. Bu noktada Güney’in anlatısı, yalnızca biçimsel bir oyun olmaktan çıkar. Güney’in edebî dünyasında “göz”, duyusal bir organ olmaktan öte, kavrama açılır. Güney’in sosyal sürreal öyküleri, büyülü gerçekçilik ile akrabadır; her ikisinde de soyutlama toplumsal gerilimden üretilir. Büyülü gerçekliğin Latin Amerika’da görünür hâle gelmeye başlamasından önce, Güney’in öykülerinde bu akımın deneyleri gözlenir.
Yılmaz Güney, öykü ve romanlarında gözün kavramsal düşünce yaratmaktaki etkisinden yararlanır. Görmenin fiziksel aşamalarını; duyum, algılama, temsiller oluşturma, nesnelerle ilgili bilgi üretme alanlarını yapılandırır. Karakterlerinin gördüğünü gösterir önce, gördükleri aracılığıyla da edindiği izlenimleri aktarır. Güney, duyumları bilince uzanan bir katman olarak değerlendirir. Sözcüklerle çizdiği görüntünün etkisiyle yarattığı soyut imgeler, Güney’in toplumcu damarının taşıyıcısına dönüşerek sinemada yeniden hayat bulacaktır.
Güney’in ‘görme’yi hem sınıfsal hem estetik bir mesele haline getirmesi, sinemadaki toplumcu gerçekçiliğin de öncülüdür. ‘Mavisiz Yalnızlık’ bu anlamda, ressamın gözden yoksun figürleriyle toplumsal körlüğün alegorisine dönüşür.