Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...
Fadime Uslu

Fadime Uslu

Engels, London: Şiddetin tanıklığı

Aynı cümle zamanı kat ederek her gün yeniden yazılıyor: “Korkunç ölümler, işkenceler içinde kol bacak yitirenler gördüm.” Soru artık ne gördüğümüz değil. Bakmanın kendisi ne zaman suç ortaklığına dönüşür? Ve bu seyir hâli sürdükçe, hangi acı gerçekten bizim acımız sayılabilir?

Yayın Tarihi: 14.12.2025 , 23:19 Güncelleme Tarihi: 15.12.2025 , 00:00

Korkunç ölümler, işkenceler içinde kol bacak yitirenler gördüm. Akıldan yoksunların, akıldan yoksun olmaları nedeniyle avukat tutmayı akıl edemediklerini gördüm. Güçlü kuvvetli adamların, yüreklerinin ve güçlerinin kırıldığını gördüm ve insanların çılgına döndüklerini, o koca sağlıklı hayatların bağıra çağıra deliliklere gömüldüğünü, inim inim yok olduklarını gördüm. Gençlerin, yaşlıların, hatta çocukların bile açlıktan öldüklerine tanık oldum. Eğitilmiş hayvanların sahnede gösteriler yaparken gülen, neşelenen ve alkışladıkça coşan izleyiciler arasında duyduğum düş kırıklığını ve büyük şaşkınlığı, dünyanın hiçbir acımasızlığı, hiçbir işkencesi karşısında duymadım.”

Bu cümleler bir hatırlatma değil, bir iddiadır. Jack London bu sözleriyle acıyı anlatmaz; acının nasıl seyreldiğini, nasıl alkışlandığını, nasıl sıradanlaştığını teşhir eder. Michael, Brother of Jerry’nin önsözü, şiddetin betimi değil, şiddet karşısında konforunu koruyan dünyaya yöneltilmiş açık bir suçlamadır. Bu metin, görmenin masum olmadığını, tanıklığın tarafsız kalamayacağını ilân eder.

London bu romanını, Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfının Durumu'ndan yetmiş iki yıl sonra yazar. 

Engels, 1840’lar İngilteresi’nde sanayi kapitalizminin fabrika içindeki çıplak yüzünü gösterir. Uzun çalışma saatleri, çocuk emeği, sağlıksız barınma ve insanın yaşayan bir makineye indirgenmesi. Kapitalizm burada kapalı bir iç mekânda işler; bacalar, atölyeler ve işçi mahalleleri arasında sıkışmıştır.

London ise bu yapının dışa doğru genişlediği alana bakar. 1900’lerin başında kapitalist birikim artık küreseldir. Pasifik adaları, Papua ve Melanezya sermayenin yeni av sahalarıdır. Roman, “blackbirding” adı verilen tarihsel durumu sahneye taşır: Siyahilerin kaçırılıp gemilerde zincire vurulması, balina avına sürülmesi, plantasyonlarda zorla çalıştırılması. Engels’te fabrika içinde kurulan sömürü, London’da okyanuslara yayılır.

Bu aşamada köleleştirme yalnızca sınıfsal değildir; ırksal ve türsel bir boyuta taşınır. İnsan bedeniyle hayvan bedeni aynı ekonomi içinde değerlendirilir. Balina avı, köpeklerin güç ve gösteri için eğitilmesi, gemi mürettebatının katı hiyerarşisi aynı mantığa bağlanır: Beden artı-değer üreten bir araçtır. Engels mücadelenin tarihsel zorunluluk olduğunu vurgular. London sömürünün iç mantığına ayna tutar. 

Romanın merkezindeki köpek Michael bu yüzden simgesel bir figürdür. Michael’in köleleştirilme süreci, işçinin, koloninin ve hayvanın ortak kaderini görünür kılar. Bedeni sömürülen herkes aynı sistemin kurbanıdır. Engels’in analiz ettiği fabrika disiplini, London’da gemilere, sirk çadırlarına ve sömürge limanlarına taşınmıştır.

Dikkat çekici olan, romanın okuru doğrudan şiddetin içine atmamasıdır. “Zenci avcısı” ifadesine rağmen anlatı kamarot Dag Daughtry ile Michael arasındaki dostlukla güvenli bir atmosfer kurar. London şiddeti erteler; okuru rahatlatır. Tam da bu güven duygusu yerleştirdiğinde anlatının yönünü değiştirir. Okyanuslardan kente geçildiğinde kent bir kâbuslar ormanına dönüşür. Sirk sahnesiyle şiddet seyirlik bir biçim alır. Yazar, konforun telkin ettiği güvenin ne denli yanıltıcı olduğunu anlatır böylece.

London, kamarotu “doğuştan güler yüzlü, uysal, son derece yakışıklı” sözleriyle betimler. Kamarot da Michael’i görür görmez onun “doğuştan güler yüzlü, iyi huylu, sevimli bir köpek” olduğunu düşünür. Hatta ikisinin aynı hamurdan yaratıldığını söyler. Köpek, roman sahnesinde belirdiği anda kahramanlaşır. Onun serüvenini takip edeceğimiz hikâyenin başında ilân edilmiştir.

Kamarotla köpeğin okura tanıtılması sırasında yazar aynı ifadeleri kullanır. Bu, her ikisini aynı seviyede görmesinin sonucudur. Olay örgüsü ilerledikçe kurduğu bu eşitlik ilkesinden sapmaz.

Michael, başta “zenci avcısı” olarak eğitilmiştir ama kamarotla karşılaştığı anda yaşamının yönü değişir. Gemide ilerlerken kamarot, köpeğe sayı saymayı, birlikte şarkı söylemeyi bile öğretir. Kendiliğinden gelişen yeteneği onun adım adım hayvan gösterileri için eğitilen alana iter.

London, siyahi halkın avlanmasıyla, balinaların avlanmasını da aynı biçimde değerlendirir. Bedeni kategoriye indirgemez. Bir yanda kıyımları öte tarafta insanı yücelten değerleri işler.

Sirk, London’da yalnızca bir eğlence mekânı değildir. Mişima ve Bakhtin’in işaret ettiği gibi, toplumsal hiyerarşinin ters yüz edildiği ama yeniden üretildiği politik bir alandır. Gösteriye çıkanlar, gösteriyi kuranlar ve alkışlayan seyirciler aynı düzenin paydaşıdır. London’ın en sert cümlesi de burada kurulur: İnsanların, eğitilmiş hayvanlara bakarken duyduğu neşe, ona bütün işkencelerden daha sarsıcı gelir.

Bugün de aynı seyir rejimi sürüyor. Okullarda, hastanelerde, fabrikalarda, şantiyelerde, tarlalarda, ev içlerinde, caddelerde şiddet yalnızca uygulanmıyor; izleniyor, tolere ediliyor, normalleştiriliyor. Ölümler rakama, sakatlanmalar istatistiğe, çocuklar tali hasara dönüştürülüyor. Aynı cümle zamanı kat ederek her gün yeniden yazılıyor: “Korkunç ölümler, işkenceler içinde kol bacak yitirenler gördüm.” Soru artık ne gördüğümüz değil. Bakmanın kendisi ne zaman suç ortaklığına dönüşür? Ve bu seyir hâli sürdükçe, hangi acı gerçekten bizim acımız sayılabilir?


  • Friedrich Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, Sol Yayınları, İst. 2010.
  • Jack London, Michael, Brother of Jerry (Katıksız Sevgi), Çeviren: Şemsa Yeğin, İstanbul 2011.
Fadime Uslu 'ın Son Yazıları