Erbil Tuşalp
Sabır bizden kefal denizden
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:44 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:44
Erbil Tuşalp'in “Sabır bizden kefal denizden” başlıklı köşe yazısı 4 Aralık 2012 Salı tarihli soL Gazetesi'nde yayımlanmıştır.
MURAT: Yanına oturup “nasılsın” dedim. Elini ağrılı göğsünde gezdirip,“anılar yürek sızısı” dedi. Bellek kan ağlıyordu. Vicdanlar kararmış, ahlak susmuştu.İsyan çok uzaklardaydı.
Bağımsızlık, eşitlik, kardeşlik, emek, örgütleme ve de eğitimin kaynağında artık bilim ve akıl yok. Ayet var, hadis var.Ulus yok,ümmet var. Siyer, fıkıh, tefsir, kelam okumuş tekkeden medreseden geçmiş, çilede sınanmış, mecelleden nasiplenmiş ulema var, kadı var. Dahası Osmanlı’nın “Kadi-l Kudat”ından mülhem bir haftalık nur topu ombusman oğlan takdir-i ilahi.
Ona göre siyaset çetesi rejimin eksenini saptırmakta ustalaşmıştı. Hakkı hukuku yasayı tanıyan yoktu. Anayasa tarumardı. Hukuk devleti yerle yeksan olmuştu.
DENİZ : Yıl sonunda atama bekleyen öğretmen ordusuna katılacaktı. Olmazsa uzman çavuş ya da polis olacaktı. Bol zamanı vardı çok okuyor ve izliyordu. Haberler acılı, yorumlar ağılıydı. Dipnotlarda can yakan kanıtlar, utandıran belgeler vardı. Ona göre araştırmalar dram, soruşturmalar trajedi, anketler ısmarlamaydı.
Özel yetkili mahkemelerin yargılama usulleri rejim senaristlerinin baştacıydı. İddianamelere sahte kanıt egemendi. Sorgular öfke, hırs ve kin ağırlıklıydı. Duruşmalarda özenle seçilmiş gizli tanıklar sahne alıyordu. Anadille konuşmak yasaktı. Yargılama tutanakları felaketti. Utanmazlar virüsle bilgisayar kirletiyordu. Arlanmazlar bavulla sahte belge taşıyordu.
*
METİN: Son üç yılını iş aramakla geçiren mühendisti. Seçilmiş milletvekillerinin, onlarca gazeteci, yazar, bilim insanının hapiste olmasını rejimin niteliğiyle açıklıyordu. Ona göre cezaevleri toplama kamplarını, duruşmalar engizisyon yargılamalarını anımsatıyordu.
Meclis tutanakları öfkelendiriyor, komisyon raporları kızdırıyordu. Dışişleri tutanaksız açık pazardı. İçişleri gazlı coplu cipli savaş meydanıydı.
Medya bir alemdi.Sanki birbirlerini aklamak ve iktidarı yağlamakla görevlilerdi. Gazetelerin köşem vurgucularının “üslupta” sertleşmeyi “bacak arasındaki” sertleşmeye indirgeyip “barışcılık” oynamasını ayıplıyordu. Ertuğrul Özkök ile Mehmet Barlas’ı kınadı. Mehmet Ali Birand’a “senin ne olduğunu biliyorum” selamı gönderdi.
*
FİKRET: Ayaküstü konuştuk. Ona göre “hukuk devletinin yurttaşı olmaktan vazgeçip din devleti ahalisi olmaya” evet dedikten sonra sorunlar çulsuzun söküğü gibi yama tutmuyordu. Siyaset yapma biçimini değiştirmek gerekiyordu.
Kimi sorsan emeğin karşısındaydı. Hırsızı, yolsuzu, kaçakçısı, rüşvetçisi, kundakçısı, kara paracısı, kalpazanı rant kapmak, köşe dönmek için dört mevsim el pençe divan bekleşiyordu. Hak ve hukuku korunanlar arasında ne ararsan vardı . Son tahlilde rejim “zimmet, ihtilas, irtikap, gasp, darp, ihaleye fesat karıştırma, delil karartma, nüfuz kullanma, evrakta sahtecilik , uyuşturucu-silah-insan kaçakçılığı , fuhuş-kumar ticareti, sahte belge üretimi, dolandırıcılık” yapanlardan yanaydı.
*
EKREM: “Nisyan ile malül olan” bellek tedavisinin olanaksız olduğunu anladığını söyleken öfkeliydi. Şeyinin şeyi Bülent’in “Satanist olanlar, memleketi satıp soyanlar, yolsuzluk yapanlar imam hatiplerden yetişmedi” açıklamasına takılmıştı. Açılıp kapatılan “mezar evlerindeki domuz bağlı kurbanları” unutmanın tıptaki adı “bunama”, siyasetteki adı “yalan” oluyordu. Salya sümüklü yalanlarıyla kendi kanlı tarihlerini değiştireceğini sanan şeyinin şeyini şey ettiğimin Bülent’ine “Deniz Feneri’ni, Erbakan’ın kayıp trilyonlarını, buharlaşan Bosna paralarını, Yimpaş’ı, Kombassan’ı, İhlas’ı, Jet-Pa’yı, Endüstri Holding’i” anlatmanın olanağı yoktu.
*
MUSTAFA: Aklı körfeze teşrif eden mevsimin ilk ak kefalinde kalmıştı. Biri dün ağa takıldığına göre arkası yoldaydı. Oturup beklemek gerekiyordu. Haklıydı. Biz aslında “kanayıp toprak olana/ dökülüp yaprak olana”dek beklemeyi zaten biliyorduk.