Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

E. Attila Aytekin

Yeni Anayasaya Kimin İhtiyacı Var?

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:54 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:54

Uzunca bir süredir Türkiye’de parlamenter siyasetin en önemli meselelerinden birini anayasa değişikliği oluşturuyor. Anayasa yapımı ya da değişikliği zaman zaman gündemden düşse de belirli dönemlerde anayasayla yatıp anayasayla kalkar hale geliyoruz.
Yeni anayasa çalışmalarının odağında Meclis başkanlığı var gibi görünüyor. Başkanlığın inisiyatifiyle partiler arası bir uzlaşma komisyonu kuruldu ve 2011 sonbaharında çalışmaya başladı. Bir sonuç üretemeyeceğini herkesin bildiği komisyon çalışmalarını sonlandırmak üzere. İktidar partisiyse baştan beri tasarladığı gibi kendi anayasa değişikliği planını devreye soktu. Her ne kadar Meclis’te grubu bulunan tüm partiler komisyona birer taslak sunsalar da anayasayı değiştirme konusunda adım atmaya sadece AKP’nin gücü var. Yarı-başkanlık ya da partili cumhurbaşkanı diye ifade edilen bir formüle razı olacağına dair işaretler verse de AKP’nin yeni anayasa önerisi başkanlık sistemi etrafında biçimlenmiş durumda. Başka olasılıklar bulunmakla birlikte şu an görünen en güçlü olasılık AKP’nin BDP’nin desteğini alarak anayasa değişikliği amaçlı bir referanduma gitme yolunu zorlaması.

Hızla değişen gündemi takip etmek ve karmaşık hesaplar ve senaryolar içinde boğulmak kolay ancak gözden kaçırılmak istenen şu soruyu sormamız gerekiyor: ülkenin gerçekten yeni bir anayasaya ihtiyacı var mı? Başka bir deyişle, yeni bir anayasa ülkenin hangi sorununu çözecek ki böyle bir ihtiyaç hasıl oldu?

Elbette anayasadan bir ülkenin tüm dertlerine derman olması beklenemez. Zaten yeni anayasa ekonomiyi coşturacak diyenlere rastlansa da Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı olduğunu ısrarla savunan kesimlerin argümanları esasen iki konuda yoğunlaşıyor: Kürt sorunu ve demokratikleşme. Onlara göre yeni anayasa Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi ve demokratikleşmede mesafe kaydetmesi için elzemdir. Öyleyse bu iki konuyu anayasa bağlamında ele almak yararlı olacaktır.

Kürt sorunu Cumhuriyet’in Osmanlı’dan miras aldığı en büyük politik problemdir. Şimdiye dek on binlerce cana mal olan bu sorunun, bir haklar ve özgürlükler boyutu olduğu kadar bir sosyo-ekonomik boyutu da vardır. Dahası, komşu ülkelerde de kalabalık Kürt toplulukları bulunması hasebiyle bölgesel ve uluslararası ilişkiler de sorunun önemli bir parçasıdır. Dolayısıyla, bu büyük ve köklü etno-politik sorunun çözülmesi için belirli koşulların sağlanması gerekir. Bu koşullar, ülkede orta vadede demokratik bir siyasal kültürün ve kısa vadede demokratik bir atmosferin oluşması, ülke burjuvazisinin sorunun sürmesini kabul edemeyeceğini açıkça belli ederek çözüm doğrultusunda siyasi iktidara baskı yapması, iktidarda olan partinin şu ya da bu düzeyde bir iktidar paylaşımına hazır olması ve sorunun çözümünü kolaylaştıracak ve yoksul Kürt kitlelerini en azından rahatlatacak iktisadi ve sosyal politikaların uygulanmasıdır. Bugün bu koşullar hiç bir biçimde mevcut olmadığı için Kürt sorununun çözümü yolunda anayasa değişikliklerinin veyahut yeni bir anayasanın işe yaraması mümkün değildir. Aslında son tahlilde durum açıktır: Kürt sorununu Anayasa’daki vatandaşlık tanımı ya da milli kimliğe dair kullanılan kimi ifadeler doğurmadığı için, dahası bunlar sorunun ancak küçük bir kısmına tekabül ettiği için, anayasal değişiklikler bu soruna dair hatırı sayılır düzeyde olumlu bir değişmeyi beraberinde getirmeyecektir.
Yeni bir anayasanın olumlu katkı yapacağı düşünülen ikinci alan demokratikleşme. Bu aslında makul bir beklenti zira temsili demokratik rejimlerde anayasalar yurttaşların hak ve özgürlüklerinin garanti altına alan temel metinlerdir. Yani yeni bir anayasanın özgürlükleri genişleteceği, demokratikleşmeye katkı sağlayacağı görüşü tamamen temelsiz değildir. Ancak konuya daha yakından baktığımızda, bugün Türkiye’de böyle bir beklentinin de karşılıksız kalacağı anlaşılıyor.

1982 Anayasası şimdiye kadar defalarca değişti. Üstelik yapılan bu değişiklikler arasında 2001’deki kapsamlı değişiklikler ve 2010’da çok vaveyla ve referandumla kabul edilenler de vardı. Tüm bunlara rağmen istenen demokratikleşme bir türlü gerçekleşmedi. Yeni değişiklikler, hatta tümden yeni bir anayasa da bu durumu değiştirmeyecektir. İlkin, 12 Eylül rejiminin ürünü diye haklı olarak eleştirilen mevcut anayasadaki haklar ve özgürlüklerle ilgili hükümler bile pratikte uygulanmamaktadır. Örneğin toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme, konut dokunulmazlığı, haberleşmenin gizliliği gibi pek çok hakkın ihlali Türkiye’de vaka-i adiyeden sayılır hale gelmiştir.

İkincisi, anayasaya gelmeden önce Türkiye’de demokratikleşme adına atılacak pek çok adım bulunmaktadır. Değişmesi gerektiği konusunda neredeyse herkesin hemfikir olduğu Siyasal Partiler Kanunu’na nedense bir türlü sıra gelmemektedir. Ülkenin bugün en büyük demokrasi sorunu olan Terörle Mücadele Kanunu Meclis’te çok rahat değiştirilebilir ama iktidar partisi bundan ısrarla kaçınmakta, yargı paketleri dediği kozmetik müdahalelerle yetinmektedir. Ceza Kanunu’nun meş’um 301. maddesi bile kaldırılmış değildir. Bunlar yapılmazken anayasa değişikliği gibi zor ve çetrefilli bir yola gidilmektedir.

Haklar ve özgürlükler alanını genişletebilecek bu gibi kanun ya da uygulama değişikliklerinin yapılmayıp anayasa değişikliğinde ısrar edilmesi üç etmenle ilgili görünmektedir. İlkin, iktidar partisi 2014’te Cumhurbaşkanlığı seçimi dolayısıyla yaşayacağı sorunu ülkenin tümüne mal etmek için anayasa değişikliğini fırsat bilmektedir.Yeni anayasa başkanlık sistemi etrafında oluşturulabilirse iktidar partisi açısından zor bir siyasi eşik aşılmış olacaktır. İkincisi, bugün Türkiye otoriter bir dönüşüm yaşamaktadır. Siyaset alanı tek parti devletinin muazzam gücünce daraltılmakta, hak ihlalleri norm haline gelmektedir. Günlük olarak yaşan pek çok manzara bir polis devletinin kurulmakta olduğunu göstermektedir. Bu durum ‘sivilleşme’ ve ‘vesayet rejimine son verme’ iddiasını sürdürmek isteyen hükumetin iç ve dış meşruiyetine zarar vermeye başlamıştır. 2010’da yapıldığı gibi anti-demokratik bir öz, görünüşte demokratik 1-2 maddeyle örtülerek yeni bir anayasa olarak lanse edildiğinde bu iktidarın artık köhnemiş olan dönüşüm iddiasının bir süre daha ayakta kalmasını sağlayabilir. Üçüncüsü, anayasanın niteliğinden bağımsız olarak referandumun kendisi iktidar partisi için önemli bir avantaj sağlayabilir. 2010 referandumunda AKP tabanını hareketlendirerek ve kendine oy vermeyen sağ seçmeni de kendi safında kutuplaştırmayı başararak seçmen desteğindeki aşınma eğilimini durdurmuştu. Partinin muhtemel bir referandumu da bu amaçla kullanacağını öngörmek yanlış olmaz.

Sonuç olarak, Türkiye’nin bir dizi önemli sorunu olduğu açık. Ancak bugünkü konjonktürde ve özellikle de siyasal iktidarın yapısı ve siyasal eğilimleri düşünüldüğünde, ülkenin hiç bir önemli sorunun yeni bir anayasayla çözülmesi mümkün değildir. Aslında yeni bir anayasaya ihtiyacı olan ve bu ihtiyacını ülkeye dayatan iktidar partisidir.

E. Attila Aytekin 'ın Son Yazıları